öğretmen soni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öğretmen soni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2024

dün gece hiç uyuyamadım

ama konu bu değil. konu ne bilmiyorum öylesine anlatmaya geldim. 


geçen hafta pırpır sünnet oldu. öncesinde eş dosta şu şekil duyurmuştum. 

pırpır'ı operasyona götürürken  video çekip attım instagram'a. bi' arkadaşım "iyice deli gibi bişi yaptın kendini" diye cevap yazmış. kendisi hayatında hiçbir hayvanla yaşamamış bir erkek birey. içten içe kızdım yazdığına. 

o veteriner yolunun benim için nasıl endişe dolu bir yürüyüş olduğunu bilemeyecek kadar konudan habersiz, kısırlaştırma sözcüğünün kalbime nasıl ağır geldiğini anlayamayacak kadar da çocuk sahibi bir birey. tüm bunları böyle şakaya vurup boğazımda düğüm düğüm olmuş hislerimi nasıl bastırmaya çalıştığımı da anlamamış elbette. salak. beyinsiz gerzek mal salak. 

aslında kendisini severim ama bugünlerde sevmiyorum. belki sonra geçer. pek kindar biri değilimdir. 

ama önemli olan pırpır. ve o iyi. veteriner o gece yoğun bakım gibi orada kalacağını söylemişti ama ben istemiyordum. iyiyse çıksın yanımda geçirsin o geceyi istedim. onu bıraktığımı sanmasın, kafası yerine geldiğinde bütün gece neden buradayım diye endişelenmesin diye. duruma göre bakarız dediler. 

pırpır öğleden sonra iki gibi bayıltılıp akşama doğru beş gibi artık bir şeyler yiyecek kadar ayılmıştı. ara ara son durumunu bildiren mesaj ve fotoğraflar atmalarıyla geçti o süreç. 


sonra yedi gibi aradılar gelip alabilirsiniz diye. yürüyerek 15-20 dk mesafe, uça uça gittim. 

küvez gibi bi' şeyin içindeydi, ben çıkınca çıkarıp sedye gibi şeyin üstüne koydular. sakindi epey. kucağıma almama izin verdiler. 

sonra taşıma çantasını getirdiler paketleyip götüreyim diye ama gideceğimizi  anlamadı tabii saftirik. kucağımdan inmek istemedi hiç. epey duygulandım öyle yapınca. 

onu sokaktan yine öyle kucaklayıp getirmiştim eve. bilmiyorum belki de hatırlıyor. kafasında öyle bir anı var. "bu kız beni kucaklayınca eve götürüyor."  :)

içimde bir şeyler "pırpır benden ayrılmak istemiyor! pırpır benden ayrılmak istemiyor!"  melodisiyle dans etti.  

bu arada tahlillerde demiri düşük çıkmış. annem ve ben bize çektiğine kanaat getirdik. bir de güzel bir mama buldum ona bundan sonra kullansın diye. her gün 4 kaşık mama ve 1 fıs demir desteği. umarım çok uzun ve sağlıklı bir hayatın olur deli pırpır.

deli pırpır çünkü gerçekten deli. ruh hastası gibi youtube'da ne kadar "erkek kedi kısırlaştırma, kısırlaştırma sonrası tedavi" falan yazan video varsa izlemiştim 1 aydır. genel tablo şunu diyordu: kediniz eve döndüğü ilk gün halsiz ve bitkin olacak, hala sersem olabilir, yemek yemeyi reddedebilir, mamasını suyunu yanına koyun, koltuğa tek başına tırmanıp inmekte güçlük çekeceği için yardımcı olun hatta tuvalet kabına onu siz götürün..............

pırpır eve 7 buçukta geldi ve dur sakin ol falanlarımıza aldanmadan hoplayıp zıplamakla kalmadığı gibi "bu nasıl bir manyak" diye düşündüğümde saat henüz akşam dokuzdu ve pırpır favori pinpon topunun peşinde evde fırıldak gibi koşturuyordu. nasıl bi manyak? işte böyle bi manyak. onu anlatmaya çalıştığım cümle fırıl fırıl. 

neyse maşallah diyeyim. 

bu arada 3 günde bile ısırması epey azaldı. hala evin küçük eniştesi, sinirlenince tutamıyoruz ama günde 30'dan 10'a düşen atakları epey umut verici. aferin çocuum. 

başka pek bir şey olmadı zaten bunlardan başka. pazar günü anneler gününü kutladık. yakındaki bir avm'ye gidip anneme robot süpürge aldık. hediyemiz onu epey mutlu edince koskoca teknoloji marketin içinde turlayıp o da bize hediyeler seçmeye çalıştı. annemin böyle bir ana olması çok içlendiriyor beni. çocuklarının üstüne yatmaya çalışmayan bir anne oldu hep. ne maddi ne de manevi anlamda kafası "çocuklarım bana baksın" diye çalışmaz. aksine daha ne fazla ne verebilirim, hayatlarını nasıl kolaylaştırabilirim diye düşünür ve bunun için çabalar. 

annemi bir ihtiyacımız olduğuna zar zor ikna edip çıktık oradan. bu kez de size tatlı ısmarlicam diye tutturdu. ben de "mado'ya giremeyiz! orası hala boykot listemizde!" diye tutturdum. annem beni "1 kere delelim boykotu bir şey olmaz" diye ikna etmeye çalışırken yandaki kara fırın'ı gördük. tam oraya girecekken abim "buranın sahibi kim? ya onu da boykot ediyorsak?" diye kafamızı karıştırdı ama vitrindeki vegan tatlıları görünce o da her şeyi unuttu ve kendimizi sipariş verirken bulduk. 

tatlıları beklerken içeri dilenci iki çocuk girdi. garsonun koşup onları kovalamasını izlerkenki sessizliğimizi annemin şu cümlesi bozdu: 

"bak ben sizi hiç dilendirmedim."

ay anneciğim, canım anneciğim, komik anneciğim. çıtamız bu mu gerçekten?

bu hikayeyi buraya yazdım çünkü o an, o masada hayatta en sevdiğim bu iki insanla nasıl kahkahalarla güldüğümüzü unutmak istemiyorum asla. 

anlatacak başka pek bir şeyim yok. evde eğitim gören öğrencim ortaokuldan mezun oluyor, ikizine okuldan yıllık vereceklermiş, benim kelebeğin boynu bükük kalmasın diye annesiyle gaza geldik. ona şahane bir yıllık hazırlıyoruz. pırpır'a kedi yatağı yaptım ve bir sipariş üzerine birine şarkı sözü yazdım bir de. sonra onu yazarken aklıma başka bir melodi geldi. bu bitince onu şarkı haline getireceğiz. sonra da erovizyona falan giderim bence çünkü neden olmasın. ayrıca yanımda pırpır'ı da götürebilirim çünkü artık döşeği bile var. :) fotoğrafını çekip koyarım sonra buraya.  yani şimdilik bu kadar. 

öptüm. 

9 Haziran 2021

arkadaş mimi 6: tatil için bir arkadaş

tatil için gözüme kestirdiğim arkadaş, bu hayattaki en yeni ve en genç arkadaşım. ismi mutlu. 

mutlu ile bundan dört yıl kadar önce çalıştığımız okulda tanıştık. henüz üç ay önce mezun olmuştu. ilk öğretmenlik deneyiminin getirdiği o ürkek haline rağmen gözünden ateş çıkan hem hevesli hem de akıllı bir çocuktu. çocuktu diyorum çünkü onun da hikayesi var.

