istiklal caddesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istiklal caddesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2021

arkadaş mimi 3 : arkadaş grubu ile bir anı

bu soruyu çok düşündüm. aklıma daha önce anlatmadığım kayda değer bir anı gelmedi. ama kendi hazırladığım mimin sorusunu boş geçmeye de utandım. sonra dedim ki "mim benim değil mi ulan? istediğim gibi eğip bükebilirim yani ne olmuş?" (bu noktada bir miktar "şahsımın başkanlığında" tarzı bilinç kaybı yaşamış da olabilirim.) 

madem hafızamda şuraya yazabileceğim üç satır yok bari özlemekten can vereceğim bir arkadaş grubumla yaşamayı arzuladığım hayalimi yazayım. e gerçekleşince de anı olacak zaten, neden olmasın? evet başlıyorum. 

2021 yazının en güzel günlerinde corona illeti bir anda dünyadan yok olmuş. kimse bu duruma anlam verememiş elbette ama altı milyar insan o kadar uzun süredir bunun hayalini kuruyormuşuz ki çok da kurcalamamışız. koca bir ohh çekip sıradan hayatımıza dönmüşüz. 

hikayemiz mina'nın ankara'dan istanbul'a gelmesiyle başlıyor. nihayet. 

güneşli bir istanbul sabahı onu taksim meydanı'nda karşılamışım ve cadde boyunca güle oynaya yürüyüp büyük londra oteli'ne geçmişiz. geçebilmişiz çünkü durumumuz var, 
bu da hayale dahil. 

biz otele yerleşirken resepsiyondan arayıp "arkadaşınız geldi" demişler. koşa koşa aşağı inip birgül'ü almışız. onu da sağ salim odasına şaaptıktan sonra artık hazırız. 

önce biraz birbirimize doyalım, bol bol gıybet çevirelim diye kızları  limonlu bahçe'ye götürmüşüm. 


mekanın en güzel masasına kurulup serinletici drinklerimiz eşliğinde hasret gidermişiz. 

ona salla buna giydir derken epey geç olmuş, artık kılıcımızı kınından çıkarma vakti gelmiş de geçiyormuş. 

ha o arada coronanın bitişi kadar ani ve şaşırtıcı bir gelişme daha olmuş tabii. üç adım atmayı imkansız kılan turist yığınları ve istiklal caddesi'ni koca bir avm'den ibaret gören sıkıntılı tayfa buralardan elini ayağını çekmiş. cadde 90'ların ortasındaki o hareketli ama yaşanabilir haline geri dönmüş. bizse bunca zaman sonra kavuşmamızın acısını nerede çıkarabiliriz diye düşünürken geceyi karaokeyle tamamlamaya karar vermişiz. drinklerin de etkisiyle domuz yavruları gibi birbirimizin üstüne çıka çıka kat ettiğimiz mesafe sonrası şahane bir kulüpte bulmuşuz kendimizi. 

ooo artık gelsin mojitolar gitsin sex on the beachler derken bol miktar madonna şarkısı ve haykırmalı türkçe poplarla geceyi tamamlar gibi olmuşuz ama bitmiş mi, bitmemiş? 

içtiğim gecelerin sonunda pis bir şeyler tıkınmazsam ertesi gün nasıl da kendime gelemediğimi o sarhoş kafamla uzata uzata anlatıp kızları doğduklarına pişman ederken bir yandan da türlü manüpülasyon ve fiziksel çekiştirmelerle büyükparmakkapı'daki marmara büfe'ye götürmüşüm sistalarımı. çünkü yoksa susmayacağım. 

"en nezih başlayan günü bile kaldırım kenarında patso gömerken bitirmek rakınrolun ruhudur kardeşlerim" diye beyinlerini yerken benim de artık uykum gelmiş. 


yine geldiğimiz yoldan otelimize dönüp yataklarımıza devrilmişiz. ayılınca ohooo daha pera müzesi senin istanbul modern benim sanatsal olaylar, boğaza nazır içilen çaylar kahveler, teraslı bir meyhanede zeki müren çalarken yanımıza gelen udiyle birgül'ün şakıması, mina'nın "ulan o gün karaokeye gideceğimizi bilseydim kaplanlı deri ceketimi giyerdim" çıkışı sonrası bi' tur daha kapısından girilen karaoke barlar... o arada buraya yazamayacağım kadar karanlık şeyler de yaşanmış olabilir. zaten yaşansın çok rica ediyorum. 

sevgili evren, sevgili kozmoz. al bak dileğimi yazdım yolladım, artık iş sende. 
yüzümü kara çıkarma. 
amin.

22 Mart 2021

köpek döşeği, bazı anılar, dizi ve iki kitap

son bir haftadır epey erken uyanıyorum. bugün de 7 gibi uyandım, ikinci kahvemi içiyorum. henüz bu erken uyanmaların bir faydasını görmüş değilim. gündüzleri evde canım sıkılıyor. 

sanırım kasım ayının başıydı, bir gece yarısı aynada kendi kendime acıdım. dışarı çıkmam gerekiyordu ve daha giyinirken bile yorulmuştum. aynada da hiç iyi görünmüyordum zaten. sonra o günden bugüne yaklaşık 14 kilo verdim. sadece kiloyu değil ölçülerimi de sayıyorum, çok ilginç gelişmeler oldu tabii ama bence hâlâ şüşkoyum. zaten son haftalarda epey bir yerimde sayıyorum. sanırım vücudumun direnç noktasını buldum. bulmaz olaydım. spora ara vermiştim ne zamandır, diyete de çok uydum diyemem. sanırım yine hop hop tombiş koş tombiş motivasyonunu kazanmam lazım, belli ki bundan sonrası sadece boğazımı tutarak ilerlemeyecek. meğer ne çok baklava börek sığdırmışım küçücük hayatıma.

evin salonuyla ilgili epey bir ilerleme kaydettim, hatta masa hariç her şey geldi, yerleşti. o da sanırım bu hafta sonuna kadar gelmiş olur. güzel fotoğraflar çekmeyi beceremiyorum ama şans eseri düzgün açılar, ışıklar falan bulursam kendi çapımda fotoğraflı salon turu şaapabilirim, belki de şaapamam ama olsun deneyeceğim. 

aklımda yazmam gerektiğine inandığım birkaç çocuk kitabı daha var. meğer ne vakitsizlikmiş derdim ne de yorgunluk. düpedüz tembelmişim ben. önümüzdeki 1-2 ay boyunca bu yarım kalmış kitapları tamamlamak istiyorum. amin. 

mesleki instagram sayfamı da epey bir boşladım. hesabın takipçi sayısı 30 bini geçti, attığım storyler falan binlerce insana ulaşıyor ama corona bende insanlara ulaşmama, aksine onlardan saklanma hastalığı yarattı sanırım. "en yakın arkadaşlarımı bile göremezken ne yapayım hiç tanımadığım binleri" mi diyor acaba bilincimin altı, ne diyor? ayhh vallahi boku yemişim ben. 

cumartesi günü cool kocamın teklifiyle istiklal'e çıktık. bir öğrencisine amfi lazımmış, tünel'den ona amfi bakacaklarmış ben de gelirsem belki bir yerde oturur hava alırmışız. tamam dedim çıkalım. 

evden tünel'e varana kadarki trafik, gözüme giren güneş, evinin duvarları siyahımsı gri olan bir insan olan şahsımın güneş altında  kendini vampir gibi hissetmesi, istiklal'in salı pazarı kıvamındaki kalabalıklığı falan mahvetti beni. sırasıyla trafikten, güneşten, insanlardan ve oturduğumuz süre boyunca soğuktan nefret ettim. 3-5 saat sonra eve döndüğümüzde bitap düşmüş halde battaniyeye kıvrılıp "iyi ki ivdiyim iilihim iv çk gizel"  diye şükrettim. 

sonra mutlu aradı, ona anlattım, "ben boku yemişim mutlu, korona bitince ben nasıl çıkacam evden?" dedim. "korkma, ben nâci gibi gelir her gün küçük küçük alıştırırım seni" dedi. salak. o an ve sonrasında epey güldüm bu şakasına. ama eğer siz gülmediyseniz sebebi masumlar apartmanı izlemiyor oluşunuzdur. 

köpeğin durumu da benden hallice, evde yalnız kalmamaya o kadar alıştı ki, bana zaten ölümüne bağımlı bir yavrucuk işe güce falan gitmek için evden saatlerce yok olduğumda nasıl içerleyecek kim bilir. o da benim bir nevi gülben'im oldu son bir yıldır. evet yine masumlar apartmanı şakası. 

bugün mahallede pazar var, evimin koca ayısı için yere nenem usulü döşek yaptım, köpek döşeği. gidip onu kaplamak için kumaş ve renkli pazar çorabı almak için çıkmak istiyorum. hava güneşli ama serin.

***

ertesi günden bildiriyorum. dün gerçekten şu üsttekileri yazıp aniden çıktım evden. kumaşçı bu hafta gelmemiş pazara, onun yerine çekyat örtüleri satan bir tezgah buldum. eve gelip biçip diktim vallahi kendi çapımda, fena da olmadı sanki. aha şöyle bir şey oldu: 

içine teptiğim kırlentler evde vardı, iki büyük, iki de normal boy kırlenti birbirine diktim önce, sonra işte yüz yaptım falan derken 80x100 ölçülerinde kendi gibi devasa bir yatağı oldu ayımın. piyasada XL diye satılan köpek yatakları bile dar geliyor buna. götünü başını sığdıramayacağı bir yatağa yüzlerce lira vermeden 40 liraya şu işi çözdüğüm için gururlandım bir miktar. pencere önüne yatıp dışarıya bakarak dalıyor bazen, onu öyle huzurla uyurken görünce  çok seviniyorum. 

***

yine üsttekini yarım bırakıp gitmişim ve bugün yine pazartesi. 

bütün haftayı regl sancıları eşliğinde dünyaya, evrene, evrime, bu ağrıları sebepsiz yere çekmeme sebep olan her şeye beddualar ederek geçirdim. tam da spor, yeniden diyet falan derken hepsi yalan oldu tabii. bir miktar bira içtiğim, 2 paket cips yediğim, ekmekten kaçmadığım aksine hamur işini sevgiyle kucakladığım bir hafta oldu. neyse ki yeniden kendime geldim. kaldığım yerden bir şey olmamış gibi devam ediyorum, zaten etmek zorundayım. hâlen şüşkoyum, bu bir gerçek. 

geçen hafta iki tane kitap aldım. ikisi de çok genç olduğum zamanların kitapları. ikisi de artık o her kimse birinin alıp geri getirmediği ve artık baskısı olmayan kitaplardı. kitaplığımda yokluğunu hissettiğim ama rabbim insanı nadirkitap sahaflarına muhtaç etmesin dedirten kitaplar. ama bunca yıl sonra nereden aklıma geldiler önce onu anlatacağım. 

hepimiz gibi netflix'i tükettiğim için biraz da şu blutv neymiş deyip bir aylık abone oldum. içerik epey dandikti, ben de çok karıştırmadım ama sonra şu çıktı karşıma: 

kitabını lisede, filmini ise anca üç-beş yıl önce izleyebildiğim christian f'nin korkunç eroin anılarını bir de dizi yapmışlar. bunu izlememe şansım yoktu zaten de ben gerçekten bu kadar iyi bir iş beklemiyordum. 

öykü bildiğimiz öykü, tanıdığımız karakterler ama son yıllarda en beğendiğim sanat yönetmenliği işini buldum. kıyafetler, mekanlar, kullanılan her bir parça, o halüsinatif anlar falan... müzikleri ayrı güzeldi zaten. hiç bitmesin istedim. 

sonra işte oradan aklıma geldi, o kadar etkilenerek okuduğum kitap neden bende yok? oradan da aklıma kanat'ın kitabı geldi. nadirkitap'ta pejmürde kondisyondaki kitaplara istedikleri milyorlardan sonra bir zeka pırıltısı olarak aklıma dolap denilen ve son bir ayda derinliklerinde aşırı güzel şeyler bulmamı sağlayan uygulamaya bakayım dedim. allah sizi inandırsın komşular, birini 7, diğerini 12 liraya bulup aldım hemen. aha bu da kompozisyonu: 


kanat'la ilgili bir şey anlatıp gideceğim şimdi. 

kanat benim aynı zamanlarda, aynı yerlerde gezdiğim biriydi. bir arkadaşlığımız hatta bir gün olsun takılmışlığımız yoktu ama görürdüm onu hep. 
hayatımda önemi olan bir gün var, o gün yanımda erdem ve kudret vardı. istiklal'de turluyorduk, hepimiz birer çocuktuk ve çok sarhoştuk. bir sürü yere girip çıktık o gün. ben hiçbir şey hissetmediğim ama belli ki kararıma epey bozulan bir sevgiliden  ayrılmış ve ergenliğin verdiği bu vicdan azabını erdem ve kudret'le gezerek üstümden atıyordum. çok eğleniyorduk. akşamüstü saatlerinde metropol pasajı'nın önünde kanat'la karşılaştık. oğlanlar ayak üstü konuştular falan ayrıldık sonra yolumuza gittik. 

birkaç saat sonra başka bir barda bir an var hatırladığım. daha da sarhoşuz, üç ergen sarhoş kafa kafaya vermiş son ses çalan karma police'in içinde kaybolmuşuz kendimizce. masaya biri geliyor, canı sıkkın. "kanat ölmüş" diyor ama bizimkiler "yok yahu ne ölmesi pasajın önünde gördük daha demin" diyorlar. tam da orada ölmüş. sinemanın tuvaletine girmiş, sonrası yok. 

neden bilmiyorum kalkıp pasaja gittik, tuvaletin olduğu kata indik. hiçbir şey yoktu. olayı görenlere sorduk, doğru deyip cesedini hangi kabinde bulduklarını gösterdiler. tam olarak neyden korktuğumuzu bilmeden korkup kaçtık. kendimizi yine caddeye attık. 

o gün kanat'tan ve hikayesinden bağımsız öyle şeyler oldu ki belki de hayatımın gidişatı değişti. ve ben o günü zaten hiç unutmazdım da keşke ölümü de hatırladıklarım arasında olmasaydı. 

ölümünden çok kısa süre sonra okumuştum onun kitabını da. yazdıklarını okurken bile kafam karışmış, kalbim kırılmıştı. kim bilir onun için yaşaması ne kadar zordu tüm bunları. 

kanat'ın kitabına tekrar kavuşmak bana iyi geldi. kanat da bence kitabının, onu satmak yerine hep saklayacak birinde olmasını isterdi gibi geldi. benim hissettiğimse anlatamadığım tuhaf bir huzur diyeyim. 

işte böyle sevgili komşularım. 

ee sizde ne var ne yok?

5 Mart 2020

bu yazıda 23 yıl var

bundan 11 yıl kadar önce bir kış akşamı başlayan blogculuk maceramın sebebi yalnızlıktı. kıbrıs'a yeni gitmiş, sabahtan akşama okulda, akşamdan geceye ise güzel öğrenci odamda hayatımın en yalnız dönemlerini yaşıyordum. arkadaşım ya da sevgilim, evimde de internetim yoktu. word dosyalarına günlerimin nasıl geçtiğini, havadisleri yazıyor okula gidince bilgi-işlemin internetinden bağlanıp maille tek tek istanbul'daki arkadaşlarıma yolluyordum. sonra blogları keşfettim. ay dedim tek tek yazacağıma buraya yazayım, beni merak eden de açıp oradan okusun. 

sonra yalnızlığım zamanla geçti. her gün gördüğüm, gurbet ellerde hastalandığımda adeta anammışçasına bana bakan, iyileştiğimde birlikte sabahlara kadar bar meyhane gezip sabahına birlikte derse girdiğimiz, uyuklayınca hoca anlamasın diye arka sıradan dürten şahane arkadaşlar edindim. ama bırakamadım yazmayı. kişisel tarihimin kayıtlı olduğu böyle bir yerin varlığı hep iyi geldi. bir gün yaşlandığımda, gençliğimin gündelik halinin nasıl geçtiğini hatırlatacak bir yer fikri... kimi dönem gelip iki satır yazmadığım o uzun aralara rağmen hepsi burada. iyi ki de öyle olmuş. 

