arkadaş mimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arkadaş mimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2021

bi' öpüp kaçıyorum

son birkaç gün çok koşturmalı ve bol yorulmalı geçti. yani bir şey olduğu da yok aslında ama o kadar durağan bir hayatım var ki bana çok geldi diyeyim. 

cool kocam lee memleketine gitti. evlenmelere doymayan babasının ve bu babanın dededen kalma tarlalarının peşine düşecekmiş. bunu da bi' ara anlatırım. kayınpederin maceraları anlatmakla bitecek gibi değil çünkü. kendisi oldukça renkli bir karakter. 

neyse, lee gidince kendimi çılgınlar gibi ev temizlemeye ve her yerden fışkıran eşyaları yarınlar yokmuşçasına atmaya verdim. koca jumbo poşetlere sokuşturduğum giysi ve ayakkabıları kumbaralara attım, sokaktan geçen demiralüyüüüüüüm adamlara balkodan el edip kalan ıvır zıvırı onlara kitledim, cam sildim, duvarlardan boya izleri kazıdım, ocak cifledim, boy boyladım soy soyladım... 

o ara arkadaşlık mimi yazamadım tabii. ama kendime ve bloguma verdiğim sözüm söz, haziran bitmeden yazacağım kalanını. birazdan antikorlu bünyem ve çift doz aşılı annemle çıkıp kendimizi 1,5 yıl sonra alışveriş merkezlerine atacağız. yarın da aylar sonra mutlu ve bııse ile kavuşacağım. cuma buralarda olurum bence. 

o ara hem bi' öpüp gideyim hem de arkadaşlığın bin türlü halinden bugün gördüğüm birini size de göstereyim dedim. 

benim bir arkadaşlıktan bekleyebileceğim her şey bu karede var. 

öptüm. 


15 Haziran 2021

arkadaş mimi 8/9: yol yaparken unutulmaz anı yaşatan arkadaş

hangi akla hizmet aynı mimin içine tatil arkadaşı ve yol arkadaşı sorularını sokuşturdum bilmiyorum? insan yazarken bir düşünür şu cevapları... belli ki düşünmemişim, üç gündür kimi yazsam diye beynimin içini yokluyorum. aklıma tek bir kişi geldi: cool kocam lee

evet aklıma sadece o geldi ama bu yolculukların tozpembe bir bulutun içinde geçtiğini sanmayın. 

her seferinde en az bir tur karşılıklı yükseliyor hatta gavgavgav diye birbirimize giriyoruz mutlaka. neyse ki ikimiz de kindar tipler olmadığımızdan çoğu zaman parladığımız hızda sönebiliyor, kafa göz yaracak tonda başlayan bir cümleyi unicorn evrenine ışınlanmış gibi sakince hatta bazen o an gelişen komik bir şeye bağlayarak geçiştirebiliyoruz. 

şimdiye kadar birlikte çıktığımız en uzun yolculuğumuz istanbul-muğla-kayaköy-mudanya-istanbul rotasıyla tamamladığımızdı. 

iki insan ve bir köpek olarak çıktığımız bu yolculuğu nasıl anlatırım bilemiyorum. netflilikş'te mesela bazı filmler var, türüne bakıyorsun dram, komedi, macera, korku... diye gidiyor, ne olduğu belli değil. heh, bu yolculuk da tam olarak öyleydi. 

ağustosun bağrında geçen bu yolculuğun içinde öne yatırılmış arka koltukların üstünde seyahat eden köpeğin terledikçe dört bir yana savrulan salyaları, benim otoyol ve tır fobim, kocamın bu fobime inat  kendini formula pilotu sanıp gaza gelmeleri ve o ara bolca hırgür var. 

direksiyon başındaki sevgili kocamın bana bağrınırken yolu kaybetmesi sonucu kendimizi mudanya dağlarında bulmamız da var. ha mudanya'da dağ mı varmış demeyin, belki de yok ve biz öyle sanıyoruz. çünkü tüm bu olaylar olurken ne yaptığımızı biliyor değildik asla. 

bu kısmı en başından anlatayım. 

bahsettiğimiz rotada artık dönüş yolundayız, akşam karanlığı çökmüş. oldukça yorgun ve huysuzuz ama hazır buralardan geçiyorken mudanya'da birkaç gün kalacak ve istanbul'a öyle döneceğiz. 

seyrin tam bu anlarında yine bir şeyden birbirimize girdik. zor ve sabırsız bir mizaca sahip kocam bana bağrınırken bursa girişini kaçırınca zifiri karanlık bir yan yola saptık ve sağ olsun navigasyonun da tam o an çalışmayacağı tuttu. 

hıncını elbette benden çıkaran sevgili kocam bir yandan oflayıp poflarken bir yandan da sürüyor. sürüyor ama o karanlıkta nereye gittiğimiz belli değil. 

kocamın "neyse şuraya doğru süreyim" kararı sonucu aniden ama gerçekten aniden kendimizi bütün meydana yayılmış bir köy düğününün ortasında bulduk. 

sonrası şöyle: arabaya üç metreden fazla kimseyi yaklaştırmayan 60 kiloluk ayı hayvanı sifu'nun düğün tantanasıyla panikleyip arabanın içinde dört dönmeye başlaması, koca aracın neredeyse devrilecek kadar sallanması, köy ahalisinin -meydana aniden bir uzay mekiği inmiş gibi- yaşadığı o şaşkınlık, bir an önce kaçmak için panikle basılan kornalar, araba daaattt daaat sesleriyle olduğu yerde sarsılırken bize çevrilen gözler, arkada goaaavvgooaaavvhhoooaaav sifu... off...

bir şekilde, kendi çıkardığımız o kaostan kaçmayı başarabildik. bu arada  navigasyon hâlâ çalışmıyor ve gidiyoruz nereye gittiğimizi bilmeden. 

ileride birkaç adam bulunca hemen yol sorduk. bazen bir konuyla ilgili bilgi arttıkça her şey daha da anlamsızlaşır ya, tam olarak öyle oldu. 

çünkü biz o dakikaya kadar  sahil yolunun kenarında bir yerlerde sanıyorduk kendimizi. meğer bambaşka bir yere sapmışız, meğer son yarım saattir mudanya'nın dağlarında turlayıp duruyormuşuz ve doğru istikamet için yine geldiğimiz yöne doğru gitmemiz gerekiyormuş. 

elbette bir kez daha o köy düğününün içine ejderha gibi dalmayı gözümüz yemedi. 

kocam, arabayı adamların tarif ettiği yönden başka tarafa çevirince bunlar yok oradan gitmeyin falan dediler ama cool kocam dinlemedi hiçbirini. 

can havliyle daldığımız bu yeni yolda ilk üç dört dakika çok güzeldi. sokak lambaları, uzaktan seçilen evlerin ışıkları, acaba buralardan ev mi alsak romantizmi falan derken ve yine gerçekten aniden kendimizi sonsuz bir karanlığın içinde ve sanıyorum ki bir tarlanın içinde bulduk. 

yol gibi bir şey var ama yok gibi de. lastiklerden gelen ses ve hop hop zıplamalarımızdan belli ki taşlık bir ortamdayız. öyle bir zifiri karanlık ki arabanın sadece önünde 5 metrelik bir mesafeyi görebiliyoruz. yan camlardan bakıp da görebildiğim hiçbir şey yok. yani koskoca bir tarlanın ortasında olabiliriz ama belki de bir virajın ucunda, bir uçurumun kenarındayız? 

biz neredeyiz, neresi burası derken hayatımda ilk kez olan bir şey oldu, tilki gördüm. karı koca ikimiz de hayvan görünce şuur kaybı yaşıyoruz. tilkiyi ve heyecanla zıplayan kuyruğunu görünce yolmuş, uçurummuş falan hepsini unutup 1 numaralı tilkinin arkasından atlaya zıplaya koşan 2 ve 3 numaralı tilkileri izlemeye başladık. 

bu bizim tilkimiz değil ama aynı karanlık ve aynı açı bulunca hemen şaapayım dedim.

yol olmayan yolun bundan sonrasında "burada tilki varsa kirpi de vardır, başka hayvan da vardır" diye korkup sanıyorum ki saatte 5-10 km falan hızla yavaş yavaş ilerledik. bir on dakika falan bu şekilde gittikten sonra çok uzaktan sahilin ışıklarını görmeyi ve titrek de olsa sokak lambalarıyla aydınlanmış başka bir köye ulaşmayı başardık. 

kendimizi anayola attığımız an yaşadığım rahatlamayı tarif etmem mümkün değil. ya gerçekten uçurumdan yuvarlansaydık? ya bir hayvana çarpsaydık? ya bir hayvan bize çarpsaydı? ya asla yolu bulamasaydık ve sabaha kadar dağlarda dolansaydık? 

güç bela mudanya'daki hedefimize yani lee'nin annesi maykamın evine ulaşmayı başardık. cool kocam lee bu badireyi nasıl büyük bir kahramanlık göstererek atlattığını tüm ev halkına uzun uzun anlattı. nasıl süper bir şoför olduğundan girdi iz bulma konusunda ne büyük bir yetenek olduğundan çıktı. bir ara çok şükür ki anlatmaya ara verip içeri gitti. annesi de arkasından uzun uzun bakıp gittiğinden emin olunca bana dönüp "kızım, bunun babası da böyleydi" diyerek bu yiğitlik hikayesinden içinin nasıl da şiştiğini beyan etti. ahahhahahha. 

her ne kadar şu an cool kocam lee'ye bir miktar bok atıyor olsam da onunla yol arkadaşlığını seviyorum. bunca yıl sonra bile, herhangi bir şeyle ilgili uzun uzun konuşabiliyor olmamızı da seviyorum. mesela birlikte çok sağlam dedikodu yapabiliyoruz ama bu dedikoduları kendimizce felsefi temellere bağlayıp saatlerce zaman geçirebiliyoruz. he bir de müzik zevkimiz çok benziyor. bence yol arkadaşlığının en gerekli bağlayıcısı bu. 

ben ya sevmediğim şarkı denk gelirse diye ödü kopan, bu sebeple radyo bile dinleyemeyen bir insanım, nasıl dayanayım ortak müzik zevki olmayan arkadaşla uzun yola? yok, asla olmaz. 

yani, işte böyle... 

bence yol arkadaşı sorusuna cevap verirken unutulmaz bir anıyı da aradan çıkarmış oldum. he çok da bi' numarası olmayan bir anı ama olsun. her saniyesi absürt bir film gibi aklımda hâlâ. yaşarken pek öyle değildi ama sonrasında hatırlaması çok eğlenceli. 

kapanışı yine bir fotoğrafla yapayım. kahramanımız artık mudanya'dan istanbul'a dönüş feribotunda. bu kez sürmüyor, benden yıldığı için uyuyor taklidi yapıyor. 


