günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2026

boşlukta

sonunda beklediğim tatil geldi. birkaç hafta önce ajandama yapıştırdığım o minnoş kedi stickerı şu an bana hayalimi hatırlatıp beni üzmekten başka bir işe yaramıyor. stickerda bulut gibi bir şeyin üstünde tatlış bi kedi var. yüzünde mutlu ve rahatlamış bir ifade. 
çünkü tatil gelecekti ve ben çok özlediğim biriyle geçirecektim bu tatili.
tatlış, mutlu ve rahatlamış olacaktım. olmadı. 

cuma gününü işten dönüp uyuyarak geçirdim. cumartesiyi ise giyinip süslenip kendimi kadıköy'e atarak. atarak dediğim de umut'la bi yerlere oturup içmek. 2 bira ve bir espresso martini. bir de iki barın arasına sıkıştırdığım mantarlı tost. 

umut'un beynini dertlerimle yedim biraz. beni sallamadı pek ama yine de bir sürü şey söyledi dağılmayayım diye. övdü, gömdü ve güldürdü. 

gece 3 gibi taksiye bindirdi. taksici yol boyunca konuştu. biraz sussun diye ben de konuşmak zorunda kaldım. eve 3 km kala hala "ben tayyipçiyim" diyordu. 3 km boyunca nasıl konuştuysam artık kapımın önünde beni indirirken "haklısın, öyle düşününce haklısın" deyip duruyordu. "e be adam, öyle düşününce değil, azıcık düşününce tabii ki haklıyım" demedim. "iyi geceler abi" dedim. 

eve döner dönmez uyudum. öğleden sonra uyanıp aynada kendime bakınca gördüğüme inanamadım, evden çıkarken yaptığım makyaj maşallah bi gram oynamamış. içimden "ne de güzelim, keşke görseydi beni" cümlesi geçti. makyajımı silerken aklımdan geçen bu cümleyi de silmeye çalıştım. görmesin. 

kafam dolu içimse bomboş. aynı hafta içinde hem aşık olduğu adamdan hem de hayattaki en yakın arkadaşından ayrılan biri nasılsa öyleyim işte. iyi olacak mıyım bi ara?

yarın için aynı hastanedeki üç ayrı tıbbi birimden randevu aldım. ne zamandır ertelediğim şeylerdi. sanırım şimdi tam zamanı. 

içimdeki boşluğu telafi edecek şeyler bulmaya çalışıyorum. başarabilirim umarım. böyle yaşanmaz çünkü. yaşaması çok zor günlerdeyim. 










9 Mart 2026

dönüp dolaşıp geldim yine

neden yazamadığımı bilmediğimi yazmaya geldim. çok istiyorum, hep aklımdan geçiyor, bazı günler tek istediğim şey yazmak. aklımda bile olmayan her şeyi yapıyorum da bi' yazmaya gitmiyor elim. 

ilk zamanlar instagram'ı suçluyordum. zaten orada bir şeyler paylaştığım için burayı ihmal ettiğimi düşünüyordum. sonra "kimse okumayacak ki zaten" dedim uzun zaman. terkedilmiş bir şehir gibi buralar. 

ama artık instagram'da da pek bir şey paylaşmaz oldum. sadece çok sevdiğim insanlardan oluşan küçücük bir hesabım var. ama ona da dönüp bakmıyorum bile. merak etmediğimden değil. ama bu sebebini bildiğim bir şey de değil. 

hepsi gerçek ve hepsi birer bahane. 

yazmadıkça ihanet ediyormuşum gibi geliyor bir şeylere. kendime. ama neden?

onu da bilmiyorum. 

bazı şeyler çok ve bazı şeylerse biraz değişti. 

yine aynı işi yapıyorum ama artık daha çok "iş arkadaşım" var. 

yine aynı evde yaşıyorum ama artık sadece kedim ve ben varız. 

kedim, kedim olduğunu kabul ediyor mu bilmiyorum. ısırmaları azaldı, öfkesi bir miktar duruldu, götü iyice kocaman oldu ve artık dolu dolu 2,5 yaşında. insan yaşıyla 25 oluyormuş. aradan çıkan bir virgül her şeyi ne kadar da değiştiriyor. 

ilk blogumu açtığımda onun yaşındaydım. yalnızdım. 

o da yalnız. bazen çok üzülüyorum bu duruma. cesaret etsem de bir arkadaş bulsam ona, oynaşa sevişe geçinseler diyorum ama aklıma gelen pek çok şeyden korkuyorum. 

25 yaşında olsam korkmazdım hiçbirinden. 

43 oldum geçen ağustos. 43 olmadan bir süre evvel çok aşık oldum. ama keşke yaşıma göre aşık olsaymışım. bir ergen gibi aşık oldum. unuttuğum pek çok duyguyla aşık oldum. merakla, hevesle, tutkuyla ve beklentisiz, yarını hiç düşünmeden, sadece o anın verdiği heyecanla. 

bana çok iyi geldiği anlar oldu. tutku dediğim şeyden korktuğum, çok ama çok korktuğum, arkama bakmadan kaçmak istediğim anlar ve kaçıp yine ona geri döndüğüm anlar oldu. 

"bu kadar tutunmamalıyım hiçbir aşka", "ya tutunamazsam", "ya fazla tutunur da kendi dalımdan düşersem" diye endişelendiğim ya da yıldız tilbe'nin dediği gibi: "tutarlarsa tutarlıyım, tutmazlarsa tutarsızım"  gibi anlar. 

bir keresinde bana "seni elinde tutamayanlara teşekkür ederim, iyi ki benim oldun bu sayede." dedi. "çok güzel kaçarım." dedim. sandığı kadar onun olmamışım demek ki, kaçtım yine. onunla olan her şeyi, onunla olduktan sonra tanımaya başladığım ve çok sevdiğim içimdeki yeni kadını bile geride bırakıp kalbimde derinden bir ağrıyla kaçtım. 

neyse, sonra anlatırım becerebilirsem. bilmiyorum. 

sadece yazmam lazım bu aralar. öyle hissediyorum.  

kaldığım yerden devam ediyor gibi yazmam lazım. gerekirse bir challenge bulacağım, bi' yerden başlamam lazım. 

kendimi çok yalnız hissediyorum. 

ve içim böyle sisli ama geçecek biliyorum çünkü sisin ardından hep güneş çıkar



14 Mayıs 2024

dün gece hiç uyuyamadım

ama konu bu değil. konu ne bilmiyorum öylesine anlatmaya geldim. 


geçen hafta pırpır sünnet oldu. öncesinde eş dosta şu şekil duyurmuştum. 

pırpır'ı operasyona götürürken  video çekip attım instagram'a. bi' arkadaşım "iyice deli gibi bişi yaptın kendini" diye cevap yazmış. kendisi hayatında hiçbir hayvanla yaşamamış bir erkek birey. içten içe kızdım yazdığına. 

o veteriner yolunun benim için nasıl endişe dolu bir yürüyüş olduğunu bilemeyecek kadar konudan habersiz, kısırlaştırma sözcüğünün kalbime nasıl ağır geldiğini anlayamayacak kadar da çocuk sahibi bir birey. tüm bunları böyle şakaya vurup boğazımda düğüm düğüm olmuş hislerimi nasıl bastırmaya çalıştığımı da anlamamış elbette. salak. beyinsiz gerzek mal salak. 

aslında kendisini severim ama bugünlerde sevmiyorum. belki sonra geçer. pek kindar biri değilimdir. 

ama önemli olan pırpır. ve o iyi. veteriner o gece yoğun bakım gibi orada kalacağını söylemişti ama ben istemiyordum. iyiyse çıksın yanımda geçirsin o geceyi istedim. onu bıraktığımı sanmasın, kafası yerine geldiğinde bütün gece neden buradayım diye endişelenmesin diye. duruma göre bakarız dediler. 

