çocuk soni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk soni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2024

dün gece hiç uyuyamadım

ama konu bu değil. konu ne bilmiyorum öylesine anlatmaya geldim. 


geçen hafta pırpır sünnet oldu. öncesinde eş dosta şu şekil duyurmuştum. 

pırpır'ı operasyona götürürken  video çekip attım instagram'a. bi' arkadaşım "iyice deli gibi bişi yaptın kendini" diye cevap yazmış. kendisi hayatında hiçbir hayvanla yaşamamış bir erkek birey. içten içe kızdım yazdığına. 

o veteriner yolunun benim için nasıl endişe dolu bir yürüyüş olduğunu bilemeyecek kadar konudan habersiz, kısırlaştırma sözcüğünün kalbime nasıl ağır geldiğini anlayamayacak kadar da çocuk sahibi bir birey. tüm bunları böyle şakaya vurup boğazımda düğüm düğüm olmuş hislerimi nasıl bastırmaya çalıştığımı da anlamamış elbette. salak. beyinsiz gerzek mal salak. 

aslında kendisini severim ama bugünlerde sevmiyorum. belki sonra geçer. pek kindar biri değilimdir. 

ama önemli olan pırpır. ve o iyi. veteriner o gece yoğun bakım gibi orada kalacağını söylemişti ama ben istemiyordum. iyiyse çıksın yanımda geçirsin o geceyi istedim. onu bıraktığımı sanmasın, kafası yerine geldiğinde bütün gece neden buradayım diye endişelenmesin diye. duruma göre bakarız dediler. 

pırpır öğleden sonra iki gibi bayıltılıp akşama doğru beş gibi artık bir şeyler yiyecek kadar ayılmıştı. ara ara son durumunu bildiren mesaj ve fotoğraflar atmalarıyla geçti o süreç. 


sonra yedi gibi aradılar gelip alabilirsiniz diye. yürüyerek 15-20 dk mesafe, uça uça gittim. 

küvez gibi bi' şeyin içindeydi, ben çıkınca çıkarıp sedye gibi şeyin üstüne koydular. sakindi epey. kucağıma almama izin verdiler. 

sonra taşıma çantasını getirdiler paketleyip götüreyim diye ama gideceğimizi  anlamadı tabii saftirik. kucağımdan inmek istemedi hiç. epey duygulandım öyle yapınca. 

onu sokaktan yine öyle kucaklayıp getirmiştim eve. bilmiyorum belki de hatırlıyor. kafasında öyle bir anı var. "bu kız beni kucaklayınca eve götürüyor."  :)

içimde bir şeyler "pırpır benden ayrılmak istemiyor! pırpır benden ayrılmak istemiyor!"  melodisiyle dans etti.  

bu arada tahlillerde demiri düşük çıkmış. annem ve ben bize çektiğine kanaat getirdik. bir de güzel bir mama buldum ona bundan sonra kullansın diye. her gün 4 kaşık mama ve 1 fıs demir desteği. umarım çok uzun ve sağlıklı bir hayatın olur deli pırpır.

deli pırpır çünkü gerçekten deli. ruh hastası gibi youtube'da ne kadar "erkek kedi kısırlaştırma, kısırlaştırma sonrası tedavi" falan yazan video varsa izlemiştim 1 aydır. genel tablo şunu diyordu: kediniz eve döndüğü ilk gün halsiz ve bitkin olacak, hala sersem olabilir, yemek yemeyi reddedebilir, mamasını suyunu yanına koyun, koltuğa tek başına tırmanıp inmekte güçlük çekeceği için yardımcı olun hatta tuvalet kabına onu siz götürün..............

pırpır eve 7 buçukta geldi ve dur sakin ol falanlarımıza aldanmadan hoplayıp zıplamakla kalmadığı gibi "bu nasıl bir manyak" diye düşündüğümde saat henüz akşam dokuzdu ve pırpır favori pinpon topunun peşinde evde fırıldak gibi koşturuyordu. nasıl bi manyak? işte böyle bi manyak. onu anlatmaya çalıştığım cümle fırıl fırıl. 