öptüm

10 Haziran 2021

arkadaş mimi 7: dans edilecek bir arkadaş

en son ne zaman dans ettim bilmiyorum. arada dansımsı şeyler olmuş olabilir. 

bursa'daki bir akraba düğününde kalkıp parmak şıklattığım anlar var. başka bir gün, bir öğretmenler günü kutlaması için gittiğimiz meyhanede sirtaki çalarken yan sınıfın öğretmeniyle komikliğine lirik dans figürleri yapmışlığımız var. geçtiğimiz aylarda şüşkoluk canıma tak edince spor olsun diye bir miktar kalça falan sallamışlığım var. 

böyle sefil sefil anlatıyorum ama bir zamanlar âbimle atlamalı zıplamalı koreografiler eşliğinde danslar ederdik. 

sekseklerin sonlarına doğru bir yaz günü âbim eve elinde mavi beyaz bi' kasetle geldi. dinsel bir ayine başlarcasına teybin başına oturduk birlikte. 

henüz on yaşında olan âbim o yaştaki bir çocuktan asla beklenmeyecek bir dikkat ve sabırla önce kasedin jelatinini söktü sonra kartonetini çıkardı, uzun uzun okuyup incelemeye başladı. okuma yazma bilmiyordum ama kapaktaki kadını tanıyordum: o güne kadar evde çokça çalan, trt pop müzik listelerinden aşina olduğum madonna. 


evet dostlarım, o yaz âbim kıçının üstüne hiç oturmadı. bizimkiler evde olmadığı her an yani akşamlara kadar hiç durmadan true blue çalıp dans etti, kendi koreogafilerini oluşturdu. bestfriendi feride ile bir yandan new kids on the block'la tanışma hayalleri kurarlarken bir yandan da o koreografileri geliştiriyorlardı. o ikisi sahne olarak kullandıkları çekyatın üstünde adeta birer star gibi parlarken benim de yerde falan dansçı olarak eşlik etmeme izin veriyorlardı. 

bu şekilde başlayan dans kariyerim mavi kaset parçalanana kadar sürdü. 

sonra büyüdük. âbim, içinde neşeli salınımlar geçen her şeyi sevmeye devam etti ama ben ergenlikle birlikte poptan, danstan ve bu ışıltılı hayattan vazgeçtim. o dönem keşfettiğim grunge, beni disko ışıklarının altından alıp karanlık ve pis köprü altlarına sevk etti. 

mavi kaset ertesindeki ağlak grunge bebesi yıllarımdan sonra hatırladığım bir dönem var, 2000'li yılların başı. bayıldığımız bir kuzenimiz istanbul'a taşınmış, üçümüz geceleri çok fazla dışarı çıkıyoruz. 

ben "grunge olduğumu her an, her şartta belli etmeliyim" hastalığından yeni kurtulmuşum, dans şarkıları da çalan yerlere gidiyoruz. kuzenim ve ben çok içiyoruz, âbimin neşeli olmak için hiçbir şeye ihtiyacı yok, sevdiği bir şarkı çalsın yeter. kulübün diiceyi arkadaşım, ben deli deli dans ederken çok eğlendiği için ve âbimin beni mutlaka çekiştire çekiştire dans pistine çıkartacağını bildiğinden her gittiğimizde şu şarkıyı çalıyor:

hiç de ikiletmiyorum aslında. bazen haftanın neredeyse her günü şuup şuup song ve sonrasında çalanlarla zıplayıp duruyorum. hatta bir noktadan sonra senkoplara figürler falan yaptığım bile görülüyor. âbimin koreografi yeteneği de bir gram olsun azalmış değil, yıllarca birlikte izlediğimiz buz pateni müsabakalarından kaptığı hareketleri dansımıza uyarlıyor. ben birazı çocukluktan gelen birazı da afedersiniz deve gibi bir adam oluşuna duyduğum güvenle ne yapsa uyuyorum ona. 

işte favori dans partnerimle mazimiz bu şekilde. 

âbimle en son, pride sonrası bir partide dans ettik sanırım. 

ayrı arkadaş gruplarıyla aynı mekandaydık. dışarı çıkacağımı haber vermek için kalabalığı yara yara güç bela yanına gittim, bu kez kafası iyi olan oydu. söylediklerimi asla sallamazken kolumdan tutup çevirmeye falan başladı. o beni ritmik bir şekilde evirip çevirirken bense derdimi anlatmaya çalışıyor ancak sesimi asla duyuramıyordum. cevabını katiyen dinlemeden "neee? NEEEE?" falan diye bağırıyor ama bir yandan da tutmalı fırlatmalı son moda figürlerine devam ediyordu. 

onu öyle kendinden geçmiş, kahkahalarla dans ederken görünce çok mutlu olduğumu hatırlıyorum. ve tüm bunlar olurken yemin ediyorum fonda şemmame remix çalıyordu. :)

öptüm. 


9 Haziran 2021

arkadaş mimi 6: tatil için bir arkadaş

tatil için gözüme kestirdiğim arkadaş, bu hayattaki en yeni ve en genç arkadaşım. ismi mutlu. 

mutlu ile bundan dört yıl kadar önce çalıştığımız okulda tanıştık. henüz üç ay önce mezun olmuştu. ilk öğretmenlik deneyiminin getirdiği o ürkek haline rağmen gözünden ateş çıkan hem hevesli hem de akıllı bir çocuktu. çocuktu diyorum çünkü onun da hikayesi var.

özel okul öğretmenleri yıllık mesaiye en geç ağustosta başlar. biz de o sene tüm kadrosu yenilenen okulun yeni öğretmenleri olarak koca bir ağustosun ardından seminer dönemini devirmiş, epey de kaynaşmıştık. mutlu eylül ortası gibi geldi. ondan önce işe alınan bilişim öğretmeni basiretsiz çıktığı için okul acilen mutlu'yu bulmuş, anlaşmışlar falan. 

işteki ilk gün zordur ama ilk defa yapacağın bir işteki ilk gün öfff.. insan bir an önce şu mesai bitsin diye dualar eder, hele ki herkes birbiriyle hahaha hohoho diye kaynaşmışken...


mutlu'nun branşı gereği ders saati azdı. okul idaresi buna hem çocukları daha erken tanıyabilmesi hem de sınıf yönetimi falan gibi konularda bir şeyler kapması için "soni'nin dersine gir" demiş. yeni bir bilişim öğretmeni alındığını biliyordum hatta müdür ona okulu gezdirirken karşılaşıp selamlaşmıştık ama o kadar. o gün tam derse başlayacakken mutlu "gelebilir miyim?" dedi. ben cücelere "aha yeni örtmeniniz" diye onu takdim ederken o da bi' kenara geçti oturdu. 

hangi dersti, ne anlattım hiç anımsamıyorum ama dersin sonunda yerinden kalkıp yanıma geldi. "benim de böyle bi' öğretmenim olsaydı keşke, ne güzel geçti, ne kadar eğlenceli ders anlatıyorsunuz hocam" gibi bir şeyler söyledi. övüldüğüm için elbette aşırı mutlu oldum ama okulda hiyerarşi, bu sizler-hocamlar falan beni çok bozuyor. "sigara kullanıyor musun? bi' kahve içelim mi şu yandaki parkta?" diye kaçırdım mutlu'yu. 

minik minik sohbet ederken önce siz ve hocam kelimelerini aramızdan kaldırmayı başardım. sonra baktım bu kız dünya tatlısı ve benim bunu iyice rahatlatmam lazım. hazır ikimizin de 1-2 saat daha dersi yokken muhabbeti koyulaştırabiliriz. 

bi' ara, kaç doğumlu olduğunu sordum. "95" dedi. bu kadar genç olmasını nedense hiç beklemiyordum. içimden "oha" dışımdan da -hayasız bir insan olduğum için-
"ooo valla mı ya, sen doğduğunda ben oğlanlarla öpüşüyodum" dedim. 

zavallım, sigarasının dumanını püskürttü gülerken. ben deliydim ama belli ki o da az değildi. ve akıllıydı da. onu rahatlatmak için yaptığım şakaları ve o "hocam+siz"lerin en azından benimle ilişkisinde yeri olmadığını hemen anladı. bank tepesinde geçen tanışma faslımızı çabucak geride bıraktık. iki yabancı olarak girdiğimiz parktan birbirine ısınmış iki tip olarak çıktık. 