özel okul öğretmenleri yıllık mesaiye en geç ağustosta başlar. biz de o sene tüm kadrosu yenilenen okulun yeni öğretmenleri olarak koca bir ağustosun ardından seminer dönemini devirmiş, epey de kaynaşmıştık. mutlu eylül ortası gibi geldi. ondan önce işe alınan bilişim öğretmeni basiretsiz çıktığı için okul acilen mutlu'yu bulmuş, anlaşmışlar falan. 

işteki ilk gün zordur ama ilk defa yapacağın bir işteki ilk gün öfff.. insan bir an önce şu mesai bitsin diye dualar eder, hele ki herkes birbiriyle hahaha hohoho diye kaynaşmışken...


mutlu'nun branşı gereği ders saati azdı. okul idaresi buna hem çocukları daha erken tanıyabilmesi hem de sınıf yönetimi falan gibi konularda bir şeyler kapması için "soni'nin dersine gir" demiş. yeni bir bilişim öğretmeni alındığını biliyordum hatta müdür ona okulu gezdirirken karşılaşıp selamlaşmıştık ama o kadar. o gün tam derse başlayacakken mutlu "gelebilir miyim?" dedi. ben cücelere "aha yeni örtmeniniz" diye onu takdim ederken o da bi' kenara geçti oturdu. 

hangi dersti, ne anlattım hiç anımsamıyorum ama dersin sonunda yerinden kalkıp yanıma geldi. "benim de böyle bi' öğretmenim olsaydı keşke, ne güzel geçti, ne kadar eğlenceli ders anlatıyorsunuz hocam" gibi bir şeyler söyledi. övüldüğüm için elbette aşırı mutlu oldum ama okulda hiyerarşi, bu sizler-hocamlar falan beni çok bozuyor. "sigara kullanıyor musun? bi' kahve içelim mi şu yandaki parkta?" diye kaçırdım mutlu'yu. 

minik minik sohbet ederken önce siz ve hocam kelimelerini aramızdan kaldırmayı başardım. sonra baktım bu kız dünya tatlısı ve benim bunu iyice rahatlatmam lazım. hazır ikimizin de 1-2 saat daha dersi yokken muhabbeti koyulaştırabiliriz. 

bi' ara, kaç doğumlu olduğunu sordum. "95" dedi. bu kadar genç olmasını nedense hiç beklemiyordum. içimden "oha" dışımdan da -hayasız bir insan olduğum için-
"ooo valla mı ya, sen doğduğunda ben oğlanlarla öpüşüyodum" dedim. 

zavallım, sigarasının dumanını püskürttü gülerken. ben deliydim ama belli ki o da az değildi. ve akıllıydı da. onu rahatlatmak için yaptığım şakaları ve o "hocam+siz"lerin en azından benimle ilişkisinde yeri olmadığını hemen anladı. bank tepesinde geçen tanışma faslımızı çabucak geride bıraktık. iki yabancı olarak girdiğimiz parktan birbirine ısınmış iki tip olarak çıktık. 

sonrasında mutlu zaten okula ve çocuklara çok çabuk adapte oldu. ben de onu sadece arkadaş olarak değil, meslektaş olarak da aşırı sevdim. ama neden?

ha şimdi burada biraz dedikodu yapacağım. 

ya allah kahretsin ki bu öğretmenler yığını içinde bu devirde hâlâ çok denyo tipler de var arkadaşlar. 

okuduğu kitapları dikine üst üste koysan boyunu geçmeyecek öğretmenler, okul kapısından çıkar çıkmaz kontağı kapatmış gibi işiyle ilgili bir sayfa olsun bir şey araştırmayan öğretmenler, telefonu elinden düşürmezken word'de alt satıra geçmeyi bilmeyen öğretmenler, böyle kendi gibi boş beleş tipleri bulunca hemen çocuklar için çalışıp didinen meslektaşını çekiştiren, birisi iyi bir şey yaptı mı asla çekemeyen, onu duvardan duvara vuran öğretmenler... ve dolular. ve her yerdeler. ailelerin devasa paralar döktüğü o özel okullarda da varlar, kürsüye yapışmış gibi takıldıkları devlet okullarında da. 

mutlu ilk gününden itibaren bunlar gibi olmamayı seçti. çocuklara en iyi şekilde ulaşabilmek için hep türlü türlü yollar aradı, ilgi alanları için oyunlar düşündü, kendi dersinde benim cücelerden birini keyifsiz gördüyse çocuğun derdine derman olmak için okulda peşime düştü. tabii tüm bunlar olurken allahın cezası okul idaresinin önüne çıkardığı engellerle ve word açmayı bilmeyen öğretmenlerle falan uğraştı.

ben de boş durmadım. özellikle ilk yılında, ona bildiğim ne varsa öğrettim ya da üstüne yığdıkları işlerde destek olup yükünü hafifletmeye çalıştım. deneyimli öğretmen vasfında olduğum ve bilgisayar işlerinde fena olmadığım için bir miktar da olsa işe yaradım sanıyorum ama bence en büyük desteğim kızı delirttiklerinde ve arkasına bakmadan kaçmak istediğinde yanında olmamdı. 

ben de öğretmenliğin ilk yılında çok benzer şeyler yaşadım çünkü. o aniden gelen "şimdi şu kapıdan çıkıp gideyim! başlarım öğretmenliğine de çocuğuna da velisine de!" hissini çok iyi biliyorum. çok şanslıydım ki ilk yılımda yanımda yaşım kadar meslek hayatını geride bırakmış, altın kalpli iki sınıf öğretmeni vardı. kod adları çido ve azize olan bu iki kadın beni yeri geldi ana gibi sardı, yeri geldi biri kahvemi yaptı diğeri sigaramı yaktı falan apar topar okulun zula yerlerine kaçırıp sakinleştirdi,  yeri geldi lanet okul idaresine ve daha pek çok şeye karşı kalkanım oldular. ve gerçekten bildikleri her şeyi o ilk yılımda bana da öğrettiler.


azize, ben ve çido. / kıbrıs'taki son gecem.
çok kalabalık bir grupla ve benim gidiyor oluşum sebebiyle bir aradayız.
birisi bu ânı yakalamış. çok seviyorum bu fotoğrafı 

kısacası o yıl ben de mutlu'nun azize ve çido'su olmaya çalıştım elimden geldiğinde. 

ama hakkını yemeyeyim o da fena değildi. 

okulda başlayan arkadaşlığımız mesai bitince de devam ediyordu. zaten sadece ikimiz değildik. bu mimim başka bir sorusunun cevabı bııııse ve iki tane daha deliyle birlikte oluşturduğumuz mini komünle okulda ve okulun dışında hep birlikteydik. 

mutlu bu mini komünün -kafasının çalışma şekli ve başka bir ton daha özelliğiyle- bana en çok benzeyeni olduğu için içinden çıkamadığım pek çok konuda danıştığım bir üyesi olarak hayatımdaki yerini sağlamlaştırdı. 

oldum olası yaş hiyerarşisi sevmem, o konuda da hiç sıkıntı çekmedik. zaten kafası epey çalışan bi' çocuk olduğundan bana defalarca akıl vermişliği ya da bulanık gördüğüm şeyleri netleştirmeme falan yardım etmişliği çoktur. 

şimdi gelelim tatil arkadaşlığı için neden onu seçtiğime. 


mutlu akıllıdır, temiz kalplidir ama saftirik değildir. ayrıca deliliğe delilikle iştirak etmek konusunda da ona çok güvenirim. gaza gelip çok saçma bir teklif de sunsam "hayır canım ne alaka şimdi" demez. ben bu saçma teklifi dile getirecek kadar gözü kararttıysam o da bunu nasıl hayata geçirebiliriz diye plan yapmaya başlar. 

ne bileyim, mesela tüm tatil için fethiye'de bir yer rezerve etmiş, parasını da önden ödemiş ve gittiğimizde başka bir yerlere kaçmayı isteyecek kadar sıkılmış olalım. yemin ediyorum tepemize şimşek de düşse, ne olursa olsun oradan kıpırdamayacak arkadaşlarım, "ya saçmalama parasını ödedik, hem bu kadar yol geldik, bu kez de böyle olsun" diyecek arkadaşlarım var. hah işte mutlu bunlardan biri değil. 

mutlu'nun kafası böyle anlarda tam benimki gibi çalışır. mutlu, "hımmm parayı şu şekil kurtarabilir miyiz? homm öyle olmaz! a buldum "odada böcek çıktı" deriz, tamam o iş cepte. ben bunu hallederken sen de havluları kurut, bavulu topla. haaa bak şu tarafa geçelim oradan da şuraya geçeriz" gibi hızlı düşünüp harekete geçebilir.
ben bir tatil arkadaşından tam olarak bu tarz atılganlıklar bekliyorum. 