neyse maşallah diyeyim. 

bu arada 3 günde bile ısırması epey azaldı. hala evin küçük eniştesi, sinirlenince tutamıyoruz ama günde 30'dan 10'a düşen atakları epey umut verici. aferin çocuum. 

başka pek bir şey olmadı zaten bunlardan başka. pazar günü anneler gününü kutladık. yakındaki bir avm'ye gidip anneme robot süpürge aldık. hediyemiz onu epey mutlu edince koskoca teknoloji marketin içinde turlayıp o da bize hediyeler seçmeye çalıştı. annemin böyle bir ana olması çok içlendiriyor beni. çocuklarının üstüne yatmaya çalışmayan bir anne oldu hep. ne maddi ne de manevi anlamda kafası "çocuklarım bana baksın" diye çalışmaz. aksine daha ne fazla ne verebilirim, hayatlarını nasıl kolaylaştırabilirim diye düşünür ve bunun için çabalar. 

annemi bir ihtiyacımız olduğuna zar zor ikna edip çıktık oradan. bu kez de size tatlı ısmarlicam diye tutturdu. ben de "mado'ya giremeyiz! orası hala boykot listemizde!" diye tutturdum. annem beni "1 kere delelim boykotu bir şey olmaz" diye ikna etmeye çalışırken yandaki kara fırın'ı gördük. tam oraya girecekken abim "buranın sahibi kim? ya onu da boykot ediyorsak?" diye kafamızı karıştırdı ama vitrindeki vegan tatlıları görünce o da her şeyi unuttu ve kendimizi sipariş verirken bulduk. 

tatlıları beklerken içeri dilenci iki çocuk girdi. garsonun koşup onları kovalamasını izlerkenki sessizliğimizi annemin şu cümlesi bozdu: 

"bak ben sizi hiç dilendirmedim."

ay anneciğim, canım anneciğim, komik anneciğim. çıtamız bu mu gerçekten?

bu hikayeyi buraya yazdım çünkü o an, o masada hayatta en sevdiğim bu iki insanla nasıl kahkahalarla güldüğümüzü unutmak istemiyorum asla. 

anlatacak başka pek bir şeyim yok. evde eğitim gören öğrencim ortaokuldan mezun oluyor, ikizine okuldan yıllık vereceklermiş, benim kelebeğin boynu bükük kalmasın diye annesiyle gaza geldik. ona şahane bir yıllık hazırlıyoruz. pırpır'a kedi yatağı yaptım ve bir sipariş üzerine birine şarkı sözü yazdım bir de. sonra onu yazarken aklıma başka bir melodi geldi. bu bitince onu şarkı haline getireceğiz. sonra da erovizyona falan giderim bence çünkü neden olmasın. ayrıca yanımda pırpır'ı da götürebilirim çünkü artık döşeği bile var. :) fotoğrafını çekip koyarım sonra buraya.  yani şimdilik bu kadar. 

öptüm. 

11 Ocak 2022

geri geldim ama azıcık

nasıl yazılır unuttum biraz. o ara kış geldi, yeni bir yıl geldi, kafam bi' ara gitti ama umuyorum ki geri geldi. bazı şeyler sandığın gibiyse güzel, öyle olmadığını anlayınca verdiği tüm hisle birlikte silinip gidiyor. zaten ilk de değil bunu anlayışım. var bunlardan işte her yerde, bazen en savunmasız anında denk geliyor, boka basmışsın gibi oluyor. e bokun da günahı yok, geçmeseydin sen de oradan. 

yine evle uğraşmaya başladım. bir sürü plan proje, çizimler ve seçimler. birkaç ay iyi idare eder beni. bir de ehliyet sınavı nasıl bir şeymiş diye baktım, epey tırtmış. o da çıksın artık aradan. direksiyona ilk geçtiğimde gösterdiğim performans, diğer koltukta oturan esas ve esaslı şoförden epey yoğun tezahürat almıştı. ne olacak benim bu "istersem her şeyi öğrenirim ya, kolay" özgüvenim? neyse ki yokuşlardan hâlâ çok korkuyorum, o belki dengeler bu ukalalığımı. 

bir de fiziksel dertlerim var. son birkaç aydır yüzümde nokta olarak beliren "şeyler" sonra birer lekeye dönüşüp ısrarla geçmiyor. araştırma konusunda tam bir ruh hastası olduğum için çözümü anladım ama harekete geçme konusunda hiç iyi değilim. şimdi kim peşine düşecek o c vitaminlerinin, retinollerin bilmem ne de sonra her gün düzenli pıt pıt sürecek onları. off.  

hayalimdeki evrende bunların hiçbiri yok. hayalimdeki evrende boynumda koca halkalardan kolyemle bir grand maester olarak yaşıyor ve bütün gün mum ışığıyla aydınlatılan kütüphanemde takılıyorum. kral ve kraliçelere akıl veriyorum. ne atım var, ne kılıcım ne de girmem gereken bir savaş. boş vakitlerimde dorne bahçelerinde elimde pirinçten şarap kadehiyle geziyorum falan. kariyer hedefim bundan ibaret. 


komşum zihin'de şalanj gördüm, yakaladığım yerden ben de yazayım.
ilk soru büyürken yapmayı en sevdiğim şeyi  soruyor. biraz kafam karıştı, çocukken dememiş büyürken demiş. ikisinde de ortak olan şeyi düşündüm. ikisinde de en sevdiğim şey sokakta olmaktı. çocukken mahallenin altını üstünü getirip türlü oyunlarla başıma belalar açmak (ajancılık oynarken el bombası diye karşı kaldırımdaki düşman çocuklar çetesine açılmamış kola kutusu fırlatmak, onun bir anda akıl almaz bir sesle patlaması, mahalle esnafının linç girişiminden kaçışım gibi) ya da biraz daha büyüyünce istiklal caddesi'nin ara sokaklarında bu kez kimsenin fark etmediği belalara koşmak ve sonra onlardan kurtulmaya çalışmak. bu kez patlayanın kola kutusu değil, duygularım olması ve bu bitmeyen cümle. ayhh allahım... işte tüm bunların merkezinde sokakta olmak vardı. 

ikinci soruyu da şaapıp öyle gideyim. bu da konuşmaktan en zevk aldığım konuyu soruyor. herkesle konuşmayı sevdiğim şeyler farklıymış galiba benim. düşündüm, aklıma bin tane ayrı şey geldi. sanırım anı dinlemeyi de anlatmayı seviyorum. ama komik anı, "bak işte başıma ne geldi hahaha hohoho" diye biten hikayeler. anlatılsın gülelim bitsin. bir de ben sıkıştırayım araya kendi sorumu o arada. konuşmayı en sevmediğim konu ise içinde siyaset geçen herhangi bir şey. birinin siyasi fikirlerini dinlerken içim şişiyor. fikir dediğin nedir yahu? ne kadar solcu olduğunu anlatmaya çalışmasana bana, ya da nasıl süper tespitler yaptığını. bir dakika bile dinlemek istemiyorum yemin ederim. aynen en iyisini sen biliyorsun sevgili arkadaşım, sistem bozuk, evet o parti kötü, seninki en iyi, tabii ki oylara sahip çıkalım, söz bi' dahakine birlikte nöbet tutacağız sandık başında. wooowwoow. offf yazarken yıldım. isyan edip küfür edeceksen olur biraz, ama biraz. gerisine yokum. 

sorular elli iki taneymiş ama şimdilik bu kadarmış. zihin yazdıkça ben de gelir yazarım umarım. 

öptüm. 