şubat mimi sorularından biri aşk hayatını tarzınla anlat diyordu, elbette önce "yok canım ne alakası var" dedim. ama sonra düşündüm vay be dedim biz de boru değiliz, biz de bugünlere böyle "süt sağmaya gidiyorum kombiniyle" gelmedik. şu sıralar nükseden sims bağımlılığımın da etkisiyle dedim ben simste yapıp yazayım. buraları bilmezden önceki günlere dair de bir şeyler olsun hem cağnım blogumda. üşenmedim şaaptım. 

bu çocuğumuz henüz 15 yaşlarında minicik bir ergen. yalnız, kendisine ergen denilince bozuluyor. sabahları söylene söylene okula, öğleden sonra da istiklal caddesi'ne kendi gibi ergen denilince bozulan gerzolarla buluşmaya gidiyor. en sevdiği barın adı morg. içeride 18 yaşından büyük sadece birkaç kişi var. onlardan biri de barın diiceyi erdem. kızımız kendisine aşık. erdem'le hayâti ortak noktaları var, ikisi de en çok nirvana seviyor. fonda lithium, heart shapped box ve smells like teen spirit çalarken bazen erdem'le göz göze geliyorlar. küçük kızımız çok heyecanlanıyor ama flörtleri aylarca bundan öteye gitmiyor. flört ettiklerini de zaten ikisinden başka kimse bilmiyor. onların bilme sebebi ise herkesin herkesi tanıyıp arkadaş olması ama bu iki safoskinin asla arkadaş gibi iki lafı bir araya getirememeleri. konuştuklarında üçüncü bir cümleye geçemiyorlar. 
bu arada 90'lı yıllarda olduğumuz için morg'u sık sık polis basıyor ama neyse ki her seferinde baskının haberi kendisinden önce geliyor. bir bar dolusu salak ergen koşa koşa yolun karşısına geçip trt'nin avlusunda takılıyorlar. muzlu likörle sütü karıştırıp ikinci plastik bardak bittiğinde maymuna dönüyorlar. ergen denince kızıyor ancak kafaları iyi olunca trt'nin duvarında uzun eşek oynamaktan da geri kalmıyorlar. 

kızımızın tarzı tam olarak bu, hava biraz soğuksa kıçına bir de oduncu gömleği bağlıyor ve en sıcak havada bile o lanet olasıca postallarından vazgeçmiyor çünkü grunge is not dead! 

artık 90'ların sonuna yaklaşırken bir hafta sonu kızımız atlas pasajında ispanyol paça bir pantolona aşık oluyor. pantolon 34 beden, biraz sıkıyor göbeği ama yine de alıyor onu o gün. bir tane daha yok çünkü alması lazım. cebindeki tüm parayı sayıp pantolona kavuştuktan sonra bütün gün sokak köpeği gibi aç geziyor ama olsun, mutlu oluyor. 


zaten tam da o aralar the doors dinlemeye başlıyor. nirvana ve pearl jam'den vazgeçmiyor ama yeni bir şeylere kayıyor gönlü. paçası bol ve çiçekli pantuluyla göbeğini bile açtığı yeni bir tarzı var artık. her akşam eve dönerken bir öğrenci bileti parası ve bir iki boncuk kolye alacak para bırakıyor. istiklal'den çıkarken mis sokak'taki takıcılara uğrayıp öyle gidiyor eve. bir gün "ayyhh boynumda baya bir ağırlık var, sayayım bakayım şunları" deyip neredeyse iki saatin sonunda boynundaki kolyeleri çözüp açmayı başarıyor. uç uca ekleyince 13 metre eden boncukları geri takıyor boynuna. yakışıyor çünkü. bu arada morg artık yok, en çok ipek sokak'taki çalıntıya gidiyor. yeni arkadaşları da var. 

bir akşam çalıntı'nın kapısında erdem'i ve ikisinin çok yakın arkadaşı olan kudret'i görüyor. bi' ara kudret bir yerlere kayboluyor, ilk kez erdem'le morg dışında bir yerde ve baş başalar. bir iki saat şu fotoğrafta tam su bidonunun durduğu merdivenlere çöküp kendilerince sohbet ediyorlar. kızımız son ayrıldığı sevgilisinden bahsediyor erdem'e. erdem ayrıldıklarını duyunca sevindiğini belli ediyor.
kudret elinde bir gitarla çıkıp geliyor. "hadi biraz sokakta çalalım da sonra bira içmeye gideriz" deyince kalkıyorlar. 

yapı kredi'nin önüne gidiyorlar. onlar çalarken yanlarına süleyman geliyor. süleyman yine sokaktan tanıdıkları bir çocuk, tinerci süleyman. tinerci süleyman'ın kafası yine bi' dünya elbette. "abla dansedelim mi?" diyor. bunu duyan piç kudret, elvis çalmaya başlıyor. kızımız "ayh saçmalamayın" eşliğinde kalkıyor. başka biri olsa "ya bi git" diyerek itekleyecek ama süleyman'ı reddederse çocuk içinden "tinerciyim diye öyle yaptı" der diye korkuyor. süleyman kırılmasın durduk yere. yapı kredi'nin önünde çiçekli pantolonu ve süleyman'dan gelen tiner-bali karışık kokular eşliğinde dans ediyorlar. fonda 'it's now or never' çalıyor. 

şarkı bitiyor, kendilerince bu romantizme ortak olan istiklal gezentilerinin attığı paralar birer biradan daha da fazlasını alacak miktara ulaşınca dünyanın en saçma isimli barı hangi'ye gidiyorlar. içeride üçünden başka kimse yok. erdem kızımızın elini tutuyor. fonda 'karma police' çalıyor. 

ve kış geliyor. kızımız artık on yedi yaşının ortalarında. 
artık çalıntı'ya gitmiyor çünkü orası artık "ay ne biçim tipler"le dolu. özellikle üniversite için istanbul'a sonradan gelen ve fazlasıyla kendinden emin, iki bira içip kalkan, oraya da zaten yan masadaki kızlar ve oğlanlarla flört etmeye gelmiş tipler. 

kızımızın favori mekanı artık maskeli. bu kez pantula değil başka bir çocuğa aşık oluyor. maskeli'deki çocuk barın aynı zamanda işletmecisi. ve aslında çocuk falan da değil. kızımız artık hayvan gibi içip hâlen ayık görünebiliyor ve bir gece kafası bi' milyorken 27 yaşındaki bu oğlana niyetini belli ediyor. reddedilmiyor lakin o gece kendisinden en az on kadeh falan dahasını yuvarlamış olan 27 diyor ki: ya ama sen niye on yedi yaşındasın ki ya!
şimdi buradan bakınca tamamen bu cümlenin üzerine kendine yeni bir tarz yarattığını apaçık gördüğümüz kızımız artık deri ceketler, minicik etekler ve götü donmasın diye kara kara külotlu çoraplar giyiyor. o zamanlar henüz çorap çizme diye bir şey olmadığı için dizüstü çorabını diz altı dar çizmesinin içine giyip kendine rakınrol bir tarz yapıyor. artık saçını başını nasıl yapacağını öğrenmiş, gözlerini de kara kara yapınca oldukça havalı olduğundan görenlerin dibi düşüyor, bi' tek 27 düşmüyor. 

fonda ne çalıyor hiç belli değil. çok içmiş hatırlamıyor. 

ne çaldığı, nasıl geçtiği belli olmayan birkaç senenin ardından bir akşam üstü çalıştığı barda soundcheck var. kızımız barın içinde, sahneye arkası  dönük. fonda çalan düzgün bir şey yok ama arada duyduğu "sssse aahhh sssse aaa" ve kablo cızırtıları, mikrofon ötmeleri eşliğinde birinin sesi dikkatini çekiyor. dönüp bakmıyor çünkü işi var o an, havuç doğruyor. sonra kulağıyla sadece o sesi takip ediyor. "abi basları aç, tizi kıs, tamam bırak" 

arkasını döndüğü an herkes enstrümanının başında, kimse konuşmuyor. kızımız davulcuyu beğendi, nasıl olduysa az önceki güzel sesin ona ait olduğuna da emin. bir şekilde konuşma trafiği yeniden başlayınca doğrulanıyor teorisi. içinden sevgili olacakları geçiyor. tanımadığı bu davulcu, götün teki mi, evli mi, kızımızı beğenir mi falan hiçbiri yok. çok emin, sevgili olacaklar. 

soundcheck bitince davulcu upuzun barın önündeki 18 sandalyeden tam kızımızın karşısındakine oturuyor. "bir şey ister misin?" sorusuna "fark etmez, alkolsüz ne verirsen içerim" diye cevap veriyor. 

'alkolsüz ne verirsen içerim'den iki hafta sonra bir akşam üstü yine deri ceketi, kısa eteği ve elinde iki ayçöreği ile davulcu'nun evinin önünde buluyor kendini. aslında başka bir yerde buluşacaklardı ama davulcu "hava soğuk, gel hem bir şeyler izleriz" diyerek evine davet edince çok da umurunda olmuyor. o kadar emin ki ikisinin arasında bir şey olacağından, bugün değilse yarın o eve gideceğinden. 

ay çöreklerini birer açık çay eşliğinde yedikleri akşamdan iki hafta sonra bir akşam ve yine o evde içinden diyor ki: bu benim hayatımın aşkı olacak. 

günler, aylar, yıllar geçiyor. hayatının aşkı hep yanında. artık eskisi kadar içmiyor, haftanın neredeyse her günü kendini sokaklarda bulmuyor. gündüz ve geceleri evde ve ortaköy'ün ya da istiklal'in ara sokaklarında yine davulcu'yla geçiyor. kara ceketler, minik eteklerden daha rahat ettiği kıyafetlere kayıyor tarzı. o da yaklaşık şöyle bir şey. 
hem rahat hem mutlu.  saçlarını da kesmeye karar vermiş o arada. uzun süre alışık olmadığı kadar kısa saçlarla geziyor.

bir akşam hayatının aşkı 'ben artık yokum" dediğinde de buna benzer bir şey var üstünde. 

bir türlü sevmediği ama nedense vazgeçmediği kısa saçlarıyla başka bir hayata başlamak üzere karanlık bir istiklal sokağına yürüyor. o karanlıktan çıkmak için şehri hatta ülkeyi terk etmesi gerektiğini hissediyor. 25 yaşında, hayatında ilk kez üniversite sınavına girmeye karar veriyor. bir yıl kadar süren geceleri barda kadeh tokuşturmalı, gündüzleri soru çözmeli bir dönem sonrasında bir ağustos günü gidiş biletini alıyor. gidiş bileti çok pahalı: bazen bar meyhaneden erken dönülüp çözülmüş soruların, her gün gidilen dersanenin sayesinde yapılmış netlerle dolu bir ösym belgesi. 

son 3 yıldır neredeyse kışın bile ayağından çıkarmadığı pörsümüş adidas samoa'ları ile hava alanında beklerken  hayatının aşkına, gittiğini  ve artık dönmeyeceğini hissettiren, sarkastik bir mesaj atıyor. mesaj "hoşça kal" şeklinde bitiyor. 

karşılık olarak uçağa tam binerken gülümseten "hoş çakal" cevabı geliyor. 

kısa saçları ve olabildiğince gündelik hâli ile ve otuz yaşına gelmişken bitiyor üniversite. daha mezun olmadan oradaki bir okulla anlaşıyor ve öğretmen oluyor kızımız. artık tarzı da böyle. 
okulun sıkı kıyafet yönetmeliğine uygun ama yine de olabildiğince rahat. çocuklar renkli giyinmesini istediği için onları kırmıyor ama gömlek giymediği belli olmasın diye sürekli şal takıyor. sınıfın kapısından içeri girince penye tişörtleri ile mutlu ama nöbete çıkarken o ceket giyiliyor yeniden. dövmeler saklanıyor, rengarenk şallarla penyeler gizleniyor. 

böyle böyle birkaç sene daha geçiyor. ama git gide mutsuz hissediyor kendini, "benim burada ne işim var?" diyor. "bu hayat benim mi, hep böyle mi geçecek?" diyor. bunu demeye başladığında tam olarak 2013 yazı. 2014 kışında ara tatilde istanbul'a geliyor, sanıyor ki istanbul'a gidince tatil iyi gelecek, on gün geçmeden "yok ya evimi özledim" diyerek geri dönmek isteyecek. tatilin son günü, içinde bir gram olsun dönme isteği olmadığını anlayınca annesinin evindeki odasında sabaha kadar sessiz sessiz ağlıyor. gelip bloguna şöyle şeyler yazıyor. 

ama yine de dönmek zorunda. artık tek kişilik, canı ne isterse yaptığı bir hayatı yok, hem çocuklar var orada bekleyen, zaten kapı gibi sözleşmeye de imza atmış. neyse bakalım bu da geçer diyerek geri dönüyor. 

şubattan mayısa kadar karanlık. barda meyhanede geçen bir karanlık değil. gündüzleri okulda, akşamları daha bir yıl önce hevesle alıp, dayayıp döşediği evinde geçen bir karanlık. nefes alamadığı, bir bahar günü okulda defne'ye sıkı sıkı sarılıp "defne bu anı sakın unutma" dediği günler. o defne'ye sarılsın, defne ona. sonra hiç sıkılmasın, canı da her şeyi yakıp yıkıp istanbul'a falan gitmek istemesin diye defne onu tutsun bırakmasın istiyor. fonda ağaçlar hışırdıyor.

lakin yapamıyor. 

mayıs sonlarında aaaaahhh yeter ne olacaksa olsun diyor artık içinden. haziranda çocuklara karnelerini veriyor. onlar bilmiyor ama sıkı sıkı sarılıyor hepsine. öyle bir belirsizlik ki "affedin çocuklar ben gidiyorum" diyemiyor. ertesi gün uçağı var, çocuklar eylül'de görüşeceklerini sanıyor ama kızımız dönmeyeceğini içten içe biliyor. 

bu kez uçağa binerken hoşçakal demiyor, "geri döner miyim bilmiyorum" diyor. karşıdan cevap falan da gelmiyor. artık canı sıkılan da zaten sadece o değil. 

istanbul'a adım attığının ertesi günü iki arkadaşı ve nasıl oluyorsa hayatının aşkı davulcu ile birlikte bir öğlen vakti peyote'de bir masada buluyor kendini. birer bira söylemişler. hava ne güzel, bira sevmezdi aslında ama bu ne güzel bira, bu ne güzel bir gün. sonra abisi ve onun arkadaşları ile buluşuyor. caddede pride yürüyüşü var o gün. ellerinde "but kavmi" yazan kocaman bir dövizle kalabalığa karışıyorlar. abisinin arkadaşı seyyar satıcının yanından geçerken birer  çiçekli taç alıp takıyor hepsinin kafasına. kafasındaki çiçekli taç ne güzel! hep birlikte "direne direne kazanacağız" diye bağırmak ne güzel. birileri deli deli kahkaha ve çığlıklar atarken diğer taraftan gelen gürül gürül slogan sesleri ne güzel. arkadaşlarla olmak ne güzel. fonda arkadaki deli gruptan gelen "faşizme karşı bacak omuza" sesleri duyuluyor.

kızımız bir daha geri dönmüyor. 

bu yazıya simsli, tarzlı, komikli bir şey yazayım diye başlamıştım nerelere geldi. bir saati geçmiş yazmaya başlayalı, yerimden hiç kalkmadım. nasıl oldu bilmiyorum. bir kahve yapıp bi' su alıp kendime geleyim. 

geldim, bitiriyorum artık. kaldığımız günden neredeyse altı yıl sonra işte tarzım da, yüzümdeki çizgiler ve dombik dombik yanaklarım da böyle: 


2014 yılındaki pride yürüyüşünün üzerine 17 kilo almış bulunmaktayım. bir zamanlar 'acaba bana olur mu' diye düşünmeyip vitrinde neyi beğense en küçük bedenini alıp çıkan, bisiklet yaka  tişörtler giyebilen, göbeğini hiç düşünmeden açıveren kız yemin ederim yaşlandı artık. yaşlanırken aldığı 10+17 kiloyla barışması da hiç kolay olmadı, kurtuluşu yamuk yamuk etekler ve siyahta buldu. dolabında yılda bir kez falan giydiği yegane kot dışında renkli bir şeyi neredeyse yok. evde bile siyah giyiyor. 

ve tam olarak aşağıdaki gibi yaşlanmak istiyor. 

biraz kilo versin, saçlarındaki griler öyle güzel çoğalsın ki boyamak zorunda kalmasın, bir düğüne davete giderken öyle gitsin ki hem yakışsın hem de üstündekiler "ben gençken alabildiğine cool ve rakınroll bi' kızdım" desin.

demiştim ne yazarsam yazayım havalı bir tarzım varmış gibi görünecek diye. yazıyı tam olarak yazdığım şekilde bitireyim. 
şu an tam olarak şöyle görünüyorum. biraz sonra kalkıp bulaşık makinesini boşaltacak, makinedeki nevresimleri asıp köpeğin evin dört bir yanına saçtığı tüyleri süpürecek bir hanım birey için bence ideal bir tarz. hikayeyi "işte benim stilim" ile açıp "doya doya moda" formunda sonlandırıyorum. ay vallahi de gocunmuyorum. göynümüz hoş olsun. 

davulcu en son "ben artık yokum" demişti. "ben artık yokum"dan dokuz yıl sonra yine bir akşam "benimle gelir misin?" dedi. gittim. iyi ki de öyle olmuş. hayatımın aşkına gurur yapmamak  en iyi kararlarından biriydi. o da boş durmamış, benim buralarda olmadığım yıllarda gitar çalmayı öğrenmiş. 

artık her günümün sonunda davulcu, fonda gitar çalıyor. 

öptüm. 


23 Şubat 2020

kendi kendime atarlar eylemeye geldim.

şuraya "yaptıklarım sözlerimle örtüşüyor" yazıp, aynı  yazıyı "hadi yarın görüşürüz" diye sonlandırıp günlerdir  iki satır şey yazmamak da ayıp değilse nedir? 

üstesinden geldiğim bir değişim: 
hayatım boyuca hep bir ayağım istiklal caddesi'nde olacak sanıyordum. önce sevdiğim yerler kapandı, sonra caddede ve arka sokaklarında adım başı karşılaştığım arkadaşlarım ortadan yok oldu. sonra ben buralardan gittim. döndüğümde gördüğüm ise artık bambaşka bir yerdi. en azından orası var dediğim mekanın 100 metre ötesinde bombalar patladı, insanlar öldü. ben korktum, benim gibi olanlar korktu. geriye bir sonraki alışveriş durağı için kafası havada tabela ararken elindeki poşetlerle ayağıma basan turist kaldı. emek sineması'nı yıkıp yerine demirören diye bir şey yaptılar, öyle devasa ve öyle korkunç ki! geriye o korkunç şeyin önünde hiç içi yanmadan selfie çekinen kız kaldı. patlak amfileri ve boktan müzikleriyle korkunç sesler çıkaran halaycı, horoncu ve bilumum şarlatan kaldı. her cumartesi sabahı ellerinde çocuklarının fotoğrafı, sessiz sessiz oturan anneler ite kaka sürüldü, aynı yere demir atmış polis otobüsü ve bir çift toma kaldı. 

herkesin nostaljisi tabii kendine. "eskiden buralara şapkasız çıkılmazdı efenim" diyen bir kuşak var. sonra da ben varım işte, bir de o ortadan kaybolan arkadaşlarım, 90'larda genç olanlar. o zamanlar bu aptalca şeyler çalmıyordu istiklal'de. beni her gördüğünde "kabilemizin en güzel kızı" diye koca kollarıyla sarıp sarmalayan, elinde sapı kırık, akortsuz gitarıyla canım bizon murat bağırıyordu caddenin bi' ucunda. ne güzel çalamıyor ve lakin nasıl içli söylüyordu. mesela şöyle şeyler. 



burası da hazzo pulo geçidi. ben gençken böyle bir yerdi. 
şu banklardan birinde gençliğimin can yoldaşı gökhan'la anım var. o üniversiteyi kazanıp şehir dışına gidince ilk kez altı ay kadar hiç görüşememiştik. geldiğinde burada buluştuk bir öğlen vakti. hava kararana kadar birbirimize o altı ayda olan biteni anlatıp hasret giderdik. kalkarken gökhan demişti ki "biliyor musun burası namık kemal'in istanbul'daki son eviymiş." acaba hangi daire diye bakınıp birer bira içmek üzere neva'ya gitmiştik. neva kapandı, gökhan şimdi nerede hiçbir fikrim yok. 

alttaki de şimdiki hali. banklar yok, nargile var. benim gökhan da yok, "kardeş beni dumanı üflerken çek" diyen başka bir gökhan olabilir. başka bir gökhan'a namık kemal desem instagram'dan story atar: "namık kemal keyfi" 
allah seni kahretsin başka bir gökhan!


çok üzüldüğüm bir değişim bu benim için. her yerden kaçar bir şekilde istiklal'in ara sokaklarında bulurdum kendimi. bir insan 25 yaşına kadar, hayatta hangi duyguları yaşıyorsa ben hepsinde oradaydım. ilk çalıştığım yer, ilk kazandığım para, ilk kazandığım para ile kendime aldığım ilk hediye, ilk aşık olduğum çocuk, ilk aşık olduğum çocuk yüzünden çektiğim aşk acısı, kaybettiğim her şeyden sonra kafa dağıtmaya, kazandıklarım ertesinde kutlamalara gdişim. hepsinden yıllar sonra hayatımın aşkını bulduğum yer, ondan da yıllar sonra hayatımın aşkının beni terk edişi, yine gecenin karanlığında bir yerlere karışmalarım falan. bunların hepsi bir cadde ve onun ara sokaklarında olup bitti. keşke istiklal hep o zamanki gibi kalsaydı. o çok değişti, benim de bunu anlayıp hazmetmem yıllar aldı ama üstesinden gelmek buysa başardım bence. aslında bunu söylemek, yaşlandığımı kabul etmem demek biraz. en çok da o yüzden zordu ama artık üzülmüyor sadece özlüyorum. 


son zamanlarda bulunduğum bir yer: 
şak diye havalı bir yerlerin fotoğrafını yapıştırmak isterdim şuraya ama yok. son zamanlarda evdeyim. bazen bir otobüsün koltuğunda, ara sıra kocamla arabanın ön koltuğunda ya da annemin mutfağındaki sandalyedeyim. kocaman bir L kanepenin köşesine tünemiş 38 yaşında bir insanım ve sims oynayarak, ara sıra örgü örerek ve kafamdaki yeni kitapları düşünerek geçiriyorum zamanı. 

beni gururlandıran biri: 
10 yaşında, olabildiğince ince düşünen, duygusal bir öğrencim var.  haftada bir evlerine gidiyorum, birlikte ödevlerine bakıyor, sınıfta anlamadıklarının üstünden geçiyoruz. ama çok da konuşuyoruz hayat, olan biten hakkında. sınıfındaki bir çocuktan ve zorbalıklarından çok şikayetçi. diğer küçük zorbayı da tanıyorum. hakikaten can sıkıcı olabilen bir çocuk. birkaç taktik vermiştim bununla nasıl baş edebileceğiyle ilgili. geçen hafta şöyle bir konuşma geçti aramızda

yine öyle bir şey yaptı ama bu kez ağlamadım. sonra da üzülmediğimi fark ettim.
- nasıl oldu bu? ne yaptın da seni üzmeyi başaramadı?
- senin söylediklerini aklıma getirdim o an. gerçekten işe yaradı. artık öyle zamanlarda hep dediklerini tekrarlayacağım içimden. 

hem kendimle hem onunla gurur duyduğum bir andı. beni en çok çocukların yaptıkları gururlandırıyor zaten. en çok onlardan pay biçiyorum kendime.

iyi bir fikir: 
bu soru neden bahsediyor hiç anlamadım. bana ait bir fikir mi, yeni bir fikir mi, eskiden düşünülmüş iyi bir fikir mi? bence tarihteki en iyi fikir yazının bulunuşu olabilir. ateş, tekerlek falan elbette ölmeyip bugünlere gelmemizi sağlamış ama yazı, edebiyat falan çok iyi fikirler değil mi ya?

kişisel yeteneklerim: 
bunu liste yapacağım.
- çok iyi türk kahvesi yaparım. 
- uyumadan çok uzun süre geçirebilirim.
- ama çok güzel, deliksiz uyuyabilirim.
- açlığa dayanıklıyım.
- yazım güzeldir.
- çok güzel insan sakinleştiririm. o kadar çok konuşurum ki karşımdaki sırf ben susayım diye derdini unutabilir hatta günümdeysem içini umutla doldurabilirim. 
- bilgisayar işlerinde iyiyimdir. stalktan torrente, grafik tasarımdan video editlemeye geniş bir yelpazede hizmet sunabilirim. 
- güzel mercimek çorbası yapabiliyorum. 

bana ilham veren bir söz:
"bu da gelir bu da geçer ağlama"

büyümemi sağlayan bir hata:
"bundan yaklaşık dört sene önce yaptığım bir hata büyümeden yaşlanmama sebep oldu. yazarsam ağlarım, yazmayacağım. 

dinlendiren bir an:
zor bir günün akşamında yaptığım türk kahvesi, bir miktar tütünle koltuğun kenarına tüneyip bilgisayarı açtığım o an. tam o köşede boş beleş şeyler izlemek ya da okumak. 

başkalarıyla paylaşmak istediğim sözler:
yine anlamadım ne soruyor? burayı okuyan insanlarla mı ne paylaşmak istiyorum? bilemedim. ama dün bir sohbette sosyal medyadan falan bahsederken dedim ki "ayh hiçbiri umrumda olmaz, ne facebook, instagram ne twitter, hepsi kapansın ama bloglar açık kalsın, o yeter." bunu paylaşmak isterim sevgili komşularım. iyi ki bloglar var, çok seviniyorum bunca yıl sonra hâlâ burada oluşumuza. 

maceraperest hissettiren bir şarkı: 
adventurous demişti aslında ama başka nasıl çevireceğimi bilemedim. maceraperest deyince gözümün önüne aslı astarı olmayan şeyler geliyor. böyle şehirler arası geniş geniş yollardayım, tek başıma eski bir amerikan arabası sürüyorum. radyoda son ses chris de burgh traveller çalıyor. nereden geldiğim nereye gittiğim falan hiç belli değil, "traveller goes, nobody knows..." diye eşlik ediyorum. 


okuduğum son roman: 
seray şahiner'in  kitabını bitirdim iki gün önce:kul. çok güzeldi. kitapta tek bir karakter var. ara sıra konuştuğu isimsiz (garson, esnaf vb) karakterler hariç sadece mercan var kitapta, bir de mercan'ın düşündükleri. ne güzel yazıyor bu kadın yahu! keşke hak ettiği kadar güzel övebilseydim ama bilemiyorum işte nasıl kitap övülür. çok beğendim. 

üstteki maddeyle 23. güne yetişmeyi başardım. allah rızası için bundan sonraki maddeleri günü gününe yazayım şuraya. 

ayh gene kime yalvardığım da belli değil. 

öptüm.