ertesi gün işimiz varsa, geceyi erken noktalamamız gerekiyorsa bile coşup yedinci biranın siparişini vermiş olabilirim ama mutlu oyunbozanlık yapmaz. "tamam lan ne olacaksa olsun" diye o da benimle birlikte o kuyuya atlar.

atlar ama hem kendisi hem de benim için kontrolü elden bırakmaz. belki de okuldan kalan bir alışkanlıkla, bir zamanlar ben onu nasıl kolladıysam onun da bir gözü hep bendedir. yani en azından son dört yılı tamamen bu şekilde geçirdik. 

mutlu bu satırları okuyacak o sebeple bundan sonrasını direkt ona yazacağım. 

sevgili arkadaşım mutlu, 
umarım hikayemizi güzel anlatabilmişimdir. akıllı bir şahsiyet olduğun için senin hakkında yazdığım hiçbir şeyin abartılı olmadığını biliyorsun. umarım kafan hep böyle iyi ve iyi niyetli çalışır. yani kuşkum da yok ama olsun yine de sen bu dediğimi unutma. zaten seni bu kadar boşuna övmedim.

aramızdaki koca yıllar şu an bize çok anlamlı gelmeyebilir ama görünen o ki beleş otobüs kartını ben senden önce edinecek, siyatiklerle falan uğraşmaya epey önce başlayacağım. tam o yıllarda kafam e-nabızdan doktor randevusu alamayacak kadar gitmiş olabilir. tüm bilişim yeteneklerinle yanımda olursan sevinirim. ayrıca e-devlet şifremi yirmi beşinci kez unuttuğumda da ilk seni arayacağım, o telefonu mutlaka aç. yoksa inat eder, beynimde kalan son bir iki hücreyle şuraya girer hakkında atıp tutarım. seni çok seviyorum. 

öptüm. 


26 Mayıs 2021

müzik diyorlar ben yine destan yazıyorum

zihnibeykomşum sağ olsun yeni çelınç atmış üstümüze, yeni diyorum ama bana gelişi yeni. 

kaç gündür takip ediyorum lakin iştirak etmeye anca muvaffak olabildim. neyse, kelimeler arasına "fevkalbeşer" falan sokuşturmadan başlayayım. 

komşularım üçerli beşerli yazdılar şarkılarını, kendime hiç güvenmiyorum, sanki çok önemli işlerim varmış gibi şuraya istikrarlı bir şekilde gelemem diye korktum. hedefim, tek seferde yazmak. saat gece 03.40, şimdi gidip ilk cevabımı düşünürken bir kahve yapacağım, sonrası allah kerim, kim bilir kaç saatte bitecek bu yazı? olsun, burada olmayı çok özledim, iyi ki çelınclar var. ay lav çelınç! 

# başlığında renk geçen sevdiğim bir şarkı:
nilüfer'in o kısacık melodinin ardından "aaaahkşam olduuu" diye aniden konuya girmesini ve kameraya sitemkar bakışlar atarken işvelenen yarı nevrotik halini izlemeyi çok seviyorum. 

# başlığında rakam bulunan şarkı:
burada bir yerlerde kesin daha önce söyledim bunu ama yine şaapayım. teoman bey bu şarkıyı çıkardığında 17 yaşındaydım ve tam da o günlerde ona hem fiziksel hem de az çok karakter olarak benzeyen (en azından bana öyle geliyordu yani) birine aşıktım. kafamı otobüsün camına yaslayıp, şarkıyı teoman beyciğim benim için yazıp söylemiş gibi dinliyordum ve daha on yedi, on yedi, on yedi, on yediiiydiiiiiiim... (melodili) 

#  bana yaz dönemini hatırlatan bir şarkı:
eskiden yazın geldiğini pride yürüyüşünden anlardım. her yerde rengarenk bayraklar, arkadaşlarım yanımda, ama asıl ben onların yanındayım. bin türlü duyguyu aynı anda yaşıyoruz, sevgi, dayanışma, deli deli sloganlar, birlikte  çok daha güçlü hissetmenin verdiği o sevinç. ama binlerce başka güzel şey gibi onu da aldılar elimizden. yiyip içtikleri haram zıkkım olsun da şu adamlar neşemizi bile çaldılar ya hiç soğumuyor içim. valla ne yaşıyoruz, nasıl hala delirmedik aklım almıyor. gökkuşağının altında toplanamayacaksak yaz neden gelir ki yani? oyy dağlar ooy! 

# gürültülü dinlenmesi gereken bir şarkı:
ama 9 haziran 2013'te yayınlanan bu versiyonuyla... 
sonra çok daha kötü şeyler oldu ama hiç unutmadım. unutmayacağım. 

# bende dans hissi uyandıran bir şarkı:
önceki sorunun cevabı beni aldı duvara vurdu. şimdi kendimi iyileştirmem için dans ettiğim bir an getirdim gözümün önüne.
belki onlarca başka şarkı sayabilirim ama şu an bana en iyi gelecek olan, son sınıfımla iki yıl boyunca bıkıp usanmadan deliler gibi tepindiğimiz cheap trills! :) 
i got u beeeeyyyyyybi! 

# yolda giderken dinlenesi bir şarkı:
bunu yaklaşık bir ay kadar önce bursa'ya gittiğimizde fark ettim. istanbul'dan çıkana kadar (sanırım trafikte hızlı gidememekten) sakin, türkçe şeyler dinlemeyi seviyorum ama ne zaman ki otoyola çıkıyoruz ve cool kocam altındaki otomobilin tombul bir kibrit kutusu olduğunu unutup adeta bir maserati direksiyonundaymış gibi coşuyor heh işte öyle anlarda ben de gaza geliyorum. o zaman ikimizi de memnun edecek lakin onu highway to hell falan gibi tam da delirtmeyecek şiddette şeyler çalsın istiyorum. yani mesela şunun gibi. 

ya da bunun gibi : 

# dinlemekten usanmadığım bir şarkı:
şu ana dek en düşündüren soru bu oldu. yarım aklım nerelere gitti geldi ama cevabım şu:
mazhar'a eşlik eden de bizzat benim. yıllar önce cool kocamın beni "şu şarkıyı bi' söylesene sen" deyip evin bir odasına kurduğu karanlık stüdyosuna itekleyerek söylettiği haliyle. 23 yaşındaki küçük S. ve onun tedirgin sesini hatırlamayı ve bir gece yapacak hiçbir şey bulamamışken dandik bilgisayarımda yaptığım bu klibi çok seviyorum. 

# yetmişlerden bir şarkı: 
biri, bunca şarkıda ilk hangisini dinleyeyim diye sorsa hiç düşünmeden bu derim. 
bence ajda çok ilginç bir şarkıcılık performansı göstermiş burada. yani şarkıda o an  ne anlatıyorsa her bir sözcüğün duygusunu vurgularıyla, sözcükleri kısaltıp uzatmasıyla falan öyle aktarmış ki aklım almıyor. mesela "kimselere soramadım" derkenki çaresizlikte sesi titriyor. "onu bulup kaçmak ister canım" derken öyle bir "kaçmak" diyor ki sesinde bir hınzırlık. bitti mi, bitmedi! "düştüm ağına" diyor mesela yine titreyen bir sesle ama sonra "taştan mı sandın beni" derkenki o taş vurgusu falan, taşın taş olduğu türkçe bilmeyen hollandalıya bile geçer. onun da ardından gelen "yalancı ama tadı da başka" daki "tadı da başka" cilveli nağmelerle söylenmiş falan böyle ay aklımı kaçırıcam çok acayip. 
kadın resmen şarkıyı yaşamış, ama yani arabesk bir şekilde söylemiyorum bunu. sahne varmış gibi, tiyatro oyunu gibi şarkı. her tonlama gözümün önüne bambaşka bir ruh halini şaapıyor. şimdi o kadar iddialı cümleler kurup konuyu şaapıyor gibi basiretsiz bir şekilde bitirmem çok hoş olmadı ama daha fazla uzatmamak için böyle bağlayayım dedim. yoksa duramicaaam. 