pırpır öğleden sonra iki gibi bayıltılıp akşama doğru beş gibi artık bir şeyler yiyecek kadar ayılmıştı. ara ara son durumunu bildiren mesaj ve fotoğraflar atmalarıyla geçti o süreç. 


sonra yedi gibi aradılar gelip alabilirsiniz diye. yürüyerek 15-20 dk mesafe, uça uça gittim. 

küvez gibi bi' şeyin içindeydi, ben çıkınca çıkarıp sedye gibi şeyin üstüne koydular. sakindi epey. kucağıma almama izin verdiler. 

sonra taşıma çantasını getirdiler paketleyip götüreyim diye ama gideceğimizi  anlamadı tabii saftirik. kucağımdan inmek istemedi hiç. epey duygulandım öyle yapınca. 

onu sokaktan yine öyle kucaklayıp getirmiştim eve. bilmiyorum belki de hatırlıyor. kafasında öyle bir anı var. "bu kız beni kucaklayınca eve götürüyor."  :)

içimde bir şeyler "pırpır benden ayrılmak istemiyor! pırpır benden ayrılmak istemiyor!"  melodisiyle dans etti.  

bu arada tahlillerde demiri düşük çıkmış. annem ve ben bize çektiğine kanaat getirdik. bir de güzel bir mama buldum ona bundan sonra kullansın diye. her gün 4 kaşık mama ve 1 fıs demir desteği. umarım çok uzun ve sağlıklı bir hayatın olur deli pırpır.

deli pırpır çünkü gerçekten deli. ruh hastası gibi youtube'da ne kadar "erkek kedi kısırlaştırma, kısırlaştırma sonrası tedavi" falan yazan video varsa izlemiştim 1 aydır. genel tablo şunu diyordu: kediniz eve döndüğü ilk gün halsiz ve bitkin olacak, hala sersem olabilir, yemek yemeyi reddedebilir, mamasını suyunu yanına koyun, koltuğa tek başına tırmanıp inmekte güçlük çekeceği için yardımcı olun hatta tuvalet kabına onu siz götürün..............

pırpır eve 7 buçukta geldi ve dur sakin ol falanlarımıza aldanmadan hoplayıp zıplamakla kalmadığı gibi "bu nasıl bir manyak" diye düşündüğümde saat henüz akşam dokuzdu ve pırpır favori pinpon topunun peşinde evde fırıldak gibi koşturuyordu. nasıl bi manyak? işte böyle bi manyak. onu anlatmaya çalıştığım cümle fırıl fırıl. 

neyse maşallah diyeyim. 

bu arada 3 günde bile ısırması epey azaldı. hala evin küçük eniştesi, sinirlenince tutamıyoruz ama günde 30'dan 10'a düşen atakları epey umut verici. aferin çocuum. 

başka pek bir şey olmadı zaten bunlardan başka. pazar günü anneler gününü kutladık. yakındaki bir avm'ye gidip anneme robot süpürge aldık. hediyemiz onu epey mutlu edince koskoca teknoloji marketin içinde turlayıp o da bize hediyeler seçmeye çalıştı. annemin böyle bir ana olması çok içlendiriyor beni. çocuklarının üstüne yatmaya çalışmayan bir anne oldu hep. ne maddi ne de manevi anlamda kafası "çocuklarım bana baksın" diye çalışmaz. aksine daha ne fazla ne verebilirim, hayatlarını nasıl kolaylaştırabilirim diye düşünür ve bunun için çabalar. 

annemi bir ihtiyacımız olduğuna zar zor ikna edip çıktık oradan. bu kez de size tatlı ısmarlicam diye tutturdu. ben de "mado'ya giremeyiz! orası hala boykot listemizde!" diye tutturdum. annem beni "1 kere delelim boykotu bir şey olmaz" diye ikna etmeye çalışırken yandaki kara fırın'ı gördük. tam oraya girecekken abim "buranın sahibi kim? ya onu da boykot ediyorsak?" diye kafamızı karıştırdı ama vitrindeki vegan tatlıları görünce o da her şeyi unuttu ve kendimizi sipariş verirken bulduk. 

tatlıları beklerken içeri dilenci iki çocuk girdi. garsonun koşup onları kovalamasını izlerkenki sessizliğimizi annemin şu cümlesi bozdu: 

"bak ben sizi hiç dilendirmedim."

ay anneciğim, canım anneciğim, komik anneciğim. çıtamız bu mu gerçekten?

bu hikayeyi buraya yazdım çünkü o an, o masada hayatta en sevdiğim bu iki insanla nasıl kahkahalarla güldüğümüzü unutmak istemiyorum asla. 

anlatacak başka pek bir şeyim yok. evde eğitim gören öğrencim ortaokuldan mezun oluyor, ikizine okuldan yıllık vereceklermiş, benim kelebeğin boynu bükük kalmasın diye annesiyle gaza geldik. ona şahane bir yıllık hazırlıyoruz. pırpır'a kedi yatağı yaptım ve bir sipariş üzerine birine şarkı sözü yazdım bir de. sonra onu yazarken aklıma başka bir melodi geldi. bu bitince onu şarkı haline getireceğiz. sonra da erovizyona falan giderim bence çünkü neden olmasın. ayrıca yanımda pırpır'ı da götürebilirim çünkü artık döşeği bile var. :) fotoğrafını çekip koyarım sonra buraya.  yani şimdilik bu kadar. 

öptüm. 

23 Nisan 2024

salona açılan bir fransız balkonumuz var

anca saksı falan sığan süs balkonlarından. bitkilerle aram iyi değil. sulamayı unutuyorum ya da boğuveriyorum. annemle abim güneşin yönüne göre pozisyonlarını ayarlıyor, bitki besinleri, budamalar, okşamalar... onlarınki çiçek açıyor benimkiler can çekişiyor.

bu balkon aslında sifu'nundu. ona özel tasarlanmış gibi, uyuyup uzandığında tam olarak sığacağı büyüklükte. soğuktan ve yağmurdan nefret ederdi ama bahar gelince çıkıp sokağı seyreder, yaz geceleri sıcaktan bunalınca o koskoca bedenini yavru köpek gibi küçültüp sığışır orada uyurdu.


sifu gidince bomboş kaldı balkon. bazen salonda oturduğum yerden bakarken, bazen de eve dönüşte kafamı kaldırıp onu göremeyince ve yokluğu mideme tekmeler atınca  o boşlukla her göz göze geldiğimde ağladım.


sonra bir sürü çiçek edindim, çoğunu annem verdi, bir tanesi abimin hediyesi...
sifu'nun balkonunda çiçekler açsın istedim. 

sonra pırpır geldi. 

evin, evdeki her şeyin ve bizim sahibimiz olduğuna nasıl eminse balkonun da sahibi olduğunu düşünüyor ama onun için çok tehlikeliydi o kocaman aralıklı parmaklıklar. bir de bu salak, tepkilerine hiç hakim değil. refleksleri ışık hızında ve bir anlık gerzekliğiyle aşağı düşse anca aşağıdaki bahçenin tozu toprağı ağzına burnuna doluşunca anlar uçup yere yapıştığını. ki bu en iyi ihtimal. 

neyse, balkona her çıktığında ödüm koptuğu için ama 2. kat yüksekliğinden sokakta olan biteni izlemeye bayıldığı için bir şey yapmalıydım, şu alttakini yaptım: 

ben bu iş için çözümler ararken cool kocam lee "tavuk kümesi teli" önerisiyle geldi ilk, hemen mahallenin nalburlarına sordum. "onları burada bulamazsın zaten öyle 1-2 metre satmazlar" cevabı geldi hepsinden. sonra bir sürü şeyle birlikte bunu önerdiler. bir de plastik kelepçe alman lazım dedi adam. 

"he bunları biliyorum" dedim. hatta sonra "polis 1 mayıs'ta bunları takıyor gözaltına aldıklarına, nasıl hızlarını alamadılarsa artık kelepçe yetmiyor adamlara" da dedim. 

uzun bir sessizlik oldu. ne diyeceğini bilemedi adam. uzattığı pos cihazına kartımı dıtlattırıp kaçtım. 2 metre boyunda ama oldukça hafif tel rulosunu sırtıma vurup eve taşıdım. balkona şaapması yarım saat falan sürdü. o ara kocam milyon tane direktif verdi, o direktifler olmasa da yarım saat sürerdi ama onun sayesinde bu işin çözüldüğüne aşırı emin şu an. 

artık düşme ihtimali yok. belki balkon bu tel sistemiyle tamamen kaplansa daha sağlıklı olacaktı ama 1 metrelik tel bariyeri aşıp atlayacak kadar da salak değildir diye umuyorum. emin olamama sebebimse oturduğu yerden gördüğü şu manzara:

kuşlara bakıp bakıp tuhaf sesler çıkarıyor, bazen korkuyor bazen de peşlerinden havaya doğru sıçrayacakmış gibi hallere giriyor. umarım kafan biraz olsun çalışıyordur pırpır. 

sünnetle ilgili de gelişmeler var ve o da dün oldu. eve aşırı yakın olan ve pırpır'ın şimdiye kadarki tüm aşılarını falan yapan veteriner bu iş için 6500 istemişti. nalbur yolunda mahallenin diğer veterinerinin önünden geçerken girip bir sorayım dedim. her şey dahil 3500 lira dediler. bizim veterinerin pahalı olduğunu biliyordum ama yuh ama ya. zaten geçen ay pırpır'ın çenesinde siyahlıklar vardı. aşıya götürdüğümde "bu ne, bi bakar mısınız?" dedim. (ki onlardan önce ben zaten gogıllayıp kedi aknesi olduğunu çözmüştüm.) veteriner yağlı mamadan oluyor falan bir şeyler söyleyip bir solüsyon verdi. SOLÜSYON diye verdiği şey, bu 50 ml seyahat boy kolonya fısfıslarına doldurulmuş su benzeri bir sıvı. üzerinde herhangi bir etiket hiçbir şey yok. SOLÜSYON! mama yedikten sonra bunu sürün dedi. 150 lira dedi. 150 LİRALIK SOLÜSYON!

ama pırpır'a öyle bir şey sıkmak, sürmek falan kolay değil. mama olmayan her şeyden nefret ediyor, elbette sıkamadım. kokusundan da dümdüz alkol olduğuna eminim. tek yaptığım, akıl yürütüp ara sıra verdiğim ayranı kesmek oldu. hani yoğurt yağlı, ayran sıvı, tüm ağzıyla içine dalıyor falan. ve geçti siyahlıklar. SOLÜSYON olmadan geçti. of bu çok ayıp değil mi ya? emeğine daha fazla bedel biç tamam ama yani sen bana 10 liralık fısfısı solüsyon diye 15 katına ittirirsen gözümde o emeğin de değeri kalmıyor artık. sanırım oraya götürmeyeceğim bir daha. 

yine iki satır anlatayım diye girip destan yazdım. kapanışı yine dünkü çorap alışverişimle yapayım. sağdakini sena'ya aldım. 

sena bir tekne kazıntısı, bundan 20 yıl kadar önce annesi ona kazara hamile kaldığında aşırı şaşırmış ama nedense bir o kadar sevinmiştik. bazen ona bakıp şaşırmaya devam ediyorum. 20 yıl ne ara geçti de sena doğdu, büyüdü, daha çok büyüdü, şahane bir bölüm kazanıp istanbul'a geldi, feminizm öğrenmeye karar verdi ve şimdi karşılıklı kahve içerken virginia woolf'tan, frida'dan falan bahsediyoruz diye. aslında frida'lı şeylerden artık ikrah geldi ama neden bilmiyorum bunları sevdim. bir de "baktıkça beni hatırla" demeyi ve hatırlanmayı severim. birlikte şöyle muhteşem bir fotoğrafımız var. ben 25 falanım, sena henüz 3 yaşında. çok güzeliz. 

bakınız öpme işinde ne kadar başarılıyım hep olduğu gibi. 

öptüm.



15 Nisan 2024

bu kadar uzun süre dönmemeyi ben de beklemiyordum

anlatmak istediklerim var ve yok. 

sanki bin yıl geçmiş. bir dünya şey oldu. ama anlatmak, hatırlamak demek ve bunu da istemiyorum. su gibi akıp gitmek işime geliyor.

biraz yaşlandım. hem de ilk kez yaşlandım, öncekiler gibi değil. 

ama olsun ona da tamam. ya da bazen hiç tamam değilken de tamam demek zorunda kalmak.  

al işte! sonra niye yaşlandım? en çok bundan mesela. ve bazı şeyleri anlatmak çok zor. böyle bir fotoğrafla deneyeyim. 

dövmeciden çıkıp sokakta taksi beklerken adına bakıp
"artık hep yanımdasın" dedim. 

tutunmaya çalıştığım bir teselliyle yaşıyorum yedi aydır. onu düşünmeden bir günüm geçmedi. 




mart ayının başında bıııse gitti. kıtalar ötesi bir ülkeye, sekiz saat ileriye. 

gitmeden önceki son gecemizde uykudan önce marteniçkalarımızı bağladık. 

dileğim onunla ilgiliydi. en az bir adet leylek görmem gerekiyordu ve farkında olmadan sonu gelmez bir leylek sürüsü görmüşüm. leylek olduklarına emin olunca marteniçkamı evimin önündeki gül ağacına bağladım. 

bıııse'nin dileği de benimle ilgiliymiş. gül ağacım ve ben hasretle bıııse'yi bekliyoruz. 



o arada hayatıma pis burnu ve küçücük suratıyla şu arkadaş girdi. şubatın en soğuk günlerinden birinde, akşam ders dönüşü evin sokağına girmek üzereyken yolda üstüme atladı. çok zayıf, çok üşümüş ve benimle gelmeye çok hevesliydi. 

elimdeki poşetlerin arasından kendisini kavrayacak o birkaç parmağı zor ayırsam da aldım kucakladım. evde biraz besler, ısıtırım sonra gitmek ister dedim. 

iki ay geçti gitmedi. sanıyorum ki gitmeyi aklından bile geçirmedi. bunu anlattığım herkes "kedi sahibini kendi seçer" diyor ama kendine sahip değil köle seçen kediler de vardır arkadaşlar. 


bireysel bir gündemi var hep. koşmak, mutfak tezgahından sünger çalmak, top oynamak ve dikkatimi çekmek istediğinde bana ait şeyleri bir yerlerden usulca itelemek ve elbette ısırmak. 

oyunlu kedi ısırması da değil, kasti olarak canavarca hislerle ısırmak. mesela şu çektiğim video da beni ısırmasıyla bitti. 3 dakika değil 3 saniye içinde godzillaya dönüşüyor allahın cezası. 


ilk zamanlar aman korkmasın, küsmesin, stres olmasın derken geldiğimiz noktada o beni ısırınca ben de onu ısırıyorum. mini miniş aman da ne uslu ne tatlış dediğim kediciğin aslında gerçek bir şero çıkması biraz iyi geldi. küsmüyor, kinlenmiyor, terlik gösterince son hız kaçıp 1 dk sonra yeniden sırnaşıyor. tam bi' göt de diyebiliriz. öyle bir eziyet. 