sonrasında mutlu zaten okula ve çocuklara çok çabuk adapte oldu. ben de onu sadece arkadaş olarak değil, meslektaş olarak da aşırı sevdim. ama neden?

ha şimdi burada biraz dedikodu yapacağım. 

ya allah kahretsin ki bu öğretmenler yığını içinde bu devirde hâlâ çok denyo tipler de var arkadaşlar. 

okuduğu kitapları dikine üst üste koysan boyunu geçmeyecek öğretmenler, okul kapısından çıkar çıkmaz kontağı kapatmış gibi işiyle ilgili bir sayfa olsun bir şey araştırmayan öğretmenler, telefonu elinden düşürmezken word'de alt satıra geçmeyi bilmeyen öğretmenler, böyle kendi gibi boş beleş tipleri bulunca hemen çocuklar için çalışıp didinen meslektaşını çekiştiren, birisi iyi bir şey yaptı mı asla çekemeyen, onu duvardan duvara vuran öğretmenler... ve dolular. ve her yerdeler. ailelerin devasa paralar döktüğü o özel okullarda da varlar, kürsüye yapışmış gibi takıldıkları devlet okullarında da. 

mutlu ilk gününden itibaren bunlar gibi olmamayı seçti. çocuklara en iyi şekilde ulaşabilmek için hep türlü türlü yollar aradı, ilgi alanları için oyunlar düşündü, kendi dersinde benim cücelerden birini keyifsiz gördüyse çocuğun derdine derman olmak için okulda peşime düştü. tabii tüm bunlar olurken allahın cezası okul idaresinin önüne çıkardığı engellerle ve word açmayı bilmeyen öğretmenlerle falan uğraştı.

ben de boş durmadım. özellikle ilk yılında, ona bildiğim ne varsa öğrettim ya da üstüne yığdıkları işlerde destek olup yükünü hafifletmeye çalıştım. deneyimli öğretmen vasfında olduğum ve bilgisayar işlerinde fena olmadığım için bir miktar da olsa işe yaradım sanıyorum ama bence en büyük desteğim kızı delirttiklerinde ve arkasına bakmadan kaçmak istediğinde yanında olmamdı. 

ben de öğretmenliğin ilk yılında çok benzer şeyler yaşadım çünkü. o aniden gelen "şimdi şu kapıdan çıkıp gideyim! başlarım öğretmenliğine de çocuğuna da velisine de!" hissini çok iyi biliyorum. çok şanslıydım ki ilk yılımda yanımda yaşım kadar meslek hayatını geride bırakmış, altın kalpli iki sınıf öğretmeni vardı. kod adları çido ve azize olan bu iki kadın beni yeri geldi ana gibi sardı, yeri geldi biri kahvemi yaptı diğeri sigaramı yaktı falan apar topar okulun zula yerlerine kaçırıp sakinleştirdi,  yeri geldi lanet okul idaresine ve daha pek çok şeye karşı kalkanım oldular. ve gerçekten bildikleri her şeyi o ilk yılımda bana da öğrettiler.


azize, ben ve çido. / kıbrıs'taki son gecem.
çok kalabalık bir grupla ve benim gidiyor oluşum sebebiyle bir aradayız.
birisi bu ânı yakalamış. çok seviyorum bu fotoğrafı 

kısacası o yıl ben de mutlu'nun azize ve çido'su olmaya çalıştım elimden geldiğinde. 

ama hakkını yemeyeyim o da fena değildi. 

okulda başlayan arkadaşlığımız mesai bitince de devam ediyordu. zaten sadece ikimiz değildik. bu mimim başka bir sorusunun cevabı bııııse ve iki tane daha deliyle birlikte oluşturduğumuz mini komünle okulda ve okulun dışında hep birlikteydik. 

mutlu bu mini komünün -kafasının çalışma şekli ve başka bir ton daha özelliğiyle- bana en çok benzeyeni olduğu için içinden çıkamadığım pek çok konuda danıştığım bir üyesi olarak hayatımdaki yerini sağlamlaştırdı. 

oldum olası yaş hiyerarşisi sevmem, o konuda da hiç sıkıntı çekmedik. zaten kafası epey çalışan bi' çocuk olduğundan bana defalarca akıl vermişliği ya da bulanık gördüğüm şeyleri netleştirmeme falan yardım etmişliği çoktur. 

şimdi gelelim tatil arkadaşlığı için neden onu seçtiğime. 


mutlu akıllıdır, temiz kalplidir ama saftirik değildir. ayrıca deliliğe delilikle iştirak etmek konusunda da ona çok güvenirim. gaza gelip çok saçma bir teklif de sunsam "hayır canım ne alaka şimdi" demez. ben bu saçma teklifi dile getirecek kadar gözü kararttıysam o da bunu nasıl hayata geçirebiliriz diye plan yapmaya başlar. 

ne bileyim, mesela tüm tatil için fethiye'de bir yer rezerve etmiş, parasını da önden ödemiş ve gittiğimizde başka bir yerlere kaçmayı isteyecek kadar sıkılmış olalım. yemin ediyorum tepemize şimşek de düşse, ne olursa olsun oradan kıpırdamayacak arkadaşlarım, "ya saçmalama parasını ödedik, hem bu kadar yol geldik, bu kez de böyle olsun" diyecek arkadaşlarım var. hah işte mutlu bunlardan biri değil. 

mutlu'nun kafası böyle anlarda tam benimki gibi çalışır. mutlu, "hımmm parayı şu şekil kurtarabilir miyiz? homm öyle olmaz! a buldum "odada böcek çıktı" deriz, tamam o iş cepte. ben bunu hallederken sen de havluları kurut, bavulu topla. haaa bak şu tarafa geçelim oradan da şuraya geçeriz" gibi hızlı düşünüp harekete geçebilir.
ben bir tatil arkadaşından tam olarak bu tarz atılganlıklar bekliyorum. 

ertesi gün işimiz varsa, geceyi erken noktalamamız gerekiyorsa bile coşup yedinci biranın siparişini vermiş olabilirim ama mutlu oyunbozanlık yapmaz. "tamam lan ne olacaksa olsun" diye o da benimle birlikte o kuyuya atlar.

atlar ama hem kendisi hem de benim için kontrolü elden bırakmaz. belki de okuldan kalan bir alışkanlıkla, bir zamanlar ben onu nasıl kolladıysam onun da bir gözü hep bendedir. yani en azından son dört yılı tamamen bu şekilde geçirdik. 

mutlu bu satırları okuyacak o sebeple bundan sonrasını direkt ona yazacağım. 

sevgili arkadaşım mutlu, 
umarım hikayemizi güzel anlatabilmişimdir. akıllı bir şahsiyet olduğun için senin hakkında yazdığım hiçbir şeyin abartılı olmadığını biliyorsun. umarım kafan hep böyle iyi ve iyi niyetli çalışır. yani kuşkum da yok ama olsun yine de sen bu dediğimi unutma. zaten seni bu kadar boşuna övmedim.

aramızdaki koca yıllar şu an bize çok anlamlı gelmeyebilir ama görünen o ki beleş otobüs kartını ben senden önce edinecek, siyatiklerle falan uğraşmaya epey önce başlayacağım. tam o yıllarda kafam e-nabızdan doktor randevusu alamayacak kadar gitmiş olabilir. tüm bilişim yeteneklerinle yanımda olursan sevinirim. ayrıca e-devlet şifremi yirmi beşinci kez unuttuğumda da ilk seni arayacağım, o telefonu mutlaka aç. yoksa inat eder, beynimde kalan son bir iki hücreyle şuraya girer hakkında atıp tutarım. seni çok seviyorum. 

öptüm. 


8 Haziran 2021

arkadaş mimi 5: bir suça karışılacak arkadaş

sonunda sıra, kimi yazsam diye kıvranmadığım bilakis cevabı şaak diye aklıma gelen bir soruya geldiği için mutluyum. 

bu arkadaşla ilgili yazmadan önce kendisini dürtüp konuyla ilgili gerekli izinleri alabildiğim için de mutluyum ama en çok 25 yılı devirmek üzere olan muhteşem arkadaşlığımız halen sürüyor olduğu için mutluyum. 

ilk gününden son gününe anlatacağım tonla şey var ama önce şununla başlamam lazım: 


evet dostlarım, long long time ago... 

istiklal caddesi'nin tam da gönlüme göre bir yer olduğunu yeni keşfettiğim yıllar. sanırım 14 falanım. her gün kapısından küfürler ederek girdiğim korkunç lisemden öğleden sonra arkama bakmadan kaçıp soluğu taksim tramvay durağında alıyorum. bu arada ilginç bir sistemimiz var. 

günlerim en çok daha önce de bahsettiğim apartman arkadaşları tayfamla geçiyor. sekiz kişi falanız. doksanların ortası, henüz cep telefonu yok ve bu sekiz kişinin bir kısmı lisede, bir kısmı üniversite 1. sınıf falan, bir tanesi de babasının yanında çalışıp telefonlara bakıyor. okul ve işlerimizin ortak bitiş saati 13.00 gibi. ipini koparabilen istiklal'e çıktıysa saat 14.00 olduğunda taksim tramvay durağına gidip bekliyor. yarım saat kadar süren bir bekleme sonrası birimizden birimiz mutlaka orada olduğu için maceralara akmak üzere buluşmuş oluyoruz.
"cep telefonu yokken nasıl buluşuyorduk?" işte böyle buluşuyorduk. 

günlerden bir gün yine okuldan çıktım, tramvay durağına  gidip bekledim ama o gün ipini koparabilen yokmuş demek ki maceraya tek başıma atılmaya karar verdim. macera diyerek övdüğüme bakmayın. o zamanlar bizim gibilerin gittiği zaten üç beş bar var. onlardan birine doluşup son ses çalan rock şarkılarıyla günü geçiriyoruz. ha, tam hortum süleyman zamanları, polis baskını olacaksa yaşımız tutmadığı için aniden kaçıyoruz falan bu biraz macera sayılabilir tabii. neyse... 