10 Haziran 2021

arkadaş mimi 7: dans edilecek bir arkadaş

en son ne zaman dans ettim bilmiyorum. arada dansımsı şeyler olmuş olabilir. 

bursa'daki bir akraba düğününde kalkıp parmak şıklattığım anlar var. başka bir gün, bir öğretmenler günü kutlaması için gittiğimiz meyhanede sirtaki çalarken yan sınıfın öğretmeniyle komikliğine lirik dans figürleri yapmışlığımız var. geçtiğimiz aylarda şüşkoluk canıma tak edince spor olsun diye bir miktar kalça falan sallamışlığım var. 

böyle sefil sefil anlatıyorum ama bir zamanlar âbimle atlamalı zıplamalı koreografiler eşliğinde danslar ederdik. 

sekseklerin sonlarına doğru bir yaz günü âbim eve elinde mavi beyaz bi' kasetle geldi. dinsel bir ayine başlarcasına teybin başına oturduk birlikte. 

henüz on yaşında olan âbim o yaştaki bir çocuktan asla beklenmeyecek bir dikkat ve sabırla önce kasedin jelatinini söktü sonra kartonetini çıkardı, uzun uzun okuyup incelemeye başladı. okuma yazma bilmiyordum ama kapaktaki kadını tanıyordum: o güne kadar evde çokça çalan, trt pop müzik listelerinden aşina olduğum madonna. 


evet dostlarım, o yaz âbim kıçının üstüne hiç oturmadı. bizimkiler evde olmadığı her an yani akşamlara kadar hiç durmadan true blue çalıp dans etti, kendi koreogafilerini oluşturdu. bestfriendi feride ile bir yandan new kids on the block'la tanışma hayalleri kurarlarken bir yandan da o koreografileri geliştiriyorlardı. o ikisi sahne olarak kullandıkları çekyatın üstünde adeta birer star gibi parlarken benim de yerde falan dansçı olarak eşlik etmeme izin veriyorlardı. 

bu şekilde başlayan dans kariyerim mavi kaset parçalanana kadar sürdü. 

sonra büyüdük. âbim, içinde neşeli salınımlar geçen her şeyi sevmeye devam etti ama ben ergenlikle birlikte poptan, danstan ve bu ışıltılı hayattan vazgeçtim. o dönem keşfettiğim grunge, beni disko ışıklarının altından alıp karanlık ve pis köprü altlarına sevk etti. 

mavi kaset ertesindeki ağlak grunge bebesi yıllarımdan sonra hatırladığım bir dönem var, 2000'li yılların başı. bayıldığımız bir kuzenimiz istanbul'a taşınmış, üçümüz geceleri çok fazla dışarı çıkıyoruz. 

ben "grunge olduğumu her an, her şartta belli etmeliyim" hastalığından yeni kurtulmuşum, dans şarkıları da çalan yerlere gidiyoruz. kuzenim ve ben çok içiyoruz, âbimin neşeli olmak için hiçbir şeye ihtiyacı yok, sevdiği bir şarkı çalsın yeter. kulübün diiceyi arkadaşım, ben deli deli dans ederken çok eğlendiği için ve âbimin beni mutlaka çekiştire çekiştire dans pistine çıkartacağını bildiğinden her gittiğimizde şu şarkıyı çalıyor:

hiç de ikiletmiyorum aslında. bazen haftanın neredeyse her günü şuup şuup song ve sonrasında çalanlarla zıplayıp duruyorum. hatta bir noktadan sonra senkoplara figürler falan yaptığım bile görülüyor. âbimin koreografi yeteneği de bir gram olsun azalmış değil, yıllarca birlikte izlediğimiz buz pateni müsabakalarından kaptığı hareketleri dansımıza uyarlıyor. ben birazı çocukluktan gelen birazı da afedersiniz deve gibi bir adam oluşuna duyduğum güvenle ne yapsa uyuyorum ona. 

işte favori dans partnerimle mazimiz bu şekilde. 

âbimle en son, pride sonrası bir partide dans ettik sanırım. 

ayrı arkadaş gruplarıyla aynı mekandaydık. dışarı çıkacağımı haber vermek için kalabalığı yara yara güç bela yanına gittim, bu kez kafası iyi olan oydu. söylediklerimi asla sallamazken kolumdan tutup çevirmeye falan başladı. o beni ritmik bir şekilde evirip çevirirken bense derdimi anlatmaya çalışıyor ancak sesimi asla duyuramıyordum. cevabını katiyen dinlemeden "neee? NEEEE?" falan diye bağırıyor ama bir yandan da tutmalı fırlatmalı son moda figürlerine devam ediyordu. 

onu öyle kendinden geçmiş, kahkahalarla dans ederken görünce çok mutlu olduğumu hatırlıyorum. ve tüm bunlar olurken yemin ediyorum fonda şemmame remix çalıyordu. :)

öptüm. 


1 Haziran 2021

arkadaşlık mimi 1 : çocukluk arkadaşıyla bir anı

geçkin kardeşlerim bilir ki trt bir zamanlar tek kanaldı. 60 milyon tek yürek, aynı anda, aynı ekrana baktığımız yıllar. memleketçe her gün akşam üzeri saatlerde alcanzar izliyoruz. çirkin kız lorena ve o güzelleştikçe kendisine yükselen janti çocuk eduardo falan, olaylar olaylar... 

  

sanırım dördüncü sınıftayım. okula dair hiçbir şeyden hazzetmiyorum. korkunç bir öğretmenim var, sınıf arkadaşlarımdan bazılarını seviyorum ama eeh işte, şöyle böyle hepsi. 

bir de sınıfın en çalışkanı gökşen var. gördüğüm en akıllı ama geçimsiz çocuk. akıl almaz derecede cevval bir o kadar da hırslı bi' tip. 100 değil 98 alsa oturur bütün teneffüs ağlar, kimseyle bir şeyini paylaşmaz, hem ispiyoncu hem de mızmız. iki çocuk ne kadar zıt olabilirse o kadar zıt kutuplarız. ben soruyu bilse de parmak kaldırmaya çekinen, ödevleri bi' yapıp bi' yapmayan ama herkesle iyi geçinen falan. bence gökşen tarafından anlatılsam ezik denebilecek bi' tip falanım hatta. 

lakin öğretmen bizi bir gün "siz uzunsunuz ikiniz en arkaya geçin birlikte oturun" diye orta sıranın en sonuna attı. 

sonra günler günleri kovalarken o burnu düşse almayan gökşen'le bir şekilde alcanzar üzerinden konuşabilmeye başladık. zamanla yakınlaştık hatta ilginç bir şekilde bu demin saydığım bet özellikleri uçtu gitti, yani en azından bana karşı. tüm dünyadan hala nefret eden o gökşen neden bilmiyorum bana karşı hep sevecen, hatta şakacı falan... aslında içinde hala geçimsiz bir çocuk vardı ama o manyak mizacına rağmen kendini dizginlemeye çalışıyor oluşu hoşuma gidiyordu. o bir adım atıyorsa ben üç adım koşuyordum. silgi alırken ona da alıyordum, beslenme çantalarımızdaki kekleri falan değişiyorduk. aramız süperdi. 

bir gün teneffüste oturmuş yine alcanzar'dan bahsederken dedi ki:
"biliyor musun ben eduardo'ya aşığım." 

bu öyle deyince o güne kadar aklımın ucundan bile geçmediği halde, sırf bff sayılırız ya, ehehhe çok tatlı olur falan diye düşünerek dedim ki: yaaaa ben de aşığım! (aşko kız tonlamasıyla) 

ama o da ne? 

aynı çocuğa hissetiğimiz yanıklık bizi daha da yakınlaştırır diye saf saf beklerken o tatlış gökşenin içinden alevler fırlatan bir ejderha çıktı! 
HAAAYYIIIIRRR O BENİM AŞKIM, SEN KİMSİN? O BENİİİİİM! İLK BEN SÖYLEDİİİM! 

aklı selim bir çocuk olsaymışım konuya girdiğim tonda çıkar, hehehh tamam derdim ama onun öfkesi beni de delirtmiş olacak ki iyice çirkinleşip aynı tonda bağırdım: HAYIR Bİ' KERE EDUARDO BANA AŞIK!

bu yüksek desibelli ilkel kavgamız sürerken öğretmen geldi. söylene söylene ve birbirimizden ölesiye nefret ede ede oturduk, ders başladı. ben biraz sakinleştik sandım ama yanılmışım. 

sinsi pislik önce sırayı görünmez bir çizgiyle ikiye böldü, sonra onun tarafında kalan eşyalarımı iteledi, yetmedi alttan ayağıyla depip çorabımı kirletti, öğretmen soru sordu sırf bana inat benden önce kalktı cevapladı falan böyle böyle allahın delisi o 40 dk boyunca oturduğu yerde benle kavga etmeye devam etti. bu arada tüm bunları öyle usta işi bir sinsilikle yapıyor ve korkunç öğretmenimiz  o kadar onun tarafını tutuyor ki (gökşen'in eski kavgalarından biliyorum) şikayet etmemin mümkünatı yok. bir de durduk yere o manyaktan azar işitmeyeyim diye sustum. 

sonra zil çaldı, öğretmen sınıftan çıkar çıkmaz bu sanki hiç ara vermemişiz gibi kaldığı yerden haykırışlar, ültimatomlar, tehditler... SÖZÜNÜ GERİ AAAL YOKSA ÇOK KÖTÜ OLUR, SÖZÜNÜ GERİ AAAL YOKSA EŞYALARINI PARÇALARIM! 

onun yükselen tansiyonuyla ben bir noktada tamamen pisleştim ve zaten deliliğin kıyısında gezen gökşen'i EDUARDO BANA AAAAŞIK, EDUARDO BENİ SEVİYOOOO şarkımla iyice çıldırttım. 

sonrasını adım adım anlatıyorum:

önce bütün defterlerimi sıranın üstünden yere attı,
sonra çantamı aldı sınıfın çöpüne fırlattı,
o da yetmedi askıdan montumu alıp üzerinde tepindi,
aaa napıyorsun diyenleri itip duvara yapıştırdı.

sinirinden öyle bir kan ter içinde kalmıştı ki kıvır kıvır saçlarının yüzüne yapıştığı o anı hatırlıyorum. 

o an gökşen'in gerçek bir deli olduğunu kabullenip vazgeçtim. 

yani bir de tüm bu deliliğe sebep olan bir aşk olsaydı ortada! ne vardı çıkıp doğruları söyleseydim "yok lan ben zaten sarı fırtına metin'e aşığım" deseydim? 

demedim, ben de az değilmişim. 

ilkokul mezuniyetimizden yıllar sonra, otuzlarımıza yaklaşırken gökşenle buluşup peyote'de içtik. aşk meşk olaylarından bahsederken eduardo ve o kara günü hatırladığımızda itiraf etttim. gökşen dedi ki "salak ben zaten biliyordum senin ona aşık olmadığını ona sinirlendim ama eduardo'ya aşık olmandan çok eduardo bana aşık demene sinirlendim" ahahaah

aslında çok da bir yere varan bir hikaye gibi değilse de bence şöyle bir şeye sebep olmuş olabilir. gökşen şu an memleketin en önemli sinema yazarlarından biri. benim beş kere üst üste izlesem anlayamayacağım filmler hakkında uzun makaleler yazıyor, aşırı havalı festivallere katılıyor, orada kim bilir daha önemli ne işler yapıyor. her zaman çok akıllı bir tipti ama bence sinemaya bu kadar tutkuyla bağlanmasının temelinde işte o günkü kavgamız var. yani o değilse, beni az daha neden parça pinçik ediyordun gökşen? 

en sağdaki benim, ortadaki de gökşen. 
mezuniyet balomuz, harbiye hilton, 1993

gökşen, ben
son buluşmamız, yine peyote, 2014