# düğünümde çalınmasını istediğim bir şarkı:
düğünümde çok güzel şarkılar çaldı. düğün giriş şarkımız memlekette neredeyse hiç bilinmeyen fransızca bir şarkıydı. böyle de kalsın diye, hiçbir yerlerde duymayayım ki bana sadece cool kocamı ve o şarkıyı seçme sebebimizi hatırlatsın diye onu kendime saklıyorum hep. 

ama geçkin sosyetikler gibi nikah tazelesek ne çalarız diye düşündüm, aklıma ilk gelen bu oldu. mazimizde yeri büyük, kıymeti tarifsiz. 



# yeniden yorumlanan bir şarkı:
bu şarkıyı kargo'dan ilk dinlediğimde istiklal'de yaga isimli bir bardaydım. kargoyu sevdiğimden değil bestfrendim kargo'nun tonmaisteri olduğu için oradaydım. 
şimdi kendisinden cool kocam diye bahsettiğim lee ile yaklaşık altı yıl süren sevgililiğimiz çok kötü ve canımı acıtan bir şekilde bitmişti. hayatımın en boşlukta hissettiğim zamanlarını yaşıyordum. çalıştığım yerden çıkıp best friendim bece'nin yanına kaçmış, çok yorgun bir halde gecenin bitmesini ve evimize gitmeyi bekliyordum. kim bilir kaç kadeh alkol tükettiğim o bar taburesinin üstündeyken ışıklar tamamen karardı ve bu şarkıyı söylemeye başladılar. 

o gün, orada, o şarkının başından sonuna dek ağladım. bece yanıma geldi, aslında gelmemesi gerekiyordu. o anda mikrofon mu patlıyor amfi mi çatlıyor böyle şeylerle ilgilenmesi gerekiyordu ama işi gücü bırakıp sadece sarıldı bana. o sarılınca daha da coştum. o gürültüde kimse duymazken bece'nin kolları arasında sessiz sessiz ama o günlerde hiç olmadığı kadar, içime attığım her bir şeyi boşaltırcasına şiddetle ağladım. bunları yazarken şarkıyı da açtım dinliyorum, yine ağladım. 

# en sevdiğim klasik müzik parçalarından bir tane: 
klasik müzik benim bildiğim bir şey değil pek ama ara sıra kocam piyanoda bunu çalıyor, onu dinlemek epey hoşuma gidiyor. 

# karaokede biriyle düet yapmaktan hoşlandığım bir şarkı:
dünya yansa karaoke şarkım değişmez. düet arkadaşı olarak da abimi seçiyorum. çünkü damarlarımda bir damla olsun madonnacılık varsa bu tamamen abimin eseridir. 

şimdi geçkin geçkin konuşacağım ama biz küçükken bir albüme para verdiysek o kaset sarıp parçalanana kadar çalardık biz onu. bugün şahsım olarak, seksenlerin ikinci yarısı boyunca evimizde aralıksız çalan true blue albümündeki her notayı vuruşuna dek biliyorsam işte bunlar hep seksenler çocuğu olmaktan. 

# beni hayat üstüne düşüncelere iten bir şarkı: 
ama düşünüyorsun da ne oluyor derseniz, iyi şeyler oluyor gibi olurken olmuyor. sanırım hiçbir zaman, kendime bile tam anlamıyla tarif edemeyeceğim. 

kalbimin orta yerinde odadaki fil misali duran ama uzun süre ısrarla görmezden geldiğim en sonunda onlarla yaşamaya alıştığım kırıklar falan var. hayat değil de hayatım üzerine aklıma bir şeyler getiriyor bu şarkı hep. 

#bugün hala bir arada olmasını arzu ettiğim gruptan bir şarkı:

bir arada olmalarını ister miydim emin değilim ama kurt'ün yaşadığı o acıları yaşamamış olmasını dilerdim. nirvana'yı ilk dinlediğimde kurt öleli birkaç yıl olmuştu. aynı apartmanda yaşadığım ve tamamı ergenlerden oluşan arkadaş grubumla kurt'ün ölüm yıldönümünde onun için benim odamda bir tören yapmış, mumlar yakıp ruhu için güzel dileklerde bulunmuştuk. artık kendimizi o anın büyüsüne nasıl kaptırdıysak halıyı yakmışız tam ortasından. sorsan arabesk dinleyen yaşıtlarımızı aşağılayan tiplerdik bir de, onlardan çok da farkımız yokmuş şimdi bakınca. 

kurt'ün ölümüyle ilgili hala çok üzgünüm ama yıllar geçtikçe bambaşka bir yerden üzülüyorum. o zamanlar kurt cobain her birimiz için, ölümüyle bile şahane bir rakınrol ikonuydu. bugün baktığım yerden bambaşka bir şey görüyorum. sanki o hep yardım istemiş de ben işe güce dalıp onu unutmuşum, o da kimseye yük olmak istememiş, sırtına yeşil hırkasını geçirip evden çıkıp gitmiş gibi, bize anlatmaya çalışmış ama asla anlamamışız gibi. ben yaşlanırken ve o hep yirmi yedisinde kalmışken bu unplugged kayıtlarını her izlediğimde kederle karışık tuhaf hisler basıyor içimi. 

# aşık olma hissi uyandıran bir şarkı: 
bu klipteki ay yüzlü oğlan hayattaki ilk celebrity crush'larımdan biridir. gerçi yeterince celebrity olsa adını sanını da bilirdim ama olsun, ölürüm giderim yine aklımda suratı. çok yanıktım oğlana o yıllarda. çünkü ergenlik, çünkü hormonlar... 


# kalbimi kıran bir şarkı:
üzerime alınıyorum, durduk yere ağlayasım geliyor yemin ederim. 

# sesine hayran olduğum sanatçıdan bir şarkı: 
sesini çok sevdiğim iki şarkıcının düetiyle geldim. ama sadece seslerini değil, hem salif'i hem de cesaria'yı sanki önceki hayatımızda falan ahbaplarımmış gibi tuhaf bir tanıdıklık duygusuyla seviyorum. 

 # çocukluğumdan hatırladığım bir şarkı:
ben küçükken müzik bizim evde hiç susmayan bir şeydi. akşamları çok değil ama gündüz saatlerini hep fondaki şarkılarla hatırlıyorum. babamın devrimci şarkıları,  abimin pop saatleri, bazen de radyoda artık ne denk gelirse... şimdi anlatacağım şeyi bir çocuğun gözünden hatırladığımda çok büyülü bulduğum için özellikle burada olsun istedim. böyle epey güneşli bir gün hatırlıyorum hayal meyal, radyoda bir şarkı çaldı ve çok sevdim şarkıyı. ama öğrenemedim kim olduğunu, yine de uzun yıllar boyunca melodisi hep kulağımda kaldı. aradan yıllar geçti, ergenliğimin başlarında bir gün okuldan gelip yine radyoyu açtım. oha, yıllardır aklımda kalan o şarkı. ama başını kaçırdığım için yine öğrenemedim ne olduğunu. bu kez cesaretimi toplayıp aradım radyoyu, utana sıkıla az önce çalan şarkının ne olduğunu sordum, söylediler. tam olarak 'bana ait bir şey yıllarca benden alınmış da tam o an ona tekrar kavuşmuşum gibi' sevindim. 

eğer yazmaya bu kadar ara vermeseydim bence çok daha güzel anlatabilirdim hislerimi lakin aha bu da bana ders olsun. neyse. 

# beni hatırlatan bir şarkı: 
buna benzer bir soru önceki çelınçlarımızdan birinde daha vardı, o zaman âbime sormuştum, "incelikler yüzünden" demişti. yine destanlar yazdığım ve saat sabahın altısı olduğundan soracak kimsem de yok ama kapanışı kendime kendimi hatırlatan bir şarkının çok sevdiğim bir versiyonuyla yapayım. 

size daha önce linet'i, üşenmeyip konserine gidecek kadar çok sevdiğimi ve o konserde kah gözlerim dolarak kah hop hop hoplayarak kendimden geçtiğimi söylememiştim değil mi? onu da anlatayım bi' ara. 

yine gılgamış yazdım. artık gözlerim kapanıyor. umarım çok saçma imla hataları, anlatım bozuklukları falan yapmamışımdır, sonra dönüp fark edince çok üzülüyorum çünkü. 

öptüm. 


22 Nisan 2020

yeni mim, evin en güzel şeyi, gel hele gel...

demiştim en son yeni mim bulacağım diye, buldum da geldim. 
kafa dergi isimli blogun sahibi komşum yapmış. bir kerede cevaplayıp arkama yaslanacağım. 

sabah kalkar kalkmaz yaptığım şey?
kalkabilmek için önce  üstümden şu ayıyı depiklemem gerekiyor. 
hâlâ bilmeyenler varsa diye belirtiyorum. sinsice köpek taklidi yapan bu arkadaş en son 57 kiloydu. 57 kilo insanlar tanıyorum. 25 yaşıma kadar tartıda 57 kiloyu görmeden yaşadım. televizyonda falan insan kucağında taşınan ayı yavruları görüyorum, belli ki o yavrular da 57 kilo değil. 

ayıyı iteledikten sonra kalkmayı başardıysam önce gidip yüzümü yıkıyorum herkes gibi. sonra acilen bir bardak su içmem ve kahve yapmam lazım. kahve pişerken telefondaki bildirimlere, gelen mesajlara falan bakıyorum. ama hiçbirine cevap yazmıyorum. bu sıralamayı atladığım bir sabah, arkadaşıma göndereceğim gülen bok emojisini bir velime yollamışlığım var.  önce o kahveyi içmem lazım. 

kahvaltıda olmazsa olmazlarım?
ekmek. çünkü ekmek yoksa diğerlerinin ne anlamı var. hayattaki en güzel şey sıcak minik bir ekmek parçası değilse nedir?


evin en fazla vakit geçirdiğim bölümü?
L şeklindeki kanepemizin sol köşesi ve eğer salonda uyuduysam aynı kanepenin yine sol kenarı. bazı günler şu lokasyon dışında çok az yerde görülüyorum. evin işlerini falan yapıp hemen geri tünüyorum köşeme. son beş yıldır blog yazılarını hep bu köşeden yazdım, kitabımı bu köşeye gömülerek bitirdim. oturma ve yatma yeri tek kişilik yatak genişliğinde olduğundan bu devasa köşe artık bir mabet gibi oldu benim için.

çalışırken bana eşlik eden içecek?
çalışmaktan kasıt sınıfta yaptığım işse (son çalıştığım okulun cağnım aşçısı songül'ün deyimiyle) neskahvesi. ama soru sanırım evde yaptığımız işlerden bahsediyor. o zaman hep türk kahvesi ve su.

evde yapılacak en keyifli aktivite?
rahat bırakıldığım sürece evdeki birçok aktiviteyi seviyorum ben ve zaten öyle vizyon sahibi, enteresan şeyler de bilmiyorum. en sevmediklerimi yazacağım o yüzden: yemek yapmak, bulaşık makinesini boşaltmak ve çamaşır asmak. 

şu sıralar izlediğim dizi?
son bir aydır uyumadan önce gilmore girls'e başladım yeniden. çünkü bu günlerden uzaklaşmam gerekiyordu, buradan ve bu zamandan. 

kocamla battlestar galactica'ya başladık ama final bölümlerini izleyeceğimiz günün sabahında beni delirttiği için o sonunu izlerken kendisine katılmadım. o akşamı düzenli nefes alıp vererek kafamdaki "koca katili olmadan karantinadan nasıl çıkılır?" sorusuyla tamamladım. 

tam şu anda bunu önerebilirim. 

umarım ikinci sezonu gelir. 

başucu kitabım?
hiç olmadı sanırım böyle bir şey. yani dönüp dönüp  okuduğum bir kitap, hayatın anlamını içerdiğini düşündüğüm bir kitap ve hatta tür. ne bileyim, okuyoruz işte. beğendiğim  ya da sevdiğim kitapları evde tutuyorum o kadar. eskiden okuyup çok beğenmediklerimi biriktirir sonra sahaf arkadaşıma götürürdüm. o 7-8 kitabı alır onlara karşılık bana seveceğimi düşündüğü başka bir kitap verirdi. hep de iyi kitaplar verdi sağ olsun. artık işini mi iyi yapıyor yoksa 13 yaşımdan beri beni tanıdığı için ona göre tahminler mi bunlar bilmiyorum. adı ersoy, beyoğlu aslıhan pasajı'ndaki kağıt gemi'nin sahibi. sahaf kitabı lazımsa kendisini bulup selamımı söyleyebilirsiniz. ama selam söylemeseniz de  mutlaka "çay koydum, içer misin?" diyecek ve bu konuda ısrar edecektir. 

yıllardır ersoy'a kitap götürmüyorum. artık çok etkilenmediğim kitapları birilerine hediye ediyorum. ay aklıma gelmişken yepyeni bir taktik öğrendim onu anlatacağım. 

instagram'da falan takip ettiğim minimalizm hesaplarından biri paylaşmıştı. hani hepimizin evinde okunmamış ya da mutlaka tekrar okumak istediğimiz kitaplar vardır ya. onlar için kitaplıkta yeni bir raf açın ve kitaplığa dağılmış bu arkadaşları önce bir araya getirin diyor. kitapçı rafı gibi düşünün bu rafı. yeni bir kitap almaktansa önce bu rafın önüne gidin ve o kitaplar bitene kadar okuyun. eğer bazı kitaplara halen eliniz gitmiyorsa onları elden çıkarın. bence bu epey işe yarayacak bir yöntem. 

gece uyumadan mutlaka?
küllüğü mutfağa götürürüm, sabah düzgün bir eve uyanayım diye etrafa çeki düzen veririm. ayıyı öperim. izlenecek bir dizi açar ya da kitap okur öyle uykuya dalarım. haydi iyi geceler diyerek yatağa girip uyuyabilen biri değilim. gözlerimi kapatınca uykum gelmiyor, kafama düşünceler üşüşüyor, o düşünceler beni uyutmuyor. bu çocukken bile böyleydi. okumayı öğrenmek hayatımın en büyük mucizesi olmuştu. 

karantina tedbiri kalktığında gitmek istediğim ilk yer? 
gidip anneme sarılmak. annemi öperken burnuma gelen bir koku var, dünyanın en güzel kokusu. ilk yapacağım şey gidip annemi öpmek olacak. 

sonrası biraz tehlikeli. dün bir watzap grubunda şöyle bir konuşma geçti mesela. 


yapmayı en çok özlediğim şey?
sokağa çıkmak, korkmadan gezinmek, arkadaşlarımı görmek. ama en çok annemi öpmek. 

koronavirüs salgını bana en çok şunu öğretti?
gerçekten her an, her şey olabilir ve  maddi-manevi anlamda güvende değiliz bu hayatta. her an beş parasız, evsiz kalabilir, sevdiklerimizle ayrı düşebilir hatta onları kaybedebiliriz. bir virüs, bir deprem, herhangi başka bir şey yeter. herhangi başka bir şey bir uzaylı istilası da olabilir çünkü neden olmasın? onu da şu şekil karşılarım artık. 


"gel hele gel gel!"

mim bitti. 
bu da bugünün evdeki güzel şeyi: 

şu üstttekinin bir kolaj değil telefondan alınmış bir screenshot olduğunu ve tüm hafızamın bu ayının böyle yüzlerce fotoğrafıyla dolu olduğunu da belirtmek isterim. 

öptüm. 


11 Nisan 2020

hobbit evim, film müzikleri, aklıma gelenler, içlendirenler...

her gün evdeki sevdiğim bir şeyin fotoğrafını çekip koyayım diye kendi kendime çelınc eyleyeyim demiştim en son. öğlen temizlik yaparken bu şahane fikrimi hatırladım, gözüme kestirdiğim ilk şeyi kaptım hemen. 

bir öğrencimin kendi elleriyle şekil verdiği, sırlayıp fırınladığı bu seramik ev kitaplıkta duruyor. ne zaman göz göze gelsek n. kuşumun hünerli minicik elleriyle uzatırken kurduğu o sihirli cümleyi hatırlıyorum. "senin de böyle evin olsun!"


müzikli mimde sıradaki soru bir soundtrack şarkısı soruyor. bu soruyla iş bu mimi artık kendime göre yapmaya karar verdim çünkü anladım ki bazen tek bir cevap veremiyorum sorulara. bir sürü sevdiğim soundtrack var, aklıma ne geldiyse  sıralayacağım.




ilk ikisi sanırım bunlar: 


 
dead man walking'i izlediğimde çok etkilenmiştim. eddie wedder da bu soundtrackle çok başka bir yere aktı gönlümde. müzik ne acayip şey. adını bilmesem de uzun bir yolda olmanın hissini verirdi bu şarkı bana. bir araya gelmiş olmaları ne güzel. birbirinden alakasız iki kültürün insanı enstrumanlarını çalmaya başlayınca yeni bir yol bulmuşlar gibi. birbirlerine yoldaş olmakla kalmamış ölüme yürüyen bir adamın hikayesine de ses vermişler. 

long road ne kadar depresif bir yolsa face of love o kadar umut dolu gibi. sözleri bambaşka bir hikaye anlatsa da melodinin bana hissettirdiği bir şeyler var. 
"biliyorum şu an acı çekiyorsun ama ama sabret sen bak geçecek hepsi" der gibi bir şeyler. 

bir diğer filmden iki şarkı üsttekiler gibi duygularıma hitap ettiği için kalmadı aklımda. "ay çok iyi müzik bu" cümlesiyle kaldı. 

 

whiplash'i sinemada izlemiştim. film olarak bayılmadım ama o şahane çalınmış şarkıları sinema salonunda adeta bir konser gibi dinleyebiliyor oluşuma çok sevinmiştim. uzun süre cd'si çıksın diye bekledim ama sonra dayanamayıp youtube'dan mp3 olarak indirmiştim. o sene bol bol bu iki şarkıyı dinledik yollarda. 

aklıma gelen üçüncü filmin müzikleri durup dururken açıp dinlediğim şarkılar değil aslında. ama filme yakışmak açısından çok iyi seçimler gibi geliyor. açıp dinlemem dedim ama bu iki şarkı nerede karşıma çıksa sevinir, sonuna kadar da içlene içlene dinlerim. 
 

ağla sevdam, duvara karşı'da da kullanılmıştı ve ben ağlamıştım. aklıma  gelmişken hemen duvara karşı ikilemesi de yapayım. 


  

bu iki şarkı da filme özel yapılmış şarkılar değiller ama o sahnelerin hakkı başka şarkılarla vallahi de billahi de verilemezmiş. sanki o an için yazılmış gibiler. eğer bir noktada duvara karşı övmeye başlarsam bu yazı bitmeyeceği için bu konuyu kapatıyorum.

bir tane daha ekleyeyim o da son olsun. zaten bu gezegende sanırım alttakini bilmeyen yok. 
geçenlerde fermina'nın blogunda bir yorumda çocuklar kudurduğu zaman o kaostan çıkmak için bağırıp çağırmak yerine durağan bir şeyler açıp kendi kendilerine sakinleşmelerini beklediğimi yazmıştım. bu şarkı sadece onlara değil bana da iyi geldi hep. sadece durmak için, karmaşadan uzaklaşıp sessizce kendine kavuşmak için hafızanda böyle iyi bir şarkı varsa iki buçuk dakika yetebiliyor bazen. farklı sınıflarımda o kadar çok çaldı ki anısı içindeki nota vuruşundan çoktur. 

(üsttekiler yazıldıktan 2 saat sonra)

birkaç saat önce sokağa çıkma yasağı geldi. oysa ki bu gece kocamla sözleşmiştik, günler sonra gece yarısı arabayla çıkıp sokaklarda bir tur atacaktık, bu bizim karantina date'imiz olacaktı. gece çıkamayacağımızı öğrenince apar topar hazırlanıp attık kendimizi arabaya. lakin sokaklar hiç beklediğimiz gibi değildi. biz sessiz sokaklarda gecenin karanlığında iki nefes alalım diyorduk, sokaklar insan doluydu, insanlar ekmek ve tekel kuyruğundaydılar. caddeler araba doluydu, tatsız iki tur atıp geri döndük eve. 

dönüp ne yazdığıma baktım. sıradan zevklerimle dolu bir soundtrack yazısı olmuş. yeni şeyler dinlemeyi bıraktım sanırım artık ben iyice hatta film de izlemiyorum. kocamın bana özel övdüğü filmleri izliyorum sadece. onda da zavallım nasıl çabalıyor. "bak yemin ederim sen çok seveceksin bu filmi" falan demediyse kesinlikle burun büküyorum, sonra izleriz diye geçiştirmeye çalışıyorum. vallahi çok korkuyorum ot gelip saman gideceğim diye ama yaşlandım mı artık nedir kafam kaldırmıyor, içim almıyor. 

güzel bir şeyle bitireyim yazıyı. 
geçen gün bahsettiğim christa'nın bugün paylaştığı şu resme meftun oldum:
resmin adı "sailing off gloucester" 1880'de amerikalı ressam winslow homer tarafından yapılmış. 

aklıma şu şarkıyı getirdi. şimdi biraz onu dinleyip sevgili winslow'un diğer resimlerinin peşine düşeceğim. umarım yarın görüşürüz. 

öptüm. 


5 Mart 2020

bu yazıda 23 yıl var

bundan 11 yıl kadar önce bir kış akşamı başlayan blogculuk maceramın sebebi yalnızlıktı. kıbrıs'a yeni gitmiş, sabahtan akşama okulda, akşamdan geceye ise güzel öğrenci odamda hayatımın en yalnız dönemlerini yaşıyordum. arkadaşım ya da sevgilim, evimde de internetim yoktu. word dosyalarına günlerimin nasıl geçtiğini, havadisleri yazıyor okula gidince bilgi-işlemin internetinden bağlanıp maille tek tek istanbul'daki arkadaşlarıma yolluyordum. sonra blogları keşfettim. ay dedim tek tek yazacağıma buraya yazayım, beni merak eden de açıp oradan okusun. 

sonra yalnızlığım zamanla geçti. her gün gördüğüm, gurbet ellerde hastalandığımda adeta anammışçasına bana bakan, iyileştiğimde birlikte sabahlara kadar bar meyhane gezip sabahına birlikte derse girdiğimiz, uyuklayınca hoca anlamasın diye arka sıradan dürten şahane arkadaşlar edindim. ama bırakamadım yazmayı. kişisel tarihimin kayıtlı olduğu böyle bir yerin varlığı hep iyi geldi. bir gün yaşlandığımda, gençliğimin gündelik halinin nasıl geçtiğini hatırlatacak bir yer fikri... kimi dönem gelip iki satır yazmadığım o uzun aralara rağmen hepsi burada. iyi ki de öyle olmuş. 

şubat mimi sorularından biri aşk hayatını tarzınla anlat diyordu, elbette önce "yok canım ne alakası var" dedim. ama sonra düşündüm vay be dedim biz de boru değiliz, biz de bugünlere böyle "süt sağmaya gidiyorum kombiniyle" gelmedik. şu sıralar nükseden sims bağımlılığımın da etkisiyle dedim ben simste yapıp yazayım. buraları bilmezden önceki günlere dair de bir şeyler olsun hem cağnım blogumda. üşenmedim şaaptım. 

bu çocuğumuz henüz 15 yaşlarında minicik bir ergen. yalnız, kendisine ergen denilince bozuluyor. sabahları söylene söylene okula, öğleden sonra da istiklal caddesi'ne kendi gibi ergen denilince bozulan gerzolarla buluşmaya gidiyor. en sevdiği barın adı morg. içeride 18 yaşından büyük sadece birkaç kişi var. onlardan biri de barın diiceyi erdem. kızımız kendisine aşık. erdem'le hayâti ortak noktaları var, ikisi de en çok nirvana seviyor. fonda lithium, heart shapped box ve smells like teen spirit çalarken bazen erdem'le göz göze geliyorlar. küçük kızımız çok heyecanlanıyor ama flörtleri aylarca bundan öteye gitmiyor. flört ettiklerini de zaten ikisinden başka kimse bilmiyor. onların bilme sebebi ise herkesin herkesi tanıyıp arkadaş olması ama bu iki safoskinin asla arkadaş gibi iki lafı bir araya getirememeleri. konuştuklarında üçüncü bir cümleye geçemiyorlar. 
bu arada 90'lı yıllarda olduğumuz için morg'u sık sık polis basıyor ama neyse ki her seferinde baskının haberi kendisinden önce geliyor. bir bar dolusu salak ergen koşa koşa yolun karşısına geçip trt'nin avlusunda takılıyorlar. muzlu likörle sütü karıştırıp ikinci plastik bardak bittiğinde maymuna dönüyorlar. ergen denince kızıyor ancak kafaları iyi olunca trt'nin duvarında uzun eşek oynamaktan da geri kalmıyorlar. 

kızımızın tarzı tam olarak bu, hava biraz soğuksa kıçına bir de oduncu gömleği bağlıyor ve en sıcak havada bile o lanet olasıca postallarından vazgeçmiyor çünkü grunge is not dead! 

artık 90'ların sonuna yaklaşırken bir hafta sonu kızımız atlas pasajında ispanyol paça bir pantolona aşık oluyor. pantolon 34 beden, biraz sıkıyor göbeği ama yine de alıyor onu o gün. bir tane daha yok çünkü alması lazım. cebindeki tüm parayı sayıp pantolona kavuştuktan sonra bütün gün sokak köpeği gibi aç geziyor ama olsun, mutlu oluyor. 


zaten tam da o aralar the doors dinlemeye başlıyor. nirvana ve pearl jam'den vazgeçmiyor ama yeni bir şeylere kayıyor gönlü. paçası bol ve çiçekli pantuluyla göbeğini bile açtığı yeni bir tarzı var artık. her akşam eve dönerken bir öğrenci bileti parası ve bir iki boncuk kolye alacak para bırakıyor. istiklal'den çıkarken mis sokak'taki takıcılara uğrayıp öyle gidiyor eve. bir gün "ayyhh boynumda baya bir ağırlık var, sayayım bakayım şunları" deyip neredeyse iki saatin sonunda boynundaki kolyeleri çözüp açmayı başarıyor. uç uca ekleyince 13 metre eden boncukları geri takıyor boynuna. yakışıyor çünkü. bu arada morg artık yok, en çok ipek sokak'taki çalıntıya gidiyor. yeni arkadaşları da var. 

bir akşam çalıntı'nın kapısında erdem'i ve ikisinin çok yakın arkadaşı olan kudret'i görüyor. bi' ara kudret bir yerlere kayboluyor, ilk kez erdem'le morg dışında bir yerde ve baş başalar. bir iki saat şu fotoğrafta tam su bidonunun durduğu merdivenlere çöküp kendilerince sohbet ediyorlar. kızımız son ayrıldığı sevgilisinden bahsediyor erdem'e. erdem ayrıldıklarını duyunca sevindiğini belli ediyor.
kudret elinde bir gitarla çıkıp geliyor. "hadi biraz sokakta çalalım da sonra bira içmeye gideriz" deyince kalkıyorlar. 

yapı kredi'nin önüne gidiyorlar. onlar çalarken yanlarına süleyman geliyor. süleyman yine sokaktan tanıdıkları bir çocuk, tinerci süleyman. tinerci süleyman'ın kafası yine bi' dünya elbette. "abla dansedelim mi?" diyor. bunu duyan piç kudret, elvis çalmaya başlıyor. kızımız "ayh saçmalamayın" eşliğinde kalkıyor. başka biri olsa "ya bi git" diyerek itekleyecek ama süleyman'ı reddederse çocuk içinden "tinerciyim diye öyle yaptı" der diye korkuyor. süleyman kırılmasın durduk yere. yapı kredi'nin önünde çiçekli pantolonu ve süleyman'dan gelen tiner-bali karışık kokular eşliğinde dans ediyorlar. fonda 'it's now or never' çalıyor. 

şarkı bitiyor, kendilerince bu romantizme ortak olan istiklal gezentilerinin attığı paralar birer biradan daha da fazlasını alacak miktara ulaşınca dünyanın en saçma isimli barı hangi'ye gidiyorlar. içeride üçünden başka kimse yok. erdem kızımızın elini tutuyor. fonda 'karma police' çalıyor. 

ve kış geliyor. kızımız artık on yedi yaşının ortalarında. 
artık çalıntı'ya gitmiyor çünkü orası artık "ay ne biçim tipler"le dolu. özellikle üniversite için istanbul'a sonradan gelen ve fazlasıyla kendinden emin, iki bira içip kalkan, oraya da zaten yan masadaki kızlar ve oğlanlarla flört etmeye gelmiş tipler. 

kızımızın favori mekanı artık maskeli. bu kez pantula değil başka bir çocuğa aşık oluyor. maskeli'deki çocuk barın aynı zamanda işletmecisi. ve aslında çocuk falan da değil. kızımız artık hayvan gibi içip hâlen ayık görünebiliyor ve bir gece kafası bi' milyorken 27 yaşındaki bu oğlana niyetini belli ediyor. reddedilmiyor lakin o gece kendisinden en az on kadeh falan dahasını yuvarlamış olan 27 diyor ki: ya ama sen niye on yedi yaşındasın ki ya!
şimdi buradan bakınca tamamen bu cümlenin üzerine kendine yeni bir tarz yarattığını apaçık gördüğümüz kızımız artık deri ceketler, minicik etekler ve götü donmasın diye kara kara külotlu çoraplar giyiyor. o zamanlar henüz çorap çizme diye bir şey olmadığı için dizüstü çorabını diz altı dar çizmesinin içine giyip kendine rakınrol bir tarz yapıyor. artık saçını başını nasıl yapacağını öğrenmiş, gözlerini de kara kara yapınca oldukça havalı olduğundan görenlerin dibi düşüyor, bi' tek 27 düşmüyor. 

fonda ne çalıyor hiç belli değil. çok içmiş hatırlamıyor. 

ne çaldığı, nasıl geçtiği belli olmayan birkaç senenin ardından bir akşam üstü çalıştığı barda soundcheck var. kızımız barın içinde, sahneye arkası  dönük. fonda çalan düzgün bir şey yok ama arada duyduğu "sssse aahhh sssse aaa" ve kablo cızırtıları, mikrofon ötmeleri eşliğinde birinin sesi dikkatini çekiyor. dönüp bakmıyor çünkü işi var o an, havuç doğruyor. sonra kulağıyla sadece o sesi takip ediyor. "abi basları aç, tizi kıs, tamam bırak" 

arkasını döndüğü an herkes enstrümanının başında, kimse konuşmuyor. kızımız davulcuyu beğendi, nasıl olduysa az önceki güzel sesin ona ait olduğuna da emin. bir şekilde konuşma trafiği yeniden başlayınca doğrulanıyor teorisi. içinden sevgili olacakları geçiyor. tanımadığı bu davulcu, götün teki mi, evli mi, kızımızı beğenir mi falan hiçbiri yok. çok emin, sevgili olacaklar. 

soundcheck bitince davulcu upuzun barın önündeki 18 sandalyeden tam kızımızın karşısındakine oturuyor. "bir şey ister misin?" sorusuna "fark etmez, alkolsüz ne verirsen içerim" diye cevap veriyor. 

'alkolsüz ne verirsen içerim'den iki hafta sonra bir akşam üstü yine deri ceketi, kısa eteği ve elinde iki ayçöreği ile davulcu'nun evinin önünde buluyor kendini. aslında başka bir yerde buluşacaklardı ama davulcu "hava soğuk, gel hem bir şeyler izleriz" diyerek evine davet edince çok da umurunda olmuyor. o kadar emin ki ikisinin arasında bir şey olacağından, bugün değilse yarın o eve gideceğinden. 

ay çöreklerini birer açık çay eşliğinde yedikleri akşamdan iki hafta sonra bir akşam ve yine o evde içinden diyor ki: bu benim hayatımın aşkı olacak. 

günler, aylar, yıllar geçiyor. hayatının aşkı hep yanında. artık eskisi kadar içmiyor, haftanın neredeyse her günü kendini sokaklarda bulmuyor. gündüz ve geceleri evde ve ortaköy'ün ya da istiklal'in ara sokaklarında yine davulcu'yla geçiyor. kara ceketler, minik eteklerden daha rahat ettiği kıyafetlere kayıyor tarzı. o da yaklaşık şöyle bir şey. 
hem rahat hem mutlu.  saçlarını da kesmeye karar vermiş o arada. uzun süre alışık olmadığı kadar kısa saçlarla geziyor.

bir akşam hayatının aşkı 'ben artık yokum" dediğinde de buna benzer bir şey var üstünde. 

bir türlü sevmediği ama nedense vazgeçmediği kısa saçlarıyla başka bir hayata başlamak üzere karanlık bir istiklal sokağına yürüyor. o karanlıktan çıkmak için şehri hatta ülkeyi terk etmesi gerektiğini hissediyor. 25 yaşında, hayatında ilk kez üniversite sınavına girmeye karar veriyor. bir yıl kadar süren geceleri barda kadeh tokuşturmalı, gündüzleri soru çözmeli bir dönem sonrasında bir ağustos günü gidiş biletini alıyor. gidiş bileti çok pahalı: bazen bar meyhaneden erken dönülüp çözülmüş soruların, her gün gidilen dersanenin sayesinde yapılmış netlerle dolu bir ösym belgesi. 

son 3 yıldır neredeyse kışın bile ayağından çıkarmadığı pörsümüş adidas samoa'ları ile hava alanında beklerken  hayatının aşkına, gittiğini  ve artık dönmeyeceğini hissettiren, sarkastik bir mesaj atıyor. mesaj "hoşça kal" şeklinde bitiyor. 

karşılık olarak uçağa tam binerken gülümseten "hoş çakal" cevabı geliyor. 

kısa saçları ve olabildiğince gündelik hâli ile ve otuz yaşına gelmişken bitiyor üniversite. daha mezun olmadan oradaki bir okulla anlaşıyor ve öğretmen oluyor kızımız. artık tarzı da böyle. 
okulun sıkı kıyafet yönetmeliğine uygun ama yine de olabildiğince rahat. çocuklar renkli giyinmesini istediği için onları kırmıyor ama gömlek giymediği belli olmasın diye sürekli şal takıyor. sınıfın kapısından içeri girince penye tişörtleri ile mutlu ama nöbete çıkarken o ceket giyiliyor yeniden. dövmeler saklanıyor, rengarenk şallarla penyeler gizleniyor. 

böyle böyle birkaç sene daha geçiyor. ama git gide mutsuz hissediyor kendini, "benim burada ne işim var?" diyor. "bu hayat benim mi, hep böyle mi geçecek?" diyor. bunu demeye başladığında tam olarak 2013 yazı. 2014 kışında ara tatilde istanbul'a geliyor, sanıyor ki istanbul'a gidince tatil iyi gelecek, on gün geçmeden "yok ya evimi özledim" diyerek geri dönmek isteyecek. tatilin son günü, içinde bir gram olsun dönme isteği olmadığını anlayınca annesinin evindeki odasında sabaha kadar sessiz sessiz ağlıyor. gelip bloguna şöyle şeyler yazıyor. 

ama yine de dönmek zorunda. artık tek kişilik, canı ne isterse yaptığı bir hayatı yok, hem çocuklar var orada bekleyen, zaten kapı gibi sözleşmeye de imza atmış. neyse bakalım bu da geçer diyerek geri dönüyor. 

şubattan mayısa kadar karanlık. barda meyhanede geçen bir karanlık değil. gündüzleri okulda, akşamları daha bir yıl önce hevesle alıp, dayayıp döşediği evinde geçen bir karanlık. nefes alamadığı, bir bahar günü okulda defne'ye sıkı sıkı sarılıp "defne bu anı sakın unutma" dediği günler. o defne'ye sarılsın, defne ona. sonra hiç sıkılmasın, canı da her şeyi yakıp yıkıp istanbul'a falan gitmek istemesin diye defne onu tutsun bırakmasın istiyor. fonda ağaçlar hışırdıyor.

lakin yapamıyor. 

mayıs sonlarında aaaaahhh yeter ne olacaksa olsun diyor artık içinden. haziranda çocuklara karnelerini veriyor. onlar bilmiyor ama sıkı sıkı sarılıyor hepsine. öyle bir belirsizlik ki "affedin çocuklar ben gidiyorum" diyemiyor. ertesi gün uçağı var, çocuklar eylül'de görüşeceklerini sanıyor ama kızımız dönmeyeceğini içten içe biliyor. 

bu kez uçağa binerken hoşçakal demiyor, "geri döner miyim bilmiyorum" diyor. karşıdan cevap falan da gelmiyor. artık canı sıkılan da zaten sadece o değil. 

istanbul'a adım attığının ertesi günü iki arkadaşı ve nasıl oluyorsa hayatının aşkı davulcu ile birlikte bir öğlen vakti peyote'de bir masada buluyor kendini. birer bira söylemişler. hava ne güzel, bira sevmezdi aslında ama bu ne güzel bira, bu ne güzel bir gün. sonra abisi ve onun arkadaşları ile buluşuyor. caddede pride yürüyüşü var o gün. ellerinde "but kavmi" yazan kocaman bir dövizle kalabalığa karışıyorlar. abisinin arkadaşı seyyar satıcının yanından geçerken birer  çiçekli taç alıp takıyor hepsinin kafasına. kafasındaki çiçekli taç ne güzel! hep birlikte "direne direne kazanacağız" diye bağırmak ne güzel. birileri deli deli kahkaha ve çığlıklar atarken diğer taraftan gelen gürül gürül slogan sesleri ne güzel. arkadaşlarla olmak ne güzel. fonda arkadaki deli gruptan gelen "faşizme karşı bacak omuza" sesleri duyuluyor.

kızımız bir daha geri dönmüyor. 

bu yazıya simsli, tarzlı, komikli bir şey yazayım diye başlamıştım nerelere geldi. bir saati geçmiş yazmaya başlayalı, yerimden hiç kalkmadım. nasıl oldu bilmiyorum. bir kahve yapıp bi' su alıp kendime geleyim. 

geldim, bitiriyorum artık. kaldığımız günden neredeyse altı yıl sonra işte tarzım da, yüzümdeki çizgiler ve dombik dombik yanaklarım da böyle: 


2014 yılındaki pride yürüyüşünün üzerine 17 kilo almış bulunmaktayım. bir zamanlar 'acaba bana olur mu' diye düşünmeyip vitrinde neyi beğense en küçük bedenini alıp çıkan, bisiklet yaka  tişörtler giyebilen, göbeğini hiç düşünmeden açıveren kız yemin ederim yaşlandı artık. yaşlanırken aldığı 10+17 kiloyla barışması da hiç kolay olmadı, kurtuluşu yamuk yamuk etekler ve siyahta buldu. dolabında yılda bir kez falan giydiği yegane kot dışında renkli bir şeyi neredeyse yok. evde bile siyah giyiyor. 

ve tam olarak aşağıdaki gibi yaşlanmak istiyor. 

biraz kilo versin, saçlarındaki griler öyle güzel çoğalsın ki boyamak zorunda kalmasın, bir düğüne davete giderken öyle gitsin ki hem yakışsın hem de üstündekiler "ben gençken alabildiğine cool ve rakınroll bi' kızdım" desin.

demiştim ne yazarsam yazayım havalı bir tarzım varmış gibi görünecek diye. yazıyı tam olarak yazdığım şekilde bitireyim. 
şu an tam olarak şöyle görünüyorum. biraz sonra kalkıp bulaşık makinesini boşaltacak, makinedeki nevresimleri asıp köpeğin evin dört bir yanına saçtığı tüyleri süpürecek bir hanım birey için bence ideal bir tarz. hikayeyi "işte benim stilim" ile açıp "doya doya moda" formunda sonlandırıyorum. ay vallahi de gocunmuyorum. göynümüz hoş olsun. 

davulcu en son "ben artık yokum" demişti. "ben artık yokum"dan dokuz yıl sonra yine bir akşam "benimle gelir misin?" dedi. gittim. iyi ki de öyle olmuş. hayatımın aşkına gurur yapmamak  en iyi kararlarından biriydi. o da boş durmamış, benim buralarda olmadığım yıllarda gitar çalmayı öğrenmiş. 

artık her günümün sonunda davulcu, fonda gitar çalıyor. 

öptüm.