"neyse, belki bir arkadaşı görürüm zaman geçer" diye umarak morg denilen aşırı underground mekanımıza gittim. morg hakkında ekşi sözlük'e şöyle şeyler yazılmış. ben de yazsam böyle yazardım. 

tüm bunlar olurken, birası ucuz barmenleri çok tişörtsüz morg'un diiceyine aşıktım. ama o zamanlar kızlar arasında, meftun olduğun çocuğa yazmamak hatta bunu belli etmemek modaydı. çünkü rakınrolun ruhu cool olmaya gerektirirdi. 

o saatte içeride neredeyse kimse olmayan, olanları da tanımadığım morg'da bir köşeye tünemiş dergimi okurken boyu devrilesice diicey geldi. ergenliğinin baharında bi' yarım akıllı olduğum için çok canım sıkıldı. "ayhh içeride kimse de yok, öfff ne şimdi sanki onun için gelmişim gibi, kalkıp gitsem mi ya ama o da şimdi çok saçma, neyse biraz oturur kalkarım" falan gibi beyinsiz cümlelerle kendimi yerken yanıma zayıf, esmer bi' çocuk oturdu. 

aşırı cool ama tamamen doğal cool bi' şekilde "ya ben sıkıldım dışarı çıkcam, sen de gelir misin?" dedi. bu doğuştan sakin hâli ve dünyanın en normal teklifiymiş gibi sunduğu seçenek bana öyle bir güven verdi ki "kardeş sen kimsin?" demedim, adını bile sormadım. dedim ki "olur, nereye gitcez?"

"biraz yürürüz ne bileyim, daraldım burada" dedi. çıktık. galatasaray'a doğru biraz yürüdükten sonra sıcak bir şeyler içmek geldi aklımıza. aznavur pasajı'nda bulunmaz kültür merkezi diye bizim gibilerin çokça gittiği ve ekşi sözlük'te şöyle anlatılmış bir yer vardı: 

dönemin hızlı gençleri biz miydik bilemiyorum ama hilmi amca bizi sevmezdi. on kişi gider sekiz çay söyler kırk saat otururduk, neden sevsin. neyse...

bulunmaz'ın o gün kapalı olacağı tutmuş. başka bir yere gitmedik, pasajın merdivenlerine çöküp sohbet etmeye sonra birlikte bendeki karikatür dergisini okumaya başladık. o gün o merdivenlerde eğlendiğim kadar az eğlenmişimdir. çok benzer şeylere gülüp çok benzer şeylere küfür ediyorduk. cool çocuğun içinden aşırı eğlenceli bir tip çıkmıştı. onu o kadar çok sevdim ki üniversitede denizcilik okuduğunu öğrenince üzüldüm hemen. ulan tam ne güzel arkadaş buldum bu yarın bir gün gider falan diye korktum sanırım. ama meğer daha birinci sınıftaymış.

uzun yıllar boyunca bir şekilde kopmadan arkadaş kalmayı başardık. leo'yu hep çok ama çok sevdim. okulunu bitirip uzakyol gemi kaptanlığına başladığı ve uzun süreler ortalarda olmadığı bir dönem iletişimimizi kaybedip kopar gibi olduk ama sonra yine kavuştuk. eski blogumda bu kavuşmayı şöyle anlatmışım:

bi gece zurich diye bi barda. ortada deli deli dans eden ama uzun saçlarından yüzünü o karanlıkta seçemediğim bi çocuk gördüm. 

az biraz izleyince "aynı anda hem metalci işi kafa sallayıp hem de disko ritminde dans eden başka biri olamaz, bu kesin leo'!" deyip yanına gittim. 

bi' baksın da yüzünü göreyim diye dürttüm oğlanı. aniden durup "kim lan beni dansımın ortasında rahatsız eden bu münâsebetsiz?" dercesine kafayı kaldırdı  ve üç dört saniyenin sonunda ben olduğumu fark edip üzerime abandı. yüzünü hâla seçememiştim ama içimden "evet, eminim. bu kesin leo!" dedim o sarılırken.

yıllar sonraki bu kavuşmamız bana çok iyi geldi. o dönem kuduz gibi çalıştığı için aylarca gemide kalıyor, sekiz dokuz ay ortadan kaybolduğu oluyordu ama  istanbul'a ayak basar basmaz beni buluyor sonra birlikte onun gemide kazandığı paralarla bar meyhane geziyorduk. 

rakı ve şarap masalarına bıraktıklarımız leo'nun sadece gemide kazandıkları da değildi. bir gün at yarışında eline güzel bir para geçmiş, "acilen bu parayı ezmemiz lazım" diye aradı beni. "ya madem kazandın iyi işte harcama onu, gemiye bir ay geç git" falan dememi asla dinlemedi. 

eski bir çingene atasözü mü ne varmış,
kumar parası kenara atılmazmış, günahmış.  acilen harcamalıymışız. kendimizi pano'da şarap içerken bulduk yine. bu yandaki de işte tam o gece. sanırım 2005 yazı. yine gülüyoruz. 


bir yaz beni çin'den aradı, "sana şu kadar para yolluyorum, bana cihangir'de bir ev tutsana acil, haftaya geliyorum ben" dedi. "tamam tutayım da sen beğenecek misin bulacağım evi, nasıl ev istiyorsun?" dedim. bu soruyu daha önce hiç düşünmemiş belli ki "eee hımm, taksim'e yakın olsun, bir de fare olmasın, bu yeterli" deyip alelacele kapadı. 

ertesi gün taksim'e yakın ve görünürde fare olmayan küçücük bir ev buldum. bence hiç güzel bir ev değildi ama anca bu kadarını becerebilmiştim. 

kısa zaman sonra geldi. neden bilmiyorum evi çok beğenmiş gibiydi ama bence kendince beni meşgul ettiğini düşünüyordu ve "yok daha neler?
kız uğraşmış bulmuş, bir de beğenmeyecek miyim?" diye çalışıyordu kafası. 

bu soruya cevap olarak leo'yu seçişimin en önemli sebeplerinden biri bu aslında. 

leo tanıdığım en iyi insanlardan biridir. kimseyi kendi derdiyle yormak istemez, küçük hesaplar peşinde koşmaz ama arkadaşlarının maddi manevi her derdine koşar, yani en azından bana karşı hep böyleydi. defalarca burnumu boktan kurtarmışlığı vardır. üzgünsem keyfimi yerine getirmek için çabalar. bunca yıldır birbirimize yapmadığımız şaka, söylemediğimiz söz yok ama bir gün bile kalbimi kırıp kabalaştığını hatırlamıyorum. beni çok sever, sevdiğini de hep hissettirir. benim de onu çok sevdiğimi bilir. 

bir suça karışacaksam da karıştıktan sonra da yanımda leo olsun isterim o yüzden. 

suç ortaklığı için ihtiyaç duyacağım tüm akıl oyunlarında ona güvenebilirim. kafası zaten normal insanlar gibi çalışmadığı için her duruma bambaşka açılardan bakabilir. ne bileyim mesela, merkez bankasını soyacaksak profesör gibi plan kurabilir ama delinin önde gideni olduğu için kırmızı tulumunu giyip çatışmanın ortasına da dalabilir. her durumda bilirim ki beni ateşe atmaz, ne olursa olsun arkamı kollar. 

ayrıca aşırı komik bir insandır. 7/24 esprili, neşeli bir mizaçtan bahsetmiyorum. hiç beklemediğim bir anda öyle bir laf eder ki yıllar sonra aklıma geldiğinde bile gülerim. sadece insanlarla birlikteyken değil kendi kendine de komik şeyler düşünüp kurabilir. kafası hem çok değişik hem de epey iyi çalıştığı için uzun cümlelere ihtiyaç duymaz. kendini çok sade bir şekilde ifade edebilir. bence bu açıdan da çok iyi bir suç ortağı olur leo'dan. 

birlikte hakim karşısına çıksak ben "şimdi hakim bey dünya gaz ve toz bulutuydu" diye başlayıp asla vermemem gereken bilgileri bile aleyhimize delil olarak mahkeme dilekçelerine işletecekken leo kuracağı üç cümle ile bizi ipten kurtarabilir. 

içi geçmiş bir ödlek olduğum için hayatımın bundan sonraki kısmında bir suça karışmam sanırım ama umarım leo ile bir daha hiç kopmayız. en son aynı masada oturuşumuzun üzerinden iki sene geçmiş olsa da hep iletişimdeyiz. artık istanbul'da değil, eşi ve iki çocuğuyla ege'de bir şehirde ama buna bile razıyım. bugünlerde yine gemide, son konuştuğumuzda güney afrika'dan şu fotoğrafı yolladı.

he bak bu da büyük artı. adam koskoca tankerlere kaptanlık yapıyor, her milletten insanın huyunu suyunu biliyor. ohoooo peşimize interpol düşse kaç yazar? 

yani bilmiyorum ki insan bir suça karışacaksa başka nasıl bir arkadaş isteyebilir yanında? 

 seni çok seviyorum ulan. iyi ki varsın. 

7 Haziran 2021

arkadaş mimi 4: bir şarkıyla hatırlanan arkadaş

 bu arkadaş müzikli mimdeki ayrılmam şarkısının anısını anlatırken aklıma gelen bir arkadaş.  


isminin tam ortasındaki hi hecesini ona seslenirken asla çıkarmadığımı fark etiğimden beri adı bece kalan, en son on yıl önce falan gördüğüm ve bir daha ne mesaj ne sosyal medya hiçbir şekilde iletişimimizin olmadığı bir arkadaşı anlatacağım bugün.  

bece ile 2005 gibi, şimdi cool kocam, o zamansa sevgilim olan lee vasıtasıyla tanıştık. tanışıklıkları epey eskiydi ama sık görüşmüyorlardı. sonra galiba bir iş için ortak çalışmaya başladılar. sevgilim lee sürekli "sizi tanıştırmam lazım" deyip duruyordu. bu ikili bir akşam bece'nin bana 15 dk mesafedeki evinden arayıp hadi gel dediler. gittim.  

o kadar kısa sürede birbirimizi çok sevip iyi arkadaş olduk ki "bizi yakınlaştıran işte şu andı" falan diyemiyorum. 

bu arada genel dünya görüşü cart curt dışında benzediğimiz tek bir noktamız yok.  
ben olaylar karşısında genellikle sakin bir tipimdir, hemen her şeye atlamam. bece her günü son günüymüş gibi aceleyle yaşar. benim kendime ait güvenli bir alanım vardır, huzurumu kaçıracak şeyleri erken fark eder bir an önce oradan cıslamaya bakarım. bece belaya donsuz koşar falan böyle de zıt taraflardayız. 

hani bir önceki yazıda demiştim ya barbie bana arkadaşlarımı yargılamamam gerektiğini öğretti diye, o dönem bunu artık epey halletmiş olduğum için bece'nin bu zıtlığını hiç yadırgamadım. aksine bu zıtlık ikimize de çok iyi geldi. 

tanışıklığımızın ilk zamanları bece hayatının nerrrde akşam orrrda sabah bir dönemindeydi, ben onun o hiç bitmez manitacılık hikayeleriyle aşırı eğleniyordum. o ise dünyanın en zor insanıyla altı yıldır birlikte oluşum sebebiyle beni ilişki gurusu falan sanıyordu. onun "aaaa bak, şu oldu, bu oldu, sonra ben bunu dedim, sence iyi mi yaptım, acaba böyle mi yapsaydım?" sorularıyla sabahlara kadar bazen çekirdek bazen de şaraptan tekilaya uzanan geniş alkol skalamız eşliğinde çok eğleniyorduk. 

ben de fena değilimdir de onun her şeyi dalga geçerek karşılayabilmesini çok seviyordum. 

mesela bir sabah, kapısında  şu yandaki gibi bir manzara ve ona eşlik eden sesle uyanmak onun keyfini kaçırmazdı. her durumda gülecek bir şey bulur hatta halelaloiiiooo hollallaaiiee diye gidip yumurtasını alır gelirdi. 

tanıdığım en alçak gönüllü insanlardan biriydi bu arada. çok iyi bir arkadaş olduğu için onu övdüğümde  "ben kızlarla nasıl arkadaş olunur bilmiyordum ki, sen öğrettin" diye cevap verirdi. aslında şimdi daha iyi anlıyorum ne demek istediğini. 

sistapawır namına bir geçmişi hiç yoktu. doğup büyüdüğü izmir'de, çevresindeki orta sınıf ailelerin süslü kızlarıyla bir türlü gerçek bağlar kuramadığını anlatırdı. sonra ses mühendisliği okumuş. her yer adamlarcaaaa... tüm hayatı, arkadaşı veya sevgilisi olan pembe götlü erkekleri nazlatmakla geçmiş bir şekilde. 


bece'yle arkadaşlığımızın en sıkı fıkı dönemlerinde sevgilim lee ile ayrıldık. kargo'nun ayrılmam'ında anlattığım gibi benim için çok zor bir ayrılıktı. kalbim çatır çutur kırılmıştı, hayatımı yeniden kurup kurgulamam gerekiyordu. tuhaf bir boşluk hissediyordum ama bu boşluğu yeni bir ev, yeni bir iş ya da okul, yeni bir sevgili, yeni herhangi bir şeyle doldurmak için acele de etmiyordum. 

tüm bunlar olurken yanımda en çok bece vardı. telefonun ucundaki sesiyle, evime 15 dk mesafedeki evinde yemekleri ve ev sahipliğiyle, "hadi bu gece çıkalım" dediğimde "tamam wuhuuuu on dakikaya hazırım!" cevaplarıyla ve olanca neşesiyle hep yanımdaydı. zaten o dönemi en çok bu wuhhuuuular sonrasında patlayana kadar içmelerimiz ve başımıza açtığımız türlü belalarla hatırlıyorum. oraya da geliyorum.

bece o dönem hayal kahvesi'nde çalan bir grubun tonmaisterliğini yapıyordu. bir gün biz yine bar meyhane geziyoruz ve ben gerçekten çok ama çok sarhoşum. hayal kahvesinin önünden geçerken kapıda arkadaşlarıyla karşılaştı. ayak üstü selamlaştık. sevdiğim bir mekan değil ama arkadaşları ısrar edince girmiş olduk. o gün insanlarla birebir sosyalleşesim yoktu hiç, hemen kendime bir içki alıp üst katta zulada bir yere oturdum. bece bi' ara arkadaşıyla bir şey konuşmak için aşağı indi. ben de bari müzik dinleyeyim dedim ama sahnede çok kötü bir grup vardı. 

kendi kendime söylenirken iyice içim sıkıldı. içkim bitti, e zaten içerisi kıyamet gibi kalabalık falan. neyse, bunu bulayım da gidelim diye aşağı indim. zor bela gittim yanına. çantasını yukarıda bırakmış salak, "onu alsana ben de bi' tuvalete gireyim, gidelim" dedi. buradan sonrasını görsellerle anlatacağım. 


tam şu sarı çöp kadının olduğu noktadayım. çöp kadın merdivenin öyle bir ağzında duruyor ki çekilmezse ona çarpmadan geçmem imkansız. zaten beyinsizin bir elinde içki diğerinde sigara var. bir adım geri atsa yer var ama o şekilde geçersem ya içkisi devrilecek ya da sigarası beni yakacak. bu arada aramızda bi' karış mesafe... 

"pardon, geçebilir miyim, heey" falan derken ilk, duymadı sandım. sonra fark ettim ki duyuyor, görüyor ve ayık ama çekilmiyor. göz göze gelmeyi başardım bir şekilde. yukarıdan da çin ordusu gibi kalabalık inmeye hazırlanıyor. son sesimle ama yine insan gibi bir tonlamayla "pardon geçebilir miyim?" dedim. ne yaptı peki? 

gözümün tam içine bakarak önce öfledi, sonra göz devirdi ve hadi bunlara da tamam ama iyice geçti merdivenin önüne. içimden "be cool soni be cool" dedim ama yok nafile, delirtti beni. sakince kulağına doğru eğildim "ben buradan geçerim ama sen de bunu yersin!" diye çaaaat bi' yapıştırdım tokadı manyağa! 

ahahahaha sonrası şöyle: bu gerzeğin ilk birkaç saniye neler olduğunu anlayamayışı, benim o arada aşkı memnu'nun son bölümündeki firdevs hanım gibi bi' koşu merdiveni çıkıp çantaları alışım, aşağıdan kopan çığlık sonrası karışan ortalık ve tüm bunların üzerine her şeyden habersiz tuvaletten çıkan bece'yle göz göze gelişimiz, bece'nin üç saniye içinde tüm bu kargaşayı çıkaranın ben olduğumu bir şekilde anlaması ve "ne oluyor ulan!" diye olaya müdahil oluşu... 

off allahım allahım! en kötüsü, ben tokadı attığım gibi bece'nin burada çalışıyor olduğunu hatırladım. aaa yarın bu kız buraya gelmek zorunda, ay ben ne yaptım falan derdindeyim ama o tabii baktı güvenlikler bana doğru geliyor, tam bir gözükara manyak olduğu için "o kız durup dururken  olay çıkarmaz, ağzınıza sıçarım burada" falan diye coştukça coştu. bir yandan da bar işlerini biliyorum ben, çöp kadın belli ki mekanda birinin bir şeyi. yoksa tek sözüyle üstüme yürümez kimse. baktım ki olay büyüyecek, az daha fıymazsak bu güvenlikler kolumuzu bacağımızı kırıp bizi kaldırıma atacak yapıştım bece'nin koluna çekiştire çekiştire kendimizi kapının dışına atmayı başardım. o an şöyle bir kare getirin gözünüzün önüne. arkadan bunu kucaklamış hatta ayaklarını yerden kesmişim ama o hâlâ içeriye doğru kocaman el kol hareketleriyle "SİKERLER ULAN!" diye bağırıyor. evet tam olarak böyle bağırıyor, manyak çünkü. 

sonrasında kendimizi nereye attık hiç hatırlamıyorum ama o sarhoş kafayla asla gocunmadık. aksine sabaha kadar gözümüzden yaşlar gelene kadar güldük ve içmeye devam ettik, sonra da zıbardık yattık. sabah olunca, dün benle birlikte coştu bu deli ama ayılınca allah belanı versin der mi diye korka korka yanına gittim. tam bir manyak olduğu için hâlâ gülüyordu. sallama ya ne olacak diye de rahatlattı beni. ha bu arada tam düşündüğüm gibiymiş, çöp kadın sahnedeki grubun menajeri, solistin ablası, işletmecinin de manitasıymış. yine iyi yırtmışız ama ohh elime de  sağlık valla hiç pişman değilim. neyse... 

ayrılmam şarkısında geçenle bu hikayenin toplamı bece'yle arkadaşlığımızın özeti gibi. çok kederli anlar var, bu ve benzeri düzeyde karıştığımız suç olayları var, sonunu düşünen kahraman olamaz düsturuyla yola çıkıp kıçımızın üstüne oturduğumuz anlar falan da var.

ama bir an var ki hiç unutmuyorum, o da bir şarkıyla hatırladığım bir an. 

2008 yazı, istanbul'dan gitmeye karar vermişim. bece'yi ve buradaki pek çok şeyi çok özleyeceğimi biliyorum ama gitmem lazım. bu şehirde son günlerim, pek çok şeyi son defa yaşıyorum ve bunu biliyorum. parkorman'da whitesnake konserine gittik, sahneye yakın olmayan ama şahane bir açıdan, bir bankın üstüne çıkmış konseri izliyoruz. is this love çalıyor, coverdale'in yanık sesine sarhoş bağırışlarımızla eşlik ediyoruz. çok mutluyuz falan, sonra şarkı bitine bece dönüp bana diyor ki "bok var gidiyorsun!"

o anın videosu da vardı bir yerlerde ama bulamadım, bunu buldum. 

whitesnake'ten bir ay kadar sonra, bavul mavul topluyorum. bece kuruçeşme arena'da mfö konserinde çalışıyor, fotoğraf çekmek için tek fırsatı tuvalette karşılaşınca bulabilmişiz. 

o zamanlar fotoğrafların rengini falan beğenmeyince mutlaka üstünde oynardım, bunu da böyle yapmışım. bence epey manidar olmuş, zamanın ruhunu yansıtmışım sanatıma.

geride bıraktığımız onlarca partinin ardından bece'yi bazen çok özlüyorum. küsüp bir daha yüz yüze bakamayacak bir şey yaşamadık ama benim gidişimle hayatlarımız çok değişti. 

bizi bir arada tutan esas şey yan yana olup türlü olaylar çıkarmak, çeşitli duygu patlamaları yaşayıp birbirimizi sakinleştirmek ya da o patlamaların keyfini sürmekti sanırım. hepsi bitince ve aramıza da uzun mesafeler girince bir daha hiç, bir araya gelmedik. birkaç sene önce, ortak bir arkadaşımızdan iyi olduğunu duydum, o bana yetti. bir gün tekrar yan yana  gelsek  eskisi gibi olur muyuz bilmiyorum ama içimde ona dair bir kırgınlık yok, umarım onun da yoktur. 

öptüm.

6 Haziran 2021

arkadaş mimi 3 : arkadaş grubu ile bir anı

bu soruyu çok düşündüm. aklıma daha önce anlatmadığım kayda değer bir anı gelmedi. ama kendi hazırladığım mimin sorusunu boş geçmeye de utandım. sonra dedim ki "mim benim değil mi ulan? istediğim gibi eğip bükebilirim yani ne olmuş?" (bu noktada bir miktar "şahsımın başkanlığında" tarzı bilinç kaybı yaşamış da olabilirim.) 

madem hafızamda şuraya yazabileceğim üç satır yok bari özlemekten can vereceğim bir arkadaş grubumla yaşamayı arzuladığım hayalimi yazayım. e gerçekleşince de anı olacak zaten, neden olmasın? evet başlıyorum. 

2021 yazının en güzel günlerinde corona illeti bir anda dünyadan yok olmuş. kimse bu duruma anlam verememiş elbette ama altı milyar insan o kadar uzun süredir bunun hayalini kuruyormuşuz ki çok da kurcalamamışız. koca bir ohh çekip sıradan hayatımıza dönmüşüz. 

hikayemiz mina'nın ankara'dan istanbul'a gelmesiyle başlıyor. nihayet. 

güneşli bir istanbul sabahı onu taksim meydanı'nda karşılamışım ve cadde boyunca güle oynaya yürüyüp büyük londra oteli'ne geçmişiz. geçebilmişiz çünkü durumumuz var, 
bu da hayale dahil. 

biz otele yerleşirken resepsiyondan arayıp "arkadaşınız geldi" demişler. koşa koşa aşağı inip birgül'ü almışız. onu da sağ salim odasına şaaptıktan sonra artık hazırız. 

önce biraz birbirimize doyalım, bol bol gıybet çevirelim diye kızları  limonlu bahçe'ye götürmüşüm. 


mekanın en güzel masasına kurulup serinletici drinklerimiz eşliğinde hasret gidermişiz. 

ona salla buna giydir derken epey geç olmuş, artık kılıcımızı kınından çıkarma vakti gelmiş de geçiyormuş. 

ha o arada coronanın bitişi kadar ani ve şaşırtıcı bir gelişme daha olmuş tabii. üç adım atmayı imkansız kılan turist yığınları ve istiklal caddesi'ni koca bir avm'den ibaret gören sıkıntılı tayfa buralardan elini ayağını çekmiş. cadde 90'ların ortasındaki o hareketli ama yaşanabilir haline geri dönmüş. bizse bunca zaman sonra kavuşmamızın acısını nerede çıkarabiliriz diye düşünürken geceyi karaokeyle tamamlamaya karar vermişiz. drinklerin de etkisiyle domuz yavruları gibi birbirimizin üstüne çıka çıka kat ettiğimiz mesafe sonrası şahane bir kulüpte bulmuşuz kendimizi. 

ooo artık gelsin mojitolar gitsin sex on the beachler derken bol miktar madonna şarkısı ve haykırmalı türkçe poplarla geceyi tamamlar gibi olmuşuz ama bitmiş mi, bitmemiş? 

içtiğim gecelerin sonunda pis bir şeyler tıkınmazsam ertesi gün nasıl da kendime gelemediğimi o sarhoş kafamla uzata uzata anlatıp kızları doğduklarına pişman ederken bir yandan da türlü manüpülasyon ve fiziksel çekiştirmelerle büyükparmakkapı'daki marmara büfe'ye götürmüşüm sistalarımı. çünkü yoksa susmayacağım. 

"en nezih başlayan günü bile kaldırım kenarında patso gömerken bitirmek rakınrolun ruhudur kardeşlerim" diye beyinlerini yerken benim de artık uykum gelmiş. 


yine geldiğimiz yoldan otelimize dönüp yataklarımıza devrilmişiz. ayılınca ohooo daha pera müzesi senin istanbul modern benim sanatsal olaylar, boğaza nazır içilen çaylar kahveler, teraslı bir meyhanede zeki müren çalarken yanımıza gelen udiyle birgül'ün şakıması, mina'nın "ulan o gün karaokeye gideceğimizi bilseydim kaplanlı deri ceketimi giyerdim" çıkışı sonrası bi' tur daha kapısından girilen karaoke barlar... o arada buraya yazamayacağım kadar karanlık şeyler de yaşanmış olabilir. zaten yaşansın çok rica ediyorum. 

sevgili evren, sevgili kozmoz. al bak dileğimi yazdım yolladım, artık iş sende. 
yüzümü kara çıkarma. 
amin.

2 Haziran 2021

arkadaşlık mimi 2: okuldan bir arkadaş

lisede ilk kez okuldan yakın bir arkadaşım oldu. ama bu kez ismini yazmayacağım. kendisine barbie diyelim çünkü ilerleyen satırlarda olaylar olaylar…

evet dostlarım, takvimler doksanlı yılların ortasını gösterirken kod adı barbie sınıf arkadaşımdı, biraz saf ama aşırı eğlenceli bir kızdı. 

dikkatimi ilk çekişi, ülkücülerin ağırlıkta olduğu sınıfımızda çıkmış bir tartışmada beyinsiz bir topluluğa karşı insan hakları falan savunduğunu işittiğim cümleleriyle oldu. 

münakaşasının diğer tarafı da sıra arkadaşıydı. olaya onu destekleyen cümlelerimle  dahil olunca bir hışımla pılını pırtını toplayıp yanıma oturdu, bir daha da kalkmadı.
yani yaklaşık 1,5 yıl boyunca.

devrim ateşini harlarken başlayan arkadaşlığımız bana da çok iyi gelmişti. yıllar sonra okulda eğlenmeye bile başlamıştım. 

bu arada barbie ismi boşuna değil. bu böyle upuzun boylu, bebek yüzlü, kocaman gözlü, havalı falan aşırı güzel bir kız.
o zamanlar güzellik yarışmaları aşırı revaçta müsabakalardı, her sene dereceye girenlerinin hepsinin adını bileceğimiz kadar şaşalı olaylar. birileri bunu gaza getirmiş “ben de gircem yarışmaya” diye tutturdu.

ben o dönem aşırı rakınroll bir hayatın peşinde olduğumdan elbette epey söylendim. kadın bedeninin meta olarak görülmesinden girip “sen daha kaç yaşındasın, bu düpedüz pedofiliye hizmet ediyor”dan çıktım ama inat etti, girdi yarışmaya. lan hani solcuyduk?

neyse, girdi diyorum ama finale kalamadan elendi. inatçı karakteri ve halen emin değilim ama bence anasının da bok yemesi sebebiyle gözünü hırs bürüdü. illa meşhur olacak, ya manken ya oyuncu, hiç değilse sunucu. 

ikinci senemizin sonuna doğru ikimiz de hayatımızda olup biten saçma şeylerden dolayı o okuldan ve birbirimizden ayrıldık. görüşmelerimiz seyrekleşip artık mektuplaşacak falan (evet,internet hala yok) hale gelsek de bir şekilde ilişkimiz devam etti. bir gün sevinçle beni aradı. o katıldığı güzellik yarışmasında tanıştığı bir adam vardı, o zamanın meşhur manken oyuncularından biri, kod adı M. olsun.

bu M. ara sıra fuarlarda falan hosteslik işleri buluyordu barbieciğime. iyi kötü para kazanıyordu oralardan ama babasından bıkmıştı, kendi hayatını kurmak istiyordu artık ve düzgün bi işe ihtiyacı vardı. ve o zamanın en meşhur futbol programlarından birinde sunuculuk teklifi almıştı. 

hiç anlam veremedim. bu kız ne sunuculuk bilir ne de futbol, hayırdır? kafamdaki bütün soruları bir dert küpü olarak kendisine yükledim ama bir yandan da koşa koşa o programa gideceğini biliyordum. ha bu arada sanırım yirmilere falan yaklaşmışız, ağzımın en ayarsız yılları. 

neyse, aradan birkaç ay daha geçti, bu bir akşam aradı yine, bak dedi şu gün şu saatte izle. açtım izledim. offf. 

aslında internette hala o programın görüntüleri var ama birazdan anlatacağım olaylar sebebiyle elim kolum bağlı. ifşa edemiyorum ucu kimseye değmesin diye. 

neyse, beni helena gibi biçare bırakan programda kameranın tam karşısında bir masa var. masanın arkasında bu koca adamlar dizilmiş. 

bunu da öyle yan, saçma bir açıyla oturtmuş ve öyle kısa bir etek giydirmişler ki programı açtığınız anda o uzun bacaklardan başka bir yere bakmanız mümkün değil. 

çünkü neden olmasın, neden genç bir kadının bacakları üzerinden reyting ve prim yapılmasın? 


programı izledikten kısa zaman sonra buluştuk. hiç haddim olmasa da epey bi' söylendim kendini bu duruma düşürdüğü için. barbie de çok rahatsız olduğunu, kıyafetleri programdaki kodamanlardan birinin seçtiğini, dekolte ve frikik (tam olarak bu sözcüklerdi) vermeden programa devam edemeyeceğini açık açık söylediklerini anlattı. 

(bu şerefsiz pezevenk, bu adi kodaman hala hayatta ve adamı sanrım tc sınırları içinde seven bir kişi bile yok. ama bir şekilde tutundu yani o gazete senin, bu tv benim. hiç anlayamıyorum bu işler nasıl dönüyor, neyse devam edelim.) 

ama söylenmelerime karşılık çok bir şey demedi.
“ilelebet böyle gidecek değil dur  önce bi’ adımı duyurayım” falan diye kapadı konuyu, ben de uzatmadım. kısacası, öyle istiyordu ki bu işleri, kendisine yapılan zorbalığa boyun eğmek zorunda olduğuna inanıyordu. 

ardından çok uzun süre görüşemedik, bir gün aradı beni “sana çok ihtiyacım var” dedi hemen buluştuk. çok mutsuzdu ama bir türlü anlatamıyordu derdini. sonra konuştukça rahatladı, içini döktü. 

bir adama aşık olmuş, avrupalara tatile gitmişler, her şey çok güzelmiş ama dönüşte öğrenmiş ki adam evliymiş, bir de çocuğu varmış ama adam çok mutsuzmuş zaten kadından da ayrılacakmış falan ama nasıl olacakmış, bu şimdi ne yapacakmış?

o an şunu sorduğumu hatırlıyorum:
“barbie sen bana içini dökmeye mi geldin yoksa fikrimi almaya mı?

“ne yapacağımı bilmiyorum. sen akıllısın, gerçekçisin bana akıl ver.” dedi

meseleye mainstream bir ahlak anlayışıyla mı girsem bodoslama dalıp “kızım sen beyinsizsin!” mi desem bilemezken, o arada adamın ve hatta karısının da bu tv işlerinden olduğunu öğrendim.

adam değil ama kadın meşhurdu. "bak, adını ben bile biliyorum. bu kadın kim bilir o noktaya gelene dek kimlerle ahbaplık kurmuştur, duyulursa bunca yıldır verdiğin emek, çektiklerin falan buhar olup uçar, bu kadın seni oralarda barındırmaz. bir güzel de adını çıkarır, tarihe bilmem kimin metresi diye geçersin.” dedim. 

böyle anlatınca sanırım biraz korktu. haklısın dedi, bir miktar daha üzüldük birlikte. ne yapıp edip bu meseleyi bitireceğini, içinin rahat olmadığını, kadının şerrinin de zaten dillerde olduğunu falan sıralayıp çıktı evden. 

aradan birkaç ay geçti, çok özledim bir gün, hadi gel buluşalım diye aradım. gelemem işim var …. ile birlikteyiz dedi. (o evli adam)

ay gerizekalı ben, bi coştum, 

“barbie sen salak mısın, hala o adamla ne işin var, canına mı susadın” derken kıza söylendim bi dünya, “dur tamam konuşuruz” diye kapadı alelacele telefonu. 

aylar geçti, aramadı. ben aradım telefonlara çıkmadı. yani uzun süre gerçekten evde yok sanıyordum ama sonra fark ettim ki konuşmuyor artık benimle. 

barbie ile hikayemiz de böyle bitmiş oldu. 

ona alındım desem yalan olur. bunda ve önceki olaylarda sanırım arkadaştan çok anne gibi davrandım.  duymak istediklerini değil duyması gerekenleri söylemem gerekir gibi çalışıyordu kafam. epey altın kalpli bir kızdı, kimsenin üzülmesinde payı olmasını yakıştıramadım ona kendimce. ağır konuştum ya da ağır konuşmaktan beter tepkiler verdim. o da gitti. 

bunca yıldır kulağıma gelen tek bilgi, bu işleri bırakmış, başka bir adamla evlenmiş. tam emin değilim ama galiba az çok öngördüğüm gibi oldu her şey. adamla kadının meselesi magazinlere düştü çünkü, epey de uzun sürdü, sonra sanırım ayrıldılar. 

adam nerede bilmiyorum ama kadın şu an memleketin en ünlü 5 kadınından biri olabilir. olan bizim safoskiye oldu. umarım çok mutludur. bir sürü hayali vardı, mecburen vazgeçirilmişse bile umarım sonrasında iyi ki kurtuldum oralardan falan diyordur. 

barbie’yle ayrılığımız beni de terbiye etti. çok sivri dilli, hatta ayarsız, sert konuşan bi tiptim. insanları bu şekilde ikna edemeyeceğimi anladım. bu sadece benden kaçmalarına sebep olurdu, benden kaçan birini korumayı başaramazdım. daha az yargı dağıtan biri olmaya çalıştım. tabii bu da bir günde olmadı. ama benzer şeyler yaşayan ve sevdiğim her insanla konuşurken aklıma hep barbie’yi getirdim. ama "aa böyle yapmamalıyım bak sonra küsüyorlar benle” gibi bir şey değil bu söylediğim.

“eminim bana çok ihtiyaç duyduğu anlar oldu ama onu yargılamamdan korktu ve aramadı. istemeden de olsa onu yalnız bıraktım. bunu bir daha sevdiğim hiç kimseye yapmamalıyım.”  

işte tam olarak bu cümlelerle terbiye ettim kendimi. 


1 Haziran 2021

arkadaşlık mimi 1 : çocukluk arkadaşıyla bir anı

geçkin kardeşlerim bilir ki trt bir zamanlar tek kanaldı. 60 milyon tek yürek, aynı anda, aynı ekrana baktığımız yıllar. memleketçe her gün akşam üzeri saatlerde alcanzar izliyoruz. çirkin kız lorena ve o güzelleştikçe kendisine yükselen janti çocuk eduardo falan, olaylar olaylar... 

  

sanırım dördüncü sınıftayım. okula dair hiçbir şeyden hazzetmiyorum. korkunç bir öğretmenim var, sınıf arkadaşlarımdan bazılarını seviyorum ama eeh işte, şöyle böyle hepsi. 

bir de sınıfın en çalışkanı gökşen var. gördüğüm en akıllı ama geçimsiz çocuk. akıl almaz derecede cevval bir o kadar da hırslı bi' tip. 100 değil 98 alsa oturur bütün teneffüs ağlar, kimseyle bir şeyini paylaşmaz, hem ispiyoncu hem de mızmız. iki çocuk ne kadar zıt olabilirse o kadar zıt kutuplarız. ben soruyu bilse de parmak kaldırmaya çekinen, ödevleri bi' yapıp bi' yapmayan ama herkesle iyi geçinen falan. bence gökşen tarafından anlatılsam ezik denebilecek bi' tip falanım hatta. 

lakin öğretmen bizi bir gün "siz uzunsunuz ikiniz en arkaya geçin birlikte oturun" diye orta sıranın en sonuna attı. 

sonra günler günleri kovalarken o burnu düşse almayan gökşen'le bir şekilde alcanzar üzerinden konuşabilmeye başladık. zamanla yakınlaştık hatta ilginç bir şekilde bu demin saydığım bet özellikleri uçtu gitti, yani en azından bana karşı. tüm dünyadan hala nefret eden o gökşen neden bilmiyorum bana karşı hep sevecen, hatta şakacı falan... aslında içinde hala geçimsiz bir çocuk vardı ama o manyak mizacına rağmen kendini dizginlemeye çalışıyor oluşu hoşuma gidiyordu. o bir adım atıyorsa ben üç adım koşuyordum. silgi alırken ona da alıyordum, beslenme çantalarımızdaki kekleri falan değişiyorduk. aramız süperdi. 

bir gün teneffüste oturmuş yine alcanzar'dan bahsederken dedi ki:
"biliyor musun ben eduardo'ya aşığım." 

bu öyle deyince o güne kadar aklımın ucundan bile geçmediği halde, sırf bff sayılırız ya, ehehhe çok tatlı olur falan diye düşünerek dedim ki: yaaaa ben de aşığım! (aşko kız tonlamasıyla) 

ama o da ne? 

aynı çocuğa hissetiğimiz yanıklık bizi daha da yakınlaştırır diye saf saf beklerken o tatlış gökşenin içinden alevler fırlatan bir ejderha çıktı! 
HAAAYYIIIIRRR O BENİM AŞKIM, SEN KİMSİN? O BENİİİİİM! İLK BEN SÖYLEDİİİM! 

aklı selim bir çocuk olsaymışım konuya girdiğim tonda çıkar, hehehh tamam derdim ama onun öfkesi beni de delirtmiş olacak ki iyice çirkinleşip aynı tonda bağırdım: HAYIR Bİ' KERE EDUARDO BANA AŞIK!

bu yüksek desibelli ilkel kavgamız sürerken öğretmen geldi. söylene söylene ve birbirimizden ölesiye nefret ede ede oturduk, ders başladı. ben biraz sakinleştik sandım ama yanılmışım. 

sinsi pislik önce sırayı görünmez bir çizgiyle ikiye böldü, sonra onun tarafında kalan eşyalarımı iteledi, yetmedi alttan ayağıyla depip çorabımı kirletti, öğretmen soru sordu sırf bana inat benden önce kalktı cevapladı falan böyle böyle allahın delisi o 40 dk boyunca oturduğu yerde benle kavga etmeye devam etti. bu arada tüm bunları öyle usta işi bir sinsilikle yapıyor ve korkunç öğretmenimiz  o kadar onun tarafını tutuyor ki (gökşen'in eski kavgalarından biliyorum) şikayet etmemin mümkünatı yok. bir de durduk yere o manyaktan azar işitmeyeyim diye sustum. 

sonra zil çaldı, öğretmen sınıftan çıkar çıkmaz bu sanki hiç ara vermemişiz gibi kaldığı yerden haykırışlar, ültimatomlar, tehditler... SÖZÜNÜ GERİ AAAL YOKSA ÇOK KÖTÜ OLUR, SÖZÜNÜ GERİ AAAL YOKSA EŞYALARINI PARÇALARIM! 

onun yükselen tansiyonuyla ben bir noktada tamamen pisleştim ve zaten deliliğin kıyısında gezen gökşen'i EDUARDO BANA AAAAŞIK, EDUARDO BENİ SEVİYOOOO şarkımla iyice çıldırttım. 

sonrasını adım adım anlatıyorum:

önce bütün defterlerimi sıranın üstünden yere attı,
sonra çantamı aldı sınıfın çöpüne fırlattı,
o da yetmedi askıdan montumu alıp üzerinde tepindi,
aaa napıyorsun diyenleri itip duvara yapıştırdı.

sinirinden öyle bir kan ter içinde kalmıştı ki kıvır kıvır saçlarının yüzüne yapıştığı o anı hatırlıyorum. 

o an gökşen'in gerçek bir deli olduğunu kabullenip vazgeçtim. 

yani bir de tüm bu deliliğe sebep olan bir aşk olsaydı ortada! ne vardı çıkıp doğruları söyleseydim "yok lan ben zaten sarı fırtına metin'e aşığım" deseydim? 

demedim, ben de az değilmişim. 

ilkokul mezuniyetimizden yıllar sonra, otuzlarımıza yaklaşırken gökşenle buluşup peyote'de içtik. aşk meşk olaylarından bahsederken eduardo ve o kara günü hatırladığımızda itiraf etttim. gökşen dedi ki "salak ben zaten biliyordum senin ona aşık olmadığını ona sinirlendim ama eduardo'ya aşık olmandan çok eduardo bana aşık demene sinirlendim" ahahaah

aslında çok da bir yere varan bir hikaye gibi değilse de bence şöyle bir şeye sebep olmuş olabilir. gökşen şu an memleketin en önemli sinema yazarlarından biri. benim beş kere üst üste izlesem anlayamayacağım filmler hakkında uzun makaleler yazıyor, aşırı havalı festivallere katılıyor, orada kim bilir daha önemli ne işler yapıyor. her zaman çok akıllı bir tipti ama bence sinemaya bu kadar tutkuyla bağlanmasının temelinde işte o günkü kavgamız var. yani o değilse, beni az daha neden parça pinçik ediyordun gökşen? 

en sağdaki benim, ortadaki de gökşen. 
mezuniyet balomuz, harbiye hilton, 1993

gökşen, ben
son buluşmamız, yine peyote, 2014

bir değil iki mimle geldim, ben daha canımı mı vereyim?

evet, bir önceki yazımda öve öve bitiremediğim muhteşem sorularımla geldim. 15 soru var, iki günde bir şaaapsam haziran sonuna kadar düzenli yazmış olurum şuraya. nasıl oldu bilmiyorum ama soruları hazırlarken cevaplarını düşünmedim hiç. bir gece öncesinden istihareye yatar kalkınca da dayar döşerim artık. sorularım şunlar: 

1.bir çocukluk arkadaşı ile bir anı
2. okuldan bir arkadaş
3. bir arkadaş grubu ile bir anı
4. bir şarkıyla hatırlanan arkadaş
5. bir suça karışılacaksa aranacak arkadaş
6. tatil için en iyi arkadaş
7. birlikte dans edilecek bir arkadaş
8. birlikte yol yapılacak bir arkadaş
9. unutulmayacak bir anıya ortak olmuş arkadaş
10. hayat üstüne konuşmaktan zevk alınan bir arkadaş
11. ilham veren bir arkadaş
12. aslında hiç alakamız yok dedirten bir arkadaş
13. kalp kırmış bir arkadaş
14. özlenen bir arkadaş
15. ruh ikizim / bff dedirten bir arkadaş ve onunla bir anı

sorularım bitti. ama mimlerim bitmedi. 


o arada bir takım yutubır ve blogçular tarafından övüldüğünü görüp merak ettiğim ama alt başlıktaki spiritüel sözcüğünden işkillendiğim için elimin gitmediği şu kitabı pdf olarak bulmayı başardım. 

övenler, "yaratıcılık ve yazma becerisiyle ilgili faydalı bir kitap" dedikleri için ilgimi çekmişti. henüz okumadım ama  biraz göz gezdirdiğim haliyle anlatacağım. 

kitabın büyük kısmını oluşturan "içinizdeki yaratıcı çocuğu öldürmeyin" temalı klişe paragraflar içimi şişirdi. ve tabii olumlamalar, olumlamalar... ama aralarda biraz bizim mimlere de benzeyen bazı sorular ve yazı alıştırmaları var. gizil güçlerimizmiş, inanırsak olurmuş tarzı spiritüel şeyleri içselleştiremiyorum ben ama amaç odaklı görev verilince memur bünyemin hoşuna gidiyor. yani iyi ki para verip almamışım ama pdf olarak bulabildiğime sevindim. 

bazı küçük konularda harekete geçebilmeyi yazma eylemi üstünden fişekleyen hatırlatmalar da var. yani mesela şöyle. 


tamam peki buradan nereye bağlayacağım? şu bizim mimlere benzettiğim sayfalardan bir yazma alıştırmasını buraya da ekleyeyim dedim. belki blogunda yapmak isteyen ya da sadece üzerine kafa yormak isteyen komşularım olabilir diye düşündüm. 110 numaralı sayfadan aynen kopyalıyorum. 

1. Çocukluğumda en sevdiğim oyuncak...

2. Çocukluğumda en sevdiğim oyun...

3. Çocukken gördüğüm en iyi film...

4. Pek yapmıyor um ama şunu yapmaktan hoşlanıyorum...

5. Biraz neşemi bulsam şunu yapardım...

6. Çok geç olmasa idi şunu yapardım...

7. En sevdiğim müzik aleti...

8. Eğlenmek için her ay harcadığım para...

9. Bu kadar cimri olmasaydım sanatçım için şunu alırdım...

10. Kendime zaman ayırmak şu demek...

11. Hayal kurmaya başlarsam korkarım ki...

12. Gizlice okumayı sevdiğim...

13. Eğer kusursuz bir çocukluğum olsaydı şimdi şunu olacaktım...

14. Çok saçma olduğunu düşünmeseydim şunu yazar veya yapardım...

15. Anne babam sanatçılar hakkında şöyle düşünüyor...

16. Benim Tanrı’m sanatçılar hakkında şöyle düşünüyor...

17. Bu iyileşmenin bence tuhaf yanı şöyle...

18. Kendime güvenmek belki de...

19. Beni en çok neşelendiren müzik...

20. En sevdiğim giyinme tarzı... 


arkadaşlık mimini düzenli yaparken belki gaza gelir ya da allah muhafaza olur da insan gibi kısa yazarsam bu sorulardan da sokuşturuveririm aralara. gerçi bazı maddeler (mesela #17) neden bahsediyor hiçbir fikrim yok. sayfanın önünü sonunu okumayınca bir anlam veremedim tabii ama anladıklarımdan seçerim artık. 

şimdi gidip ilk iki arkadaşlık sorusunun cevabını düşüneceğim. 

öptüm.