şubatta tanıştık sanıyordum ama hikayemiz meğer ağustos ayında, o daha birkaç günlükken başlamış. belki sonra anlatırım. ismi pırpır. hiç düşünülmüş bir isim değil. okşayınca hemen pırrrpırrrr başlıyor diye. ama annem "boncuk" demeyi seçti, babam nedense "dünya" diyor. pırpır boncuk dünya

son aylarım bunun peşinde geçti işte. şimdi 4 buçuk kilo olmasını bekliyoruz. pet dünyasının kısırlaştırma dediği işleme girecek. kendi aramızda sünnet olacak deyip eğleniyoruz. dünyanın en komik fotoğrafını çektim geçen gün. 


aslında çok iyi hissetmiyorum ama neşemi de kaybetmemeye çalışıyorum. son günlerde daha çok zorluyorum kendimi iyi olmak için. depresyon gibi bir tatsızlık var içimde. bazı şeyler çok iyi ve bazı şeyler çok kötü hissettiriyor. 

bi' de hafta sonu bir bar tuvaletinde şunu çektim. 

şimdilik bu kadar olsun. kedimin pipisi üzerine yemin ederim ki artık daha sık yazacağım. 

öptüm. 


15 Ağustos 2022

biraz yazıp sonra yine ortadan kaybolmaya geldim

evde içki içmem pek. dolapta bira vardı dün akşamın misafirlerinden kalan, gidip onu içesim geldi. bir bira sanıyordum ama altı biraymış. içiyorum, umarım "yedinci neden yok?" durumuna gelmeden bitiririm bu geceyi. 

biraz mutsuzum, oldukça hevessiz ve bir o kadar da hedefsiz. hayatımdaki güzel şeyler benim için kötü şeylere karşı kalkan oldu hep. kötülerin canımı sıkmaması için o güzel şeyleri aklıma getirdim. ve bu hep iyi geldi bana. 

uzun süredir o güzel şeyler sadece ölmememi sağlıyor. 

belli ki bazı kararlar almam ya da vermem gerekiyor. 

biraz gidiyorum buralardan. neye ara veriyorum bilmiyorum ama gitmem lazım bu şehirden. 

ne ara bu kadar kırıldım bilmiyorum, ne çabuk ve ne bitmez bir kırılmaymış bu hem? 

dün gece annemle konuştuk biraz. sıkıldıklarımı, kırıldıklarımı anlatamadım hiç. ama anlattım bir sürü şey. sonra da dedim ki "anne galiba sorun bende. yoksa her şey aynı, bak olan biten aynı, hayat aynı, şartlar aynı." bu konuşmadan yaklaşık bir saat kadar sonra annemi tatile uğurladım. çok öptüm, çok sarıldım. "binerken ara"  dedim.
bir saat kadar sonra bir mesaj geldi: 
" bitanem hiçbir şeyi kafana takma, hiçbir şey senden değerli değil, sen değerlisin. sağ oldukça hep yanındayım." 

annemin sözleri çok iyi geldi bana. öyle olduğunu bilmediğimden değil. belki de tek ihtiyacım olanın bunları duymak olmasından. 

ve yarın da ben gidiyorum. yolculuk tek başıma ama son durakta beni kollarını kocaman açmış canım p. bekliyor. ben de ona çok lazımım. sonrası rüyalar rüyalar... 

döndüğümde beni burada bambaşka bir hayat bekliyor olabilir. döndüğümde ne olacağını bilmiyorum. ama bunları düşünmek istemiyorum, en azından dönene kadar. 

benim biraz gitmem gerek çünkü iyi değilim ben. 


geçen ay bu zamanlar fiziksel olarak bitmiş bir haldeydim, değil evden çıkmak odadan odaya geçene dek nefes nefese kalıyordum. sonra doktora gittim. kan tahlillerinde anlaşıldı ki bir sürü vitaminim azalmış. hele bir tanesinin 50 altına düşmemesi gerekiyormuş ve benimki üçmüş. ÜÇ. 3. 

bu kolay olandı. bir de zoru var. içimde vitaminlerden başka biten bir şeyler var. hapı olsa içerim ama yok. şarkıda ne diyor bak: 
"hiç faydası yok aldığım ilaçların..." 

neyse, bu kadar şimdilik. 
öptüm. 




13 Nisan 2022

bahar falan gelmiyor

tişört üzerine hırka alıp buna rağmen ufaktan üşüyorsam o bahar, bahar mıdır? bence değildir. ama nedir onu da bilmiyorum. 

bilgisayarımla 9. yılı bitiriyoruz, kendisinin maşallahı var ama pili ve bataryası cortladı. aslında pil yıllardır böyle de şarj kablosuna takılıyken her şey yolundaydı. artık en minimal hareketimde bile kapanıyor. kablo bir yerlerinden sökülmüş gibi olmuş. sonunda aniden temelli gidecek ve bir daha açamayacağım korkusuyla yan ilçedeki hiç bilmediğim bir yerden sipariş verdim. gerizekalının başkanı adama da telefonda dedim ki "LÜTFEN, EN ACİLİNDEN, YAPABİLİYORSANIZ BUGÜN VERİN KARGOYA!" tüm bunları dün dedim, bak bu saat oldu yok kargo mesajı falan. sonra mesaj attım "hani bu niye yola çıkmadı" diye. dedi ki "biz kargoları akşam altıda veriyoruz." ulan o kadar yalvarmışım sana, yollasana be adam sabahtan işte! uyandığımdan beri adamla kavga ediyorum kafamın içinde. fakyu bilgisayaradam! 

bilgisayarıma döneyim. kendisine sadece materyalist duygularla değil duygusal açıdan bağlıyım. bunca yıldır birlikte bir sürü iş başardık. lütfen hiç bozulmasın ve hep benimle kalsın. sevmiyorum her yeni şeyi ben. 

son yazımdan sonra tıbbi bazı meselelerle uğraştım, sonra yazarım belki. şimdilik her şey yolunda gibi. çok şükür diyerek bu bahsi kapatayım. 

son birkaç aydır bazı rüyalarım saçma şekillerde de olsa çıkıyor. nereden nasıl çıkacağı belli olmuyor ama çıkıyor bir şekilde. artık gördüklerimden korkar oldum. 

üniversite zamanımızda p. ile  oturduğumuz her masada birkaç saate önümüzde tepeleme biriken türk kahvesi fincanları sebebiyle beni-bizi  falcı zanneden kızlar yığını olurdu. bu tanımadığımız kızlar, her 15 dakikada bir gelir yılışık yılışık "ayy siz fal mı bakıyorsunuz?" derlerdi. ilk zamanlar bu sorunun sebebini anlamadık sonra dayanamayıp birine sorduk "bizde falcı tipi mi var? niye herkes aynı şeyi soruyor?" kız dedi ki "ya evet, sen çok değişiksin, falcı gibisin gözlerin falan da şey..." 

değişik dediği 
o ara asla moda olmamasına rağmen ısrarla taktığım büyük halka küpelerim ve entel kuntel eteklerim falan. gözlerim de siyah. bazen üşenmeyip altına üstüne siyah kalem de sürünce işte o gözlerim  şeyy olmuş. 

neyse, madem rüyalarım çıkıyor, madem tipim falcı gibi, e zaten gözlerim de şey! yakında fal bakacağım ben. buna da onca yıl karar vermeyip dün bir yoğurt, bir 15'li yumurta ve 5 litre suya 89 tl ödeyince karar verdim. uygun fiyata fal bakılır komşular. 

bugün yapmam gereken işlerin bir kısmı dışarıya çıkmamı gerektiriyor. söylemesi ayıp dünyanın en güzel converse ayakkabısına sahibim, kendisi her şeyiyle adeta benim için tasarlanmış ve hiçbir yerde benzeri yok. lakin bilgisayarım gibi o da yorgundu epey, birlikte on yılı devirdik. geçenlerde fark ettim bir yerlerinden açılmaya başlamış. yakınlarda becerikli bi' lostra var, alıp ona götürdüm. "merak etme sen halledeceğim, yarın gel al" dedi ve bunun üzerinden 10 gün geçti. artık gidip almam lazım, oralarda kaybolursa falan oturur ağlar bi' de benim cici konversim diye mersiyeler düzerim. 

yine yazmaya alışayım diye yazdım. belki sonra komşularda gezinir bir de mim falan ararım. yoksa nasıl yazacağız başka bilmiyorum. 

öptüm.



8 Nisan 2022

helö diıırs

bahar geliyor falan dediler ben de inandım ama beklediğimden yavaş geliyor o bahar.
ya da bana öyle geliyor. bilmiyorum.

yaza doğru gitmek istediğim bir yer var, biraz uzak. biraz uzak olunca uçak bileti bakmak gerekiyor. iki ay sonrası için baktığım biletler kafamı karıştırdı. artık fiyat algım tamamen kaybolduğu için ne ucuz ne pahalı hiçbir fikrim yok ama aynı gün için x ve 3x değerinde rakamlar var. öyle biri gece diğeri gündüz uçağı falan da değil, araları 3-4 saat.kim kime neyi yutturursa mevsimi. 

bütün kışı düşünerek, çalışarak ve evde bir şeyleri değiştirerek geçirdim. aralara karışan diziler, kitaplar ve şarkılar da var. şarkıların bazılarında ağladım. birinde çok ağladım. iyiyim sanıyordum, değilmişim. şarkı bana "iyi değilsin sen" dedi. 

kış sadece böyle geçmedi. tüm kış boyunca yüzümde bir sürü minik leke çıktı, geçer giderler diye sabrettim epey. zaten çok da umurumda değildi. sonra geçen hafta dedim ki artık yethher! bir sürü serumlar, vitaminler, asitler aldım. üstüne kremler falan. yarınlar yokmuşçasına sürüyorum hepsini. bence işe yarayacaklar. 

geçen hafta sonu kızlarla rakı içmeye gittik. üçüncü kadeh civarı falan sarhoş oldum. dağıtacak kıvamda sarhoş değil. aslında sarhoş olan bence ben değildim ama vücudum sarhoş oldu. meyhaneden izbe bir bara geçiş yaptığımız esnada video çekmişler. aralıksız sevda çiçeği söylüyorum yol boyu. bi ara dikkatim dağılmış susmuşum, m'nin şu cümlesiyle bitiyor video:
"çok şükür yarabbi, sonsuza kadar söyleyecek sandım."

şimdi yapmam gereken bi' iş var, o yüzden gidiyorum. bu boş beleş yazıyı da tekrar gelmeye ayağım alışsın diye yazdım. ve bir de, iyi değilsem de belki yaza yaza daha iyi olurum diye. 

öptüm. 

 



16 Ağustos 2021

holaaa komşular!

arkadaşlı mime devam edecek vakti ya da kafayı bulamadığım bir dönem geçti. o arada sanıyorum ki ikinci kitabı bitirdim. yani en azından yayınevine yolladım bakalım bundan sonrası nasıl gelişecek? burada yokken aklımın büyük bölümü ondaydı, bir kısmını da yangında harcadım. sonra sel görüntülerinden kaçtım, twitter hesabımı kapattım, beynimin içinde birazcık akıl kırıntısı kaldıysa onu da instagram reel videolarına bıraktım. tertemiz bi kafaya ulaştım mı bilmiyorum ama gündem dediğimiz bok çukurundan biraz olsun kaçabilmek iyi geldi. 

bugün ve yarın online derslerim var. sonra favori tatil arkadaşım mutlu kişisiyle buluşup ona parıldaklı şarıldaklı nişan elbisesi bulmak için yollara düşeceğiz. ilginç bir şekilde bu işlerden anladığımı düşünüyorum, sanıyorum ki mutlu da böyle düşünüyor. bana güveniyormuş biz bu işi halledermişiz. ay hadi inşallah. 

verdiğim 16 kilonun 2 kilosunu geri almışım. zaten daha da verecektim hedefim bu değildi ama son aylardaki bu maceramda bana kilo verdiren ya da aldıran şeylerin ne olduğunu artık anladım. bir kere beni şüşko bir birey yapan şey yediğim düz yemekler değil yarın yokmuşçasına saldırdığım abur cuburlar. onları hayatımdan çıkarınca kilo vermeyi geçtim gerçekten bedenim rahatlıyor. ama tabii kilolar da gidiyor. ama ondan da etkili olanı şu aralıklı beslenme olayı. 

haldır haldır kilo vermeye çalıştığım ve bu uğurda aklıma gelen her şeyi yaptığım 3 ay boyunca sadece 16 saatlik aralar bırakarak yedim, karbonhidratı abartmadım, abur cuburu kestim ve o arada 1 ay kadar spor yaptım. aha bana 16 kilo verdiren bu oldu. sonra diyeti ve sporu bıraktım, canımın istediğini yedim ama 16 saate yine dikkat ettim. bu da bir üç ay kadar sürdü ve gerçekten hiç kilo almadım. son 1 aydır hepsini salmış durumdayım, üstüne bir de regl oldum ne buldumsa tıkındım derken evet +2 kilo. 

ama olsun, üzülmedim gerçekten. hatta bunu keşfetmiş olmak hoşuma gitti. bugünün pazartesi oluşuyla yeniden başlıyorum. hava çok sıcak kalkıp spor yapmaya niyetim yok şu an ama diyete, 16 saatlik açlıklara ve galon galon içeceğim sulara geri dönüyorum. ilk hedefim bir 10 kilo daha vermek. zaten daha fazlası sanıyorum ki gerekmeyecek. bu saatten sonra kate moss olacak değiliz.

evde yan gelip yatarken bilgisayarın içine bulaştım yine. allah eşim bireyden razı olsun bana harici hard disk almış. millyoooorlarrca fotoğrafın olduğu tek bir klasörü atmak bile 100 gb yer kazandırdı. gerçekten yavaş bilgisayar insanın hayat kalitesini düşürüyormuş bir daha anladım. bir o kadar daha yer açarsam canım kara şimşeğim, on yıllık dert ortağımla biz daha uzun yıllar gideriz gibi. amin. 

evde kırmak istediğim bir dolap var. yatak odasının gardrobu. zaten aşırı kullanışsız bir şeydi, bu eve taşınınca iyice boku çıktı. yatak odasında yakışacağı tek bir duvar var ama oraya da sığmıyor, o yüzden yanlamasına koyduk. onu öyle koyunca yatağın bir yanı öğrenci evi gibi duvara dayanmak zorunda kaldı. dolaptan kalan boşluğa ütü masası, halı, süpüre gibi gerekli ama aşırı çirkin şeyleri de sokuşturunca çok kötü bir yatak odamız oldu. 

e yani tavanda ayna, kırmızı neon lambalı duvarlar falan hayal etmiyorum ama bu haliyle de aşırı libido killer bir mekan. bir yerin ardiyesinde uyur gibiyiz çok üzülüyorum. şu kitabın basılacağı kesinleşirse gelecek tüm parayı bu işe ayıracağım. gömme dolap yaptırmak istiyorum. her şeyin yeri olsun, aniden kafama ütü masası düşmesin, bir şeylere takılmadan yatağa ulaşabileyim falan böyle hayallerim var. bir de güzel bir duvar rengi bulursam çok iyi olacak. buraya taşınırken seçtiğim düz gri renk, sarı ışık kullandığımız için lila gibi gözüküyor, hem de epey çirkin bi' lila. ne parkelere uyuyor ne de başka bir yere. kocam birey koyu renk istemiyor, e ben de beyaz görünce fenalaşıyorum. ne olacak şimdi? yatak odası ne renk olur ayhhh bana bişi söyleyin. 

bu arada tüm bunlar olurken umarım kocam bireyi boşamam. evdeki herhangi bir şeyin yeri bile değişse adamın tansiyonu düşüyor. 2 yıl evde boş çerçeveye baktık, sonra bir gün kaldırdım kalbi duruyordu. onun gözü alışmış öyle niye dokunuyormuşum?!

evde bir vida yerinden oynasın, bir çekmecenin kulbu yerinden çıksın delleniyor adam. nesnelerin tamir edilebilir ya da gerekirse değiştirilebilir oluşu, duvarların boyanabilir oluşu falan beyninde böyle şeylere yer yok. derdi masraf olması falan da değil asla ama tam olarak neden böyle hiç bilmiyorum. ha ben kavga dövüş bir yerleri değiştirdiğimde de aşırı beğeniyor. en son salonda ne varsa sattım ya da boyadım, bambaşka bir salon yaptım. durup durup "iyi ki beni dinlemedin, çok iyi oldu böyle" diyor ama tüm bunlar olurken şu korkunç yatak odası için kavga ediyoruz hala.
ay allaaaam sen bana sabır ver.

   evi değiştirirken benim kafamda canlanan ben     &       kocamın gördüğü 


ayh neyse, elim yazmaya alışsın da geri döneyim diye geldiğim için işte böyle boş beleş dertlerimden bahsettim bugün sevgili komşularım. e sizde ne var ne yok? 

öptüm. 



23 Haziran 2021

bi' öpüp kaçıyorum

son birkaç gün çok koşturmalı ve bol yorulmalı geçti. yani bir şey olduğu da yok aslında ama o kadar durağan bir hayatım var ki bana çok geldi diyeyim. 

cool kocam lee memleketine gitti. evlenmelere doymayan babasının ve bu babanın dededen kalma tarlalarının peşine düşecekmiş. bunu da bi' ara anlatırım. kayınpederin maceraları anlatmakla bitecek gibi değil çünkü. kendisi oldukça renkli bir karakter. 

neyse, lee gidince kendimi çılgınlar gibi ev temizlemeye ve her yerden fışkıran eşyaları yarınlar yokmuşçasına atmaya verdim. koca jumbo poşetlere sokuşturduğum giysi ve ayakkabıları kumbaralara attım, sokaktan geçen demiralüyüüüüüüm adamlara balkodan el edip kalan ıvır zıvırı onlara kitledim, cam sildim, duvarlardan boya izleri kazıdım, ocak cifledim, boy boyladım soy soyladım... 

o ara arkadaşlık mimi yazamadım tabii. ama kendime ve bloguma verdiğim sözüm söz, haziran bitmeden yazacağım kalanını. birazdan antikorlu bünyem ve çift doz aşılı annemle çıkıp kendimizi 1,5 yıl sonra alışveriş merkezlerine atacağız. yarın da aylar sonra mutlu ve bııse ile kavuşacağım. cuma buralarda olurum bence. 

o ara hem bi' öpüp gideyim hem de arkadaşlığın bin türlü halinden bugün gördüğüm birini size de göstereyim dedim. 

benim bir arkadaşlıktan bekleyebileceğim her şey bu karede var. 

öptüm. 


12 Haziran 2021

mim arası durum güncellemesi şeysi

iki güne bir yazar haziran sonunda da bitiririm diye düşündüğüm mimde coşup önden önden gitmişim. arkadaş anılarına birkaç gün ara vermek ama biraz da günlük şeyler yazmak istedim. 

bugün çok erken uyandım. erken uyanınca huysuz bir domuz oluyorum, ilk kahvemi içerken salonunun parıl parıl parlayan beyaz radyatörleriyle kavga etmeye başladım. 

birkaç ay önce yine böyle bembeyaz parlayıp sinirimi bozan ikea billy kitaplığı koyu gri duvarla aynı renge boyamıştım. ondan artan boyayı fırçalarla birlikte saklandıkları delikten çıkarıp sağlı sollu boyadım petekleri. duvarla yekpare bu yeni hallerini çok beğendim. bakın şu geyik tablosunun altında, gitarın arkasında nasıl da yok oluverdi o çirkin radyatörler. 

yarın mat vernik de bulup alacağım bir yerlerden. yani inşallah. 

bir iki saat sonra annemle çıkıp semtimizin sosyete pazarını turlayacağız. hava çok sıcak, umarım maskelerden fenalık geçirip bayılmam. dönüşte de annemin saçlarını boyayacağız. ikinci doz aşısını da vuruldu kaç zaman önce ama yine de kuaförlerde gezmesini istemiyorum. çünkü bir kere o korkusunu üzerinden atarsa annemi kuaförü hüsnü bey'in dükkanından alıp eve sokamayız gibi geliyor. 

"hüsnü bey şuraya balyaj mı atsak, hüsnü bey ben bu gölgeleri beğenmedim haftaya tekrar mı açsak, hüsnü bey şu modeli keselim, hüsnü bey, hüsnü beeeeey!" 

hüsnü bey yirmi beş yılı geçkindir anneme izini kaybettiremedi. allah sizi inandırsın, adam bi' dönem kadın kuaförlüğünü bırakıp pasaj içinde bir erkek berberinde çalışmaya başladı ama annem kendisini ne yapıp edip yine buldu, yine o gölgeleri attırdı. allah sana sabır versin hüsnü bey. 

neyse, şimdi gidiyorum. 

öptüm. 

27 Haziran 2020

ben gelmez oldum + kitaplı mim 1

evde bir o yana bir bu yana dönüşümün 4. ayına yaklaşırken yemin ederim halen daha anlayamadım iyi miyim değil miyim?

dün epey bir düşündüm. rahat rahat evde kalabilme şansım varken ve bu halde bile ekmek teknesi iyi kötü yürürken halen daha şikayet etme hakkım var mı diye?

varmış. 

- devam etmesi gereken önemli bir tedavim vardı, yarım kaldı. 
- bu boktan salgın çıkmadan önceki hafta belimden sol bacağıma kadar inen bir ağrım vardı, o hiç azalmadı ve bu çok saçma. artık kesinikle doktora gitmeliyim. 
- hayatımda hiç kimseyle yan yana kalmadığım haftalar ve aylar boyunca kocamla evdeyiz ve her ne kadar iyi idare ediyor olsak da bana afakanlar bastı basıyor. 
- 3,5 ayı geçkindir bir araya geldiğim bireyler: kocam, anam, anamın kocası ve 1 adet ayı hayvanı
- arkadaşlarımı çok özledim, hiç bu kadar uzun süre bir arkadaşımı  görmediğim olmamıştı. 

kocamla yaşamak zaten yeterince zor bir şey, yemin ediyorum dünyanın en zor insanı yarışmasında dereceye girer, hiç olmadı mansiyon falan verir eli boş göndermezler. elbette benim de ona çekilmez gelen hallerim var ama neyse ki dünyada birlikte yaşamak istediği ve ona kollarını sonuna dek açan tek insanın ben olduğumu hatırlayınca biraz frenliyor kendini. yani yemin ederim hiç emin değilim charlize theron buna evlenme teklif etse ne der? ona da aşık çünkü bence bana olduğu kadar ama napacan işte olduğu kadar olmadığı ahahahaah

neyse yani bir şekilde birbirimizi öldürmeden bunca aydır idare ettik. ama yani daha dün sabah uykumdan hışımla ve tam olarak şu cümleyle uyandırıldım: 
- sifu'yu niye balkona kapattın?

tarihe bunu not düşmek için ayrıntısıyla yazacağım. ilk olarak daha önce hiçbir şekilde ayıyı bir yere kapattığım yok, böyle bir mazimiz yok. ayrıca hadi daha önce yok niye kapatayım hayvanı ben, manyak mıyım? hadi gördün şaşırdın. önce bi' gelip sorsana "sen mi kapadın? bu nasıl olmuş?" desene! yok, illaki bir sorumlu bulacak kötü giden şeye. ben kapatmadım deyince gelen cevap daha da fantastik, ben kapamadığıma göre sen kapadın! bak hala ne diyor?

olay şöyle gelişmiş: bu ayı, mutfak balkonuna gitmiş herhalde yatmaya, o ara ya rüzgarla kapı kapanmış ya da bu kuyruğuyla falan itti bir şey yaptı, kalmış öyle uyumuş. 
bu teori, benim 'aklı selim bir insan olduğum için' bulduğum teori ki zaten başka türlüsü mümkün değil. 

sonra elbette söylendim. bilirsiniz sevgili dostlarım, uzun süren ilişkilerde kadınlara "eşinizin içinden ne dediğini anlama" skill'i yüklenir. benimki içinden şöyle diyordu: 
"e amma uzattın ya tamam ben yapmadım de geç!" 
oysa ki ben aynı dakikalarda içinden şunu geçirmesini dilerdim. 

"nasıl olduğuna anlam veremediğim kötü olaylarda saygıdeğer eşimi suçlamaktan vazgeçmeliyim" 

ya da şu daha iyi olur: 

"başıma gelen her kötü şeyin sorumlusu olarak sevgili eşimi görmem düpedüz ahmaklık, bu ahmaklığı yapmamalıyım." 

benzer saçmalıkta ithamlarla haftada en az 20 kere falan karşılaşıyorum. 
umarım bu iç ve sabır çekişlerim benim cennete giden biletimdir kardeşlerim, değilse çok bozulucam. 

neyse kocamdan ve coronadan yeterince dert yandığım yeter bence. 
şu sayfayı azıcık olsun hevesle açmamı sağlayan cağnım blog komşularımdan leylak dalı'nın kitaplı mimine geçiyorum artık. 

kitaplığımın temeli ne zaman atıldı? 
oldukça temelsiz bir kitaplığım var bence. 2008'de başka bir ülkeye giderken kitaplarımın çoğunu dağıttım. sonrasında zaten pdf okumaya çok alıştım ama yine de basılı kitap birikti elimde epey. sonra geri dönerken o birikmişleri de dağıttım. ne bileyim herhalde beş kitap falan döndü benimle oradan. he çok da üzülmedim, kitap biriktirmenin delisi değilim. anca gerçekten sevdiysem tutuyorum o kitabı elimde, yoksa isteyene, merak edene veriyorum zaten, hem ne güzel işte hediye oluyor. 

şimdiki kitaplığımız sevgili kocamla yıllar içinde sevip sakladıklarımızdan ibaret, çok büyük değil. dediğine göre, çoğunu eski sevgilisi ayrılırken götürmüş. hâlâ söyleniyor. :) 

sadece basılılarda değil e-kitaplarda da büyük eleme yaptım geçen yıl. yıllarca ne bulduysam indirmişim, 50 gb e-kitap klasörü mü olur? olmaz tabii! onların da asla okumayacağıma emin olduklarımı sildim gitti. yine de bir 10-15 gb falan vardır kalan.  

kitaplığımdaki en eski kitap?
benim çocukluğumdan ve aslında babamın kitaplığından kalma. ona nereden geldi bilemiyorum ama bu: " en büyük kaybımız / 10 ikinciteşrin 1938 "

1938'de istanbul cumhuriyet matbaasında basılmış. 

babam da yıllar önce başka bir ülkeye göç ettiği için kitaplarının çoğunu burada bıraktı. ama çoğu aşırı felsefi ya da miâdı dolmuş siyasi şeyler olduğu için (ne yapayım 70ler solunda marksist politikanın temellerini ben?) benimseyemedik hiçbirini. en son geçen aylarda yine elime geçti böyle birkaç tanesi. ayırdım, stk'cı solcu çocuklar var tanıdık onlara götürcem. 

ama bu kitapla çok anımız var. 

çocukken açar açar ağlardık abimle. anti-kemalist büyütülmeyen hiçbir çocuğu teğet geçmesi mümkün değil zaten. o fotoğraflar, o yazılar, ay o fontlar bile bir keder bulutundan sayfalara yağmış gibi. 

pek çok yazar ve şairin, devlet adamının veda yazıları var içinde. 
ben elbette hasan ali yücel'inkini seçtim size göstermek için. 


çocukken de biliyorduk çok eski olduğunu, bir şekilde abimden çıkıp benim kitaplığımda şimdi. gözüm gibi bakıyor, alıp kaldırırken dini bir rütüelmiş gibi özenli davranıyorum hep. 

kitaplığıma ilave ettiğim en son kitap?
mesleki kitapları es geçersem en son yine bir seray şahiner kitabı almışım, 
                                         

son indirdiğim e-kitap da "kedilere dair" imiş, onu daha okumadım ama reklamı atla'ya başladım. roman ya da öykü değil zaten, bölüm bölüm deneme gibi bir şey, köşe yazıları seçkisi de olabilir.  ayh yine hiç anlatamadım. 

kitaplığımda başkasından alıp geri vermediğim kitap?
yok sanırım çünkü çok uzun zamandır kimseden kitap ödünç almadım. aklıma tek gelen bir panait istrati kitabı. seneler önce emrah, istiklal caddesi'nde çantama sokuşturmuştu "ben içmeye gidiyorum kaybederim,sende kalsın" diyerek. 15 yıl sakladım o kitabı, geçen yaz yıllar sonra buluşunca götürdüm. neden bilmiyorum hiç şaşırmadı.

aaa ama okulun kütüphanesinden sırf üstünde damga var, hatıra kalır diye saatleri ayarlama enstitüsü'nü çalmıştım cahil gibi. bu utanç verici lekeyi bir gün temizleyeceğim ama söz. 

benden alınıp geri verilmeyen kitap?
kitap, kitaplarrrrr... mesela bir hayal gibi ortadan kaybolan jerzy kosinski kitaplarımdan (neredeyse hepsi vardı) 1 tane bile yok şu an elimde. ağır roman gidip gelmeyince çok bozulmuştum çünkü tekrar alamıyorum o kitabı, bir sahafta denk gelene kadar da almam. adamın mazisine olan kinim geçmedi. kuzenime okusun diye verdiğim persepolis'in 4 yıldır hala geri gelmeyişine de çok bozuğum çünkü anısı var bende tam olarak o kitabın, okunduğu yerin falan. aklıma ilk bunlar geldi ayhh tamam biriktirmiyorum da sevdiğim kitaplar ortadan kaybolunca çok canım sıkılıyor. 

yani işte böyle sevgili komşular, hâlâ buralarda mısınız, sizde ne var ne yok?

he bi'de sevgili blogspot üst kurulu (ya da bu ayarlarla her kim oynuyorsa artık) 
yeni arayüz bok gibi olmuş. 

tam 'bunlar gitti bizi de burada unuttu' diye sevinirken dönüşünüz hiç hoş olmadı. 
eski arayüzü geri verin. 
(resim boyutu ayarlama işi güzel, o kalabilir) 
saygılar. 

28 Mart 2020

bu arkadaş neyin ecelinde?

dün ve bugün biraz örgü ördüm. ortaya çıkanları buraya koymayı hem çok istiyor hem de tek tek fotoğraflarını çekmeye çok üşeniyorum. ama yakın zamanda çözeceğim bu işi. 

bugün belki biraz dizi överim demiştim ama bu konularda iyi değilim. lakin bu işi epey iyi yapan birini tanıyorum ve o kişi de bawer.  son on yıl içerisinde bawer çakır imzalı bir yazıya denk geldiyseniz bir yerde, siz de kendisini tanıyor olabilirsiniz. benim tanışıklığım âbim yüzünden, birbirlerine hemşiiiire diyorlar, bende araya kaynayıp her ikisinin de hemşiiiresi oluyorum tabii. neyse, bawer hep iyi yazılar yazar. bir süredir bu instagram sayfasında (fakfukfon tv) dizi önerileri yapıyor. sayfanın mottosu şu: "maço hetero erkekler hakkında olmayan dizilerin/belgesellerin/şovların peşinde bir arşiv çalışması. niyeti ciddi." valla öylesine hasretim ki böyle bir mottoya ben, her şeyin erkekler hakkında olmasından aşırı sıkkın, kadın kahramana, kuir karaktere açım. o yüzden üç beş dizi değil, iyi bir kaynak önermek daha mantıklı bir fikir gibi geldi. 

ben bu aralar her gece gilmore girls izliyorum. kaçıncı kez baştan izlediğimi bilmediğim canım gilmore girls, cnbc-e'nin kanal e olduğu günlerden yadigar. bir şeylerin beni alıp bambaşka bir yere götürmesine ihtiyacım vardı, aklıma ilk gelen de bu oldu. şu son iki haftadır uyku öncesinde lorelai, rory ve luke ile olmak bana çok iyi geliyor. bir de emily var, canım emily.


bir de ekşi şeyler'de şöyle bir sayfa var önerebileceğim. netflix'te gizlenmiş kategorilere ulaşmak için ipucu yazısı, epey işe yarıyor. 

zavadak dayı'yı gördünüz mü? manavgat'ta kaza yapan sarı kazaklı arkadaş, türkiye'nin insan olup dile gelmiş  hali gibi. hem suçlu hem güçlü hem de komik. remixini de yapmışlar, çok bunalınca açıp izliyoruz kocamla. 


oldum olası ev sayfalarını gezmeyi çok severim. şu köşeyi beğendim en son. 



lilly'nin renkleri karıştırma zevkini,eşyalarını, duvarındaki posterleri, yatak örtülerini, halılarının çoğunu ve nerede kullandığını anlayamadığım o lavabosunu çok beğendim. yani şunu: 
şöyle lavabo yapmak çok mu zor sayın banyocular? neden hep sıkıcı beyazlara tâlim etmek zorundayız. benim çocukluğumda soluk yeşil klozetler vardı ve çok severdim onları. o zamanın orta sınıf banyoları artık  "retro bahtroom" gibi başlıklarla çıkıyor karşıma, retro! 30 sene öncesinin klozetine bile sahip çıkamıyoruz ya, çok üzülüyorum. bir o kadar da sevmeyeni vardır elbette o yeşil banyoların ama niye sevmediğimiz her şeyi (işe yaramasına rağmen) atıyoruz bilmiyorum. ikinci el satış denilen şey kişilerin seçimine bırakılmamalı (ister atar ister satarım=no!) bunun bir kanunu, kuralı falan olmalı, ne bileyim en azından bir kuruldan falan geçmeli bu atılacak şeyler önce, ona göre tasnif edilmeli. bir gün ülkenin başına geçersem ilk bunu yasaklayacağım. 

akşama doğru onedio'ya baktım biraz. zaman geçirmelik, eğlenceli 20 site derlemişler internetten. ben en çok radioo.com'u yeniden bulduğuma sevindim. dünya haritasından bir ülke ve tarih seçiyorsunuz. o tarihte, o ülkeden müzikler çalmaya başlıyor. türkiye'de adını bile duymadığım şarkıcılar çıktı birkaç kez karşıma. ara sıra da gidip şili, kolombiya falan güney amerika ülkelerinde geziyorum, peru'dan çok güzel şeyler çıkıyor. manyak gibi niyeyse 40'larda almanya'yı dinleyeyim dedim, bir anda etrafımda çirkin kurlar yapan ss subaylarıyla dolu bir salonda buldum kendimi. oralara gitmeyin. yunanistan'a gideyim dedim, 80'lere. komşu beni epey şaşırttı. şöyle bir şarkı varmış. 


çevirisine baktım, sözler de bi' acayip. beğendim. 


annemin dünkü fotoğraf hediyesi şuydu: 

facebook duvarına yapıştırıp "hadi kalk denize gidelim" yazdım. ertesi gün konuştuğumuzda, fotoğrafa bakıp güzel hayaller kurduğunu söyledi. bekle bizi şelllllâle!

sigarayı azaltmaya çalışıyorum. kocam az içiyordu, günlerdir hiç içmiyor. ben de başaracağım umarım. 

defneciğim ve annesiyle görüntülü sohbetler ettik. kocaman kız oldu artık ama bana hep bebek. facebook'ta şöyle bir şey paylaşmış, görünce çok içlendim. 



bugünlük bu kadar sanırım. 

öptüm. 


26 Mart 2020

ayy n'oluyor yahu!

ikinci dünya savaşı sürerken floransa'da bir müze müdürü olsanız davut'u nasıl korurdunuz?

o günü yaşayanlar şu şekil korumuşlar:




bir arkadaşımla yazıştım. kendisi bir uzak yol gemi kaptanı. akdeniz'in bir ucundan karadeniz'in bir ucuna maden taşıyor ve limanlarda inmiyorlarmış artık. "gemide doktor var mı, birisi hasta olunca ne yapıyorsunuz?" dedim. "öyle bir şey yok, hasta olanı gaste kağıdına sarıp denize atıyoruz" dedi. durduk yere güldüm sayesinde. bugün bana bir mektup yazıp yollamış. ama mail falan değil, tükenmez  kalemle bir kağıda yazmış sonra onun fotoğrafını çekip yollamış. gözlerim doldu, en son ne zaman birisi benimle ilgili böyle güzel laflar etmişti ve en son ne zaman buna böylesine ihtiyacım vardı bilmiyorum. öyle güzel laflar etmiş ki burada paylaşamam. bir manyağın kendini övmesi gibi olur. sevgili rabbimden herkese böyle denizler ötesinden yüz güldüren, göz dolduran arkadaş dilerim. 

en son deniz otobüsünde yazmışım, günlerden salıydı. 2 gün sonrasında yani o perşembe eve geldim. her şey bir distopyaya dönüşmemişti henüz ama böyle olacağını garip bir şekilde öngörmüştüm. o perşembeden beri evden sadece üç kez çıktım. 

üst katta oturan annemlere bile gidemiyorum ya hastaysam diye, marketten onlar için aldıklarımı kapıdan teslim edip kaçıyorum. evde canları çok sıkılıyor diye kendimce yeni şeyler icat etmeye çalışıyorum. mesela her gece o uyurken facebook sayfasına güzel çiçek fotoğrafları bırakıyorum. çiçekten biraz sıkılmıştır diye dün de bir kuzu bırakayım dedim. kuzuları çok sever, çok mutlu olmuş. o da artık her sabah "bakalım duvarımda bugün ne var?" diye heyecanla açıyormuş facebook'u. çok değişik günler yaşıyoruz. kuzu bu: 



tüm bunları bu şekilde yazmak için gereken motivasyonu cağnım minoshka'mda gördüğüm kanatlı kedi'nin davetinden almış bulunmaktayım. yaza yaza hakkından geleceğiz bu günlerin. 

neyse gideyim de sims falan oynayayım biraz. yarın da gelir dizi överim belki burada. 

öptüm.