burdayım aşkım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
burdayım aşkım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2021

müzik diyorlar ben yine destan yazıyorum

zihnibeykomşum sağ olsun yeni çelınç atmış üstümüze, yeni diyorum ama bana gelişi yeni. 

kaç gündür takip ediyorum lakin iştirak etmeye anca muvaffak olabildim. neyse, kelimeler arasına "fevkalbeşer" falan sokuşturmadan başlayayım. 

komşularım üçerli beşerli yazdılar şarkılarını, kendime hiç güvenmiyorum, sanki çok önemli işlerim varmış gibi şuraya istikrarlı bir şekilde gelemem diye korktum. hedefim, tek seferde yazmak. saat gece 03.40, şimdi gidip ilk cevabımı düşünürken bir kahve yapacağım, sonrası allah kerim, kim bilir kaç saatte bitecek bu yazı? olsun, burada olmayı çok özledim, iyi ki çelınclar var. ay lav çelınç! 

# başlığında renk geçen sevdiğim bir şarkı:
nilüfer'in o kısacık melodinin ardından "aaaahkşam olduuu" diye aniden konuya girmesini ve kameraya sitemkar bakışlar atarken işvelenen yarı nevrotik halini izlemeyi çok seviyorum. 

# başlığında rakam bulunan şarkı:
burada bir yerlerde kesin daha önce söyledim bunu ama yine şaapayım. teoman bey bu şarkıyı çıkardığında 17 yaşındaydım ve tam da o günlerde ona hem fiziksel hem de az çok karakter olarak benzeyen (en azından bana öyle geliyordu yani) birine aşıktım. kafamı otobüsün camına yaslayıp, şarkıyı teoman beyciğim benim için yazıp söylemiş gibi dinliyordum ve daha on yedi, on yedi, on yedi, on yediiiydiiiiiiim... (melodili) 

#  bana yaz dönemini hatırlatan bir şarkı:
eskiden yazın geldiğini pride yürüyüşünden anlardım. her yerde rengarenk bayraklar, arkadaşlarım yanımda, ama asıl ben onların yanındayım. bin türlü duyguyu aynı anda yaşıyoruz, sevgi, dayanışma, deli deli sloganlar, birlikte  çok daha güçlü hissetmenin verdiği o sevinç. ama binlerce başka güzel şey gibi onu da aldılar elimizden. yiyip içtikleri haram zıkkım olsun da şu adamlar neşemizi bile çaldılar ya hiç soğumuyor içim. valla ne yaşıyoruz, nasıl hala delirmedik aklım almıyor. gökkuşağının altında toplanamayacaksak yaz neden gelir ki yani? oyy dağlar ooy! 

# gürültülü dinlenmesi gereken bir şarkı:
ama 9 haziran 2013'te yayınlanan bu versiyonuyla... 
sonra çok daha kötü şeyler oldu ama hiç unutmadım. unutmayacağım. 

# bende dans hissi uyandıran bir şarkı:
önceki sorunun cevabı beni aldı duvara vurdu. şimdi kendimi iyileştirmem için dans ettiğim bir an getirdim gözümün önüne.
belki onlarca başka şarkı sayabilirim ama şu an bana en iyi gelecek olan, son sınıfımla iki yıl boyunca bıkıp usanmadan deliler gibi tepindiğimiz cheap trills! :) 
i got u beeeeyyyyyybi! 

# yolda giderken dinlenesi bir şarkı:
bunu yaklaşık bir ay kadar önce bursa'ya gittiğimizde fark ettim. istanbul'dan çıkana kadar (sanırım trafikte hızlı gidememekten) sakin, türkçe şeyler dinlemeyi seviyorum ama ne zaman ki otoyola çıkıyoruz ve cool kocam altındaki otomobilin tombul bir kibrit kutusu olduğunu unutup adeta bir maserati direksiyonundaymış gibi coşuyor heh işte öyle anlarda ben de gaza geliyorum. o zaman ikimizi de memnun edecek lakin onu highway to hell falan gibi tam da delirtmeyecek şiddette şeyler çalsın istiyorum. yani mesela şunun gibi. 

ya da bunun gibi : 

# dinlemekten usanmadığım bir şarkı:
şu ana dek en düşündüren soru bu oldu. yarım aklım nerelere gitti geldi ama cevabım şu:
mazhar'a eşlik eden de bizzat benim. yıllar önce cool kocamın beni "şu şarkıyı bi' söylesene sen" deyip evin bir odasına kurduğu karanlık stüdyosuna itekleyerek söylettiği haliyle. 23 yaşındaki küçük S. ve onun tedirgin sesini hatırlamayı ve bir gece yapacak hiçbir şey bulamamışken dandik bilgisayarımda yaptığım bu klibi çok seviyorum. 

# yetmişlerden bir şarkı: 
biri, bunca şarkıda ilk hangisini dinleyeyim diye sorsa hiç düşünmeden bu derim. 
bence ajda çok ilginç bir şarkıcılık performansı göstermiş burada. yani şarkıda o an  ne anlatıyorsa her bir sözcüğün duygusunu vurgularıyla, sözcükleri kısaltıp uzatmasıyla falan öyle aktarmış ki aklım almıyor. mesela "kimselere soramadım" derkenki çaresizlikte sesi titriyor. "onu bulup kaçmak ister canım" derken öyle bir "kaçmak" diyor ki sesinde bir hınzırlık. bitti mi, bitmedi! "düştüm ağına" diyor mesela yine titreyen bir sesle ama sonra "taştan mı sandın beni" derkenki o taş vurgusu falan, taşın taş olduğu türkçe bilmeyen hollandalıya bile geçer. onun da ardından gelen "yalancı ama tadı da başka" daki "tadı da başka" cilveli nağmelerle söylenmiş falan böyle ay aklımı kaçırıcam çok acayip. 
kadın resmen şarkıyı yaşamış, ama yani arabesk bir şekilde söylemiyorum bunu. sahne varmış gibi, tiyatro oyunu gibi şarkı. her tonlama gözümün önüne bambaşka bir ruh halini şaapıyor. şimdi o kadar iddialı cümleler kurup konuyu şaapıyor gibi basiretsiz bir şekilde bitirmem çok hoş olmadı ama daha fazla uzatmamak için böyle bağlayayım dedim. yoksa duramicaaam. 

# düğünümde çalınmasını istediğim bir şarkı:
düğünümde çok güzel şarkılar çaldı. düğün giriş şarkımız memlekette neredeyse hiç bilinmeyen fransızca bir şarkıydı. böyle de kalsın diye, hiçbir yerlerde duymayayım ki bana sadece cool kocamı ve o şarkıyı seçme sebebimizi hatırlatsın diye onu kendime saklıyorum hep. 

ama geçkin sosyetikler gibi nikah tazelesek ne çalarız diye düşündüm, aklıma ilk gelen bu oldu. mazimizde yeri büyük, kıymeti tarifsiz. 



# yeniden yorumlanan bir şarkı:
bu şarkıyı kargo'dan ilk dinlediğimde istiklal'de yaga isimli bir bardaydım. kargoyu sevdiğimden değil bestfrendim kargo'nun tonmaisteri olduğu için oradaydım. 
şimdi kendisinden cool kocam diye bahsettiğim lee ile yaklaşık altı yıl süren sevgililiğimiz çok kötü ve canımı acıtan bir şekilde bitmişti. hayatımın en boşlukta hissettiğim zamanlarını yaşıyordum. çalıştığım yerden çıkıp best friendim bece'nin yanına kaçmış, çok yorgun bir halde gecenin bitmesini ve evimize gitmeyi bekliyordum. kim bilir kaç kadeh alkol tükettiğim o bar taburesinin üstündeyken ışıklar tamamen karardı ve bu şarkıyı söylemeye başladılar. 

o gün, orada, o şarkının başından sonuna dek ağladım. bece yanıma geldi, aslında gelmemesi gerekiyordu. o anda mikrofon mu patlıyor amfi mi çatlıyor böyle şeylerle ilgilenmesi gerekiyordu ama işi gücü bırakıp sadece sarıldı bana. o sarılınca daha da coştum. o gürültüde kimse duymazken bece'nin kolları arasında sessiz sessiz ama o günlerde hiç olmadığı kadar, içime attığım her bir şeyi boşaltırcasına şiddetle ağladım. bunları yazarken şarkıyı da açtım dinliyorum, yine ağladım. 

# en sevdiğim klasik müzik parçalarından bir tane: 
klasik müzik benim bildiğim bir şey değil pek ama ara sıra kocam piyanoda bunu çalıyor, onu dinlemek epey hoşuma gidiyor. 

# karaokede biriyle düet yapmaktan hoşlandığım bir şarkı:
dünya yansa karaoke şarkım değişmez. düet arkadaşı olarak da abimi seçiyorum. çünkü damarlarımda bir damla olsun madonnacılık varsa bu tamamen abimin eseridir. 

şimdi geçkin geçkin konuşacağım ama biz küçükken bir albüme para verdiysek o kaset sarıp parçalanana kadar çalardık biz onu. bugün şahsım olarak, seksenlerin ikinci yarısı boyunca evimizde aralıksız çalan true blue albümündeki her notayı vuruşuna dek biliyorsam işte bunlar hep seksenler çocuğu olmaktan. 

# beni hayat üstüne düşüncelere iten bir şarkı: 
ama düşünüyorsun da ne oluyor derseniz, iyi şeyler oluyor gibi olurken olmuyor. sanırım hiçbir zaman, kendime bile tam anlamıyla tarif edemeyeceğim. 

kalbimin orta yerinde odadaki fil misali duran ama uzun süre ısrarla görmezden geldiğim en sonunda onlarla yaşamaya alıştığım kırıklar falan var. hayat değil de hayatım üzerine aklıma bir şeyler getiriyor bu şarkı hep. 

#bugün hala bir arada olmasını arzu ettiğim gruptan bir şarkı:

bir arada olmalarını ister miydim emin değilim ama kurt'ün yaşadığı o acıları yaşamamış olmasını dilerdim. nirvana'yı ilk dinlediğimde kurt öleli birkaç yıl olmuştu. aynı apartmanda yaşadığım ve tamamı ergenlerden oluşan arkadaş grubumla kurt'ün ölüm yıldönümünde onun için benim odamda bir tören yapmış, mumlar yakıp ruhu için güzel dileklerde bulunmuştuk. artık kendimizi o anın büyüsüne nasıl kaptırdıysak halıyı yakmışız tam ortasından. sorsan arabesk dinleyen yaşıtlarımızı aşağılayan tiplerdik bir de, onlardan çok da farkımız yokmuş şimdi bakınca. 

kurt'ün ölümüyle ilgili hala çok üzgünüm ama yıllar geçtikçe bambaşka bir yerden üzülüyorum. o zamanlar kurt cobain her birimiz için, ölümüyle bile şahane bir rakınrol ikonuydu. bugün baktığım yerden bambaşka bir şey görüyorum. sanki o hep yardım istemiş de ben işe güce dalıp onu unutmuşum, o da kimseye yük olmak istememiş, sırtına yeşil hırkasını geçirip evden çıkıp gitmiş gibi, bize anlatmaya çalışmış ama asla anlamamışız gibi. ben yaşlanırken ve o hep yirmi yedisinde kalmışken bu unplugged kayıtlarını her izlediğimde kederle karışık tuhaf hisler basıyor içimi. 

# aşık olma hissi uyandıran bir şarkı: 
bu klipteki ay yüzlü oğlan hayattaki ilk celebrity crush'larımdan biridir. gerçi yeterince celebrity olsa adını sanını da bilirdim ama olsun, ölürüm giderim yine aklımda suratı. çok yanıktım oğlana o yıllarda. çünkü ergenlik, çünkü hormonlar... 


# kalbimi kıran bir şarkı:
üzerime alınıyorum, durduk yere ağlayasım geliyor yemin ederim. 

# sesine hayran olduğum sanatçıdan bir şarkı: 
sesini çok sevdiğim iki şarkıcının düetiyle geldim. ama sadece seslerini değil, hem salif'i hem de cesaria'yı sanki önceki hayatımızda falan ahbaplarımmış gibi tuhaf bir tanıdıklık duygusuyla seviyorum. 

 # çocukluğumdan hatırladığım bir şarkı:
ben küçükken müzik bizim evde hiç susmayan bir şeydi. akşamları çok değil ama gündüz saatlerini hep fondaki şarkılarla hatırlıyorum. babamın devrimci şarkıları,  abimin pop saatleri, bazen de radyoda artık ne denk gelirse... şimdi anlatacağım şeyi bir çocuğun gözünden hatırladığımda çok büyülü bulduğum için özellikle burada olsun istedim. böyle epey güneşli bir gün hatırlıyorum hayal meyal, radyoda bir şarkı çaldı ve çok sevdim şarkıyı. ama öğrenemedim kim olduğunu, yine de uzun yıllar boyunca melodisi hep kulağımda kaldı. aradan yıllar geçti, ergenliğimin başlarında bir gün okuldan gelip yine radyoyu açtım. oha, yıllardır aklımda kalan o şarkı. ama başını kaçırdığım için yine öğrenemedim ne olduğunu. bu kez cesaretimi toplayıp aradım radyoyu, utana sıkıla az önce çalan şarkının ne olduğunu sordum, söylediler. tam olarak 'bana ait bir şey yıllarca benden alınmış da tam o an ona tekrar kavuşmuşum gibi' sevindim. 

eğer yazmaya bu kadar ara vermeseydim bence çok daha güzel anlatabilirdim hislerimi lakin aha bu da bana ders olsun. neyse. 

# beni hatırlatan bir şarkı: 
buna benzer bir soru önceki çelınçlarımızdan birinde daha vardı, o zaman âbime sormuştum, "incelikler yüzünden" demişti. yine destanlar yazdığım ve saat sabahın altısı olduğundan soracak kimsem de yok ama kapanışı kendime kendimi hatırlatan bir şarkının çok sevdiğim bir versiyonuyla yapayım. 

size daha önce linet'i, üşenmeyip konserine gidecek kadar çok sevdiğimi ve o konserde kah gözlerim dolarak kah hop hop hoplayarak kendimden geçtiğimi söylememiştim değil mi? onu da anlatayım bi' ara. 

yine gılgamış yazdım. artık gözlerim kapanıyor. umarım çok saçma imla hataları, anlatım bozuklukları falan yapmamışımdır, sonra dönüp fark edince çok üzülüyorum çünkü. 

öptüm. 


5 Şubat 2021

işte geldim bin yıl sonra!

son günlerde eve taktım. 

her şey geçen sene bu eve taşınmamız ve marinaya bağlasak kira isteyecekleri devasa L kanepemizin bu eve asla uymadığını (yaklaşık 1 yıl sonra yani geçen ay)  kabullendiğim o an başladı. 

bizim salonun şekli bir tuhaf. 3,5 metre uzunluğunda derin bir girinti var, o girintinin tam karşısında televizyon. e tabi televizyonu oraya koyunca L kanepeyi de karşısına koyduk mecburen ama bu sefer de salon saçma bir şekilde bölünmüş durumda. bir tane fransız balkonu var. ben salonda çok seviyorum bu balkonları, içeriden bakınca görüntülerini ama onun da önü kanepenin bi' tarafıyla kapanmış durumda. koskoca salon ama böyle bölük olduğu için de çok saçma bir hâli var.

önce "kanepeyi tamire götüreyim, bi parçasını kessin, o girintiye upuzun olacak şekilde birleştirsin" diye düşündüm. zaten döşemesi de boku yemiş durumda, o da değişir falan. lakin anladım ki bu iş çok pahalıya patlayacak. ertesi günlerde mahallede gezinirken gördüğüm ilk mobilyacının kapısından girdim. ondan sonrası delilik. 

tamir, tadilat falan yapmıyorlarmış ama siparişe göre yeni koltuk yapıyorlarmış. dedim böyle böyle, benim tek parça 320 cm uzunluğunda bir kanepeye ihtiyacım var. yaparız dediler, orada zaten vardı üç beş kanepe modeli. içlerinde en sade olanı seçtim, aha dedim bu olsun. ama gösterdikleri kumaşların renklerini gözüm tutmadı.

ertesi gün koskoca bir top kumaşı sırtlanıp koltukçuya törenler, bol miktarda paralar eşliğinde sundum. onlar da 1 ay içinde teslim edeceklerini söylediler, anlaştık falan.  
e bitti mi? bitmedi!

kanepenin nasıl duracağını hesap ederken fark ettim ki yeni gelecek kanepeye evdeki hiçbir halı uymayacak. ortada çük gibi mini minnak kalan halıları sevmiyorum, yeni bir halı almaya da o an karar verdim. benim araştırma takıntım var a dostlar. epey bilinçli bir tüketiciyimdir bu konuda ama bu iyi bir şey mi ondan emin değilim. yaklaşık 1 hafta boyunca türkiye sınırları içinde üretilmiş bütün halıları bulmuş ve üzerine düşünmüş olmalıyım o ara. neyse, bir milyon tane halı modeli içinden bir tanesini epey beğendim. hatta trendyol'da karşıma çıkan bu halının üreticisine instagram'dan yazıp %10 civarı bir indirim de kaptım. halımız bu: 


hatta benim seçtiğim renk ve tipte koltuk takımıyla da fotoğrafı varmış meğer kendisinin ki o da bu: 
 

bitti mi? elbette nö! 

bu salonda perdemiz de yoktu ve o ana kadar hiç dert etmemiştim. tül ve altındaki güneşlikle takılıyorduk ama madem bir yola girmiştim o da eksik kalmamalıydı. gittim perdeciye en mantıklı ve ucuz ve de kadife görünümlü perdeleri sordum. koyu gri bir perde seçip yine bana göre bol miktarda paralar verip eve döndüm. 

lakin elbette hala ters giden bir şeyler olduğu kesindi. kocamın çeyizinden kalma şu meşhur ikea koltuklardan vardı ve ben zaten kendisinden hazzetmiyorken bir de bu haliyle iyice batmaya başladı gözüme. işte letgo denilen batağa düşmem de tam olarak böyle gerçekleşti. o ikea koltuğu ne yapıp edip satacak ve hayalimdeki yeni salona uygun bir berjerle bu şahane kombinimi tamamlayacaktım. 

bu süreçten de 30 km çapındaki tüm ikinci el berjerlere ve memleket hudutları dahilinde üretilmiş tüm tekli koltuklara hakim olarak çıktım. hatta hayat bu konuda yüzüme güldü diyebiliriz. letgo'da gözüme  istediğim tarz ve epey iyi durumdaki bir berjeri kestirdim ve adama benimkinin ilanını yollayıp "bunları takas edelim mi?" dedim. evlerimiz de epey birbirine uzak ama adam valla aldı berjerini geldi, ben de bizim ikea'yı abimin sırtına atıverdim. kapı önünde 5 dk. içinde kavuştum yeni dekoreyşınlarıma uyacak arzu nesneme. onlar da şunlar. soldaki ilandaki fotosuyla bizim sürgün ikea, sağdaki de yeni berjerim. 


he tabi o arada benim o koca L kanepeyi de bir sürü başka siteye daha koydum satılması umuduyla çünkü allah affetsin epey pejmürde durumdaydı. biri almaz da hibe etmek zorunda kalırım hatta alacak kimseyi de bulamazsam yazık çöpe mi gitsin şimdi diye ödüm kopuyordu. 

sonra dedim ki eee bu kadar değiştiriyorum her şeyi madem neden bütün salonu elden geçirmeyeyim? 

evlendiğimizde anca 2-3 kişinin yemek yiyebileceği büyüklükte bir yemek masamız vardı ve epey de seviyordum onu. lakin bir akşam üstü kalabalık bir misafir grubunun "hafta sonu size gelmek istiyoruz" telefonuyla koştur koştur eve en yakın möbleci olan koçtaş'a gittik. zaten kapanmak üzereydi, yarım saat içinde falan acil teslim alabileceğimiz ama aldığımız günden beri 1 gün olsun sevgime mazhar olamamış masa ve sandalye takımını seçtik, yani şunu: 


burası eski evimiz ve o evde yine bir şekilde takılıyordu kenarda ama artık yeminimi bozmuş gözümü karartmıştım, neden o da değişmesindi? zaten bu salon için fazla büyüktü, e sandalyeleri de öküz ölüsü gibi ağırdı. 8 kişilik masayı kim naapsındı, sanki ben 8 kişiye yemek yapabilecek kapasitede miydim ki?  derken hooop o da letgo'ya ışınlandı. 

e şimdi ne lazım? yeni masa ve sandalye. 

hikaye aynı... yine milyonlarca sekmede kafamdaki model arandı, bin ayrı üreticiye fiyat ve ölçü soruldu derken aradığım modeli inegöl'de bir yerden buldum. instagram yazışmalarından watzapa geçip ilişkimizde boyut atladık hatta bu yeni boyutta ben yine paralar paralarrr ödedim. he o arada inşallah dolandırılmamışımdır, kapora diye yarısını ödedim çünkü hiç bilmediğim bir ibana. neyse allah büyük. 

peki ya masa?
masalara kıran girmiş a dostlarım. şu boktan memlekette mdf, sunta olmayan şöyle güzel ahşap renginde yuvarlak masa kalmamış. he bir yerlerde var, yok değil ama neden ben sadece iki parça ağaçtan oluşan, yapımı ne bileyim bir kanepe, bir sandalye kadar zahmet gerektirmeyen dümdüz bir ahşaba milyorrlarrr vereyim? veremem de zaten, yok. 

o yüzden iş başa düştü ve letgo batağına tekrar daldım. 

ya bu site, dandiklik falan dalında bir şeye aday olmalı ve altın madalya kazanmalı. bir site bu kadar mı saçma çalışır? istanbul'un göbeğinde 5 km çapta masa ara diyorum önüme çanakkale barbaros mahallesi'nden hidrofor çıkarıyor. aramaya "yuvarlak masa" yazıyorum önüme 50 bin küsür sonuç getiriyor ama bunların sadece %1'i yuvarlak masa. geri kalan binlercesi: kareli, dikdörtgen hatta altıgen masalar ve adında yuvarlak geçen her şey: yuvarlak halı, yuvarlak tepsi, yuvarlak leğen... 

sonra çok zeki olduğum için dedim ki kendi kendime "aa ben bunu tırnak içinde yazayım, google gibi belki işe yarar!" bakın onun da sonucu bu: 
beyin yoksunu letgo! 
madem 752 sonuca düştün, bari bir tanesi yuvarlak masa olsun! 
sen neyi eledin acaba 50.000 ilan içinde?

ilk ilandaki "yuvarlak testereli makita" dan aldığım ilhamla biraz da bu gerzek sitenin güzide kullanıcılarından bahsetmek istiyorum  ama ben susayım ss'lerim konuşsun: 


aslında daha fazlası da var ama bu kadarı yeterli diye düşünüyorum. he elbette ne halı arıyordum ne de hasır saat.  sadece "yuvarlak masa" yazıp maruz kaldıklarım bunlar. 

he bir de mdf masa ilanı vermek isteyip başlığa medefe yazan spotçu abiler var ve maalesef kendi medefe masamı henüz satabilmiş değilim. hatta biraz da o konudan bahsedeyim. bu sitede çok ilginç insanlar var gerçekten. 

günde on bin defa şöyle şeyler oluyor: 

yazan kişi: MASA HALA SATILIK MI?
ben : EVET 

ve sonrası sonsuzluğa uzanan bir sessizlik... bu mu yani, gerçekten yüz bin ilan içinden benim masamı bulup sadece satılık olup olmadığını mı merak ettin? eee? 

neyse konumuza dönelim. an itibariyle kanepeleri teslim etmelerine 10, sandalyeler içinse 6-7 gün var. 1 adet berjer, fon perdesi, hasır bir sandık, bir takım yeni kırlentler ve bir adet yan sehpayı temin etmiş bulunmaktayım ama berjer hariç hiçbirinden kocamın haberi yok. bir şeyler alıp sattığımı biliyor tabii ama ne aldığımı bilmiyor, kargo geldikçe evin değişik yerlerine sokuşturup üzerlerini çul çaputla örtüyorum. sürpriz olsun diye de söylemiyorum. 2-3 günlüğüne memleketine gidecekti ama bırakmadım. tam kanepe falan geldiği gün gitsin, o döndüğünde ev hazır olsun istiyorum. 

kısacası evde kalmaktan kafayı yedim de diyebiliriz. 

aslında ben genellikle yaptığımı ettiğimi değil de düşündüklerimi, hissettiklerimi yazardım buraya ama koronanın en büyük tekmelerinden biri bu oldu bence. o binbir farklı şey yaşayıp farklı şey hissettiğimiz günler epey uzakta kaldı. olumsuz bir şekilde birbirimize benziyoruz gitgide. 

- nasılsın?
- ay iyiyim işte evdeyim sen nasılsın?
- ben de aynı, n'apıyorsun?
- ne yapayım işte evdeyim, ora döndüm bura döndüm, dizi izledim vızzz  vızz
- ay çok özledim
- aa ben de çok özledim, korona bitse de buluşak...

valla ben yine ev kuşu bünyeli kontenjanından iyi idare ettim aylarca ama yok, son aylarda yaptığım bütün telefon konuşmaları sadece şu cümlelerden ibaret. normalde tanıdığım, sevdiğim tüm insanlarla başka başka konularım olurdu konuşacak. ne bileyim, biri bir şey görmüş, birinin başına bir şey gelmiş olaylar olaylar... son 7-8 aydır kayınvalidemden en yakın arkadaşıma, beni özleyip arayan bir öğrencimden abime herkesle sadece bu kadar konuşabiliyoruz. valla o yüzden anlatacak bi' his bulamadım. tıkandım kaldım aylardır. bari dedim kendi çapımdaki iç mimari maceralarımı yazayım. 

hatta şu işleri bir bitireyim evin havalı fotoğraflarını çekebilirsem buraya da atarım. birlikte kritik yaparız, onu oraya koy, bunu şuraya iliştir falan diyen çıkar belki, ben de böyle eve sardıkça korona anksiyetlerimden kaçmış olurum bir süre daha. 

he o arada olan bitenin başlıklarını da özet geçeyim. belki ilerleyen günlerde ayrıntılarını yazarım. 

- dolap.com'da  nasıl oltaya geldim?
- letgo ve armut.com pazarlıklarının püf noktaları? 
- vintage sandalye işine girmekle ilgili fikirlerim? (yoksa esnaf mı oluyordum?)
- spot eşyacılarla ilgili karanlık düşüncelerim nereye varacaktı?  
- bitmeyen minimalizm serüvenim (attıkça nasıl da seviniyordum?)

he bir de ben buraya yazmazken hayatımın bunlardan bambaşka bir yerinde çok güzel bir şey oldu. ekim ayında çocuklar için yazdığım canım kitabım basılıp kitabevi raflarına kondu. :) hatta öyle güzel bir yayınevinden çıktı ki orası bambaşka bir mutluluk. ursula k. le guin'le aynı yayınevinde basıldı kitaplarımız. bunu düşündükçe mutlu oluyorum sonra hiç tanımadığım çocuklardan yorumlar, ellerinde kitabımla fotoğraflar yağıyor mesaj kutuma, anlatamayacağım bir neşe kaplıyor içimi. burada anonim kalayım diye şaapamıyorum adını falan ama yine de yazasım geldi cağnım bloguma. 

böyle işte dostlarım. sizde ne var ne yok? 
yazmadığım onca zamana rağmen hâlâ okuyanım varsa her birinizi yanaklarınızdan hasretle öpüyor ve elbette slogan ata ata şimdilik gidiyorum: 


!!!!!!

aşağı bakmayacağız

aşağı bakmayacağız! 

aşağı bakmayacağız! 

aşağı bakmayacağız! 

aşağı bakmayacağız! 

!!!!!!

öptüm


4 Temmuz 2020

kitaplı mim II + buradayım aşkım

sanırım benim bu mime önce kitaplığımın janti bir fotoğrafını çekerek başlamam gerekiyordu ama kim bilir ne oldu da dikkatim dağıldı, ne oldu da ben bunu anlamadım?

sonra görev bilinciyle kalkıp denedim bir şeyler ama olmadı. kitaplığın önünde masa var. ikisinin arasında sadece benim sığabileceğim boşlukta bir sandalye var, karşıdan çeksem bir şey anlaşılmıyor. işin içinden çıkamadım ben de rafları çektim. neyse şaapayım artık. 

yazar, konu, yayınevi... kitaplık düzenim neye göre? 

bir düzen var mı emin değilim. bir takım kriterler var ama o da kesin değil. 

1.raf: kocamanlık kriteri. 
ansiklopedimsi bilgi kitapları, çizgi romanlar ve daha çok kocam bireyin müzikle ilgili mesleki kitapları falan. (ara not: mina bu sokrates'ler seni bekliyor) bu kitaplık aslında iki parça, bu çektiğimin yanında eni yarısı kadar bir kısım daha var ama orada kayda değer çok bir şey yok. benim ta üniversiteden kalan ders kitaplarım, çoğunu verdim ama  arada lazım olanlar kaldı. bence bu raftaki en değerli şey  o çerçevenin içindeki, bir cücemin başka bir cücemi çizdiği resim. 
2. raf: renk kriteri.
sırtı/kapağı siyah olan kitaplar. bu raf karışık ama daha çok roman var. birkaç da şiir kitabı. bunun sol tarafında da yine fotoğrafa almamış olduğum klasikler var ve benim değiller, hepsi kocamın. benim olsalar orada olmazlardı, sevilen bir arkadaşa hediye edilmiş olurlardı. çoğu 90'ların başında basılmış, karınca duası formatında yazılmış can yayınları klasikleri. bir daha dönüp kapağını açacağından değil de işte seviyor onları n'apalım.

3. raf: "ne kadar feminiksiniz" temalı konu kriteri.
tamamen bana ait kitaplarla dolu, feminik kitaplar ve kadın araştırmaları + kadın yazarların olduğu raf. resimde görünmeyen sol rafta yine klasikler var. (seda sayan orkestrası tarifi gibi oldu) kitapların önündeki bibloların çoğu çocukluğumdan kalma oyuncaklarım. sağda mina, birgül ve şahsımı dilek ağacı önünde tasvir eden çerçeveyi de ne kadar sevdiğimi burada duymayan kalmadı. diğer çerçevedeki fotoğraf, annemin otuzlu yaşlarında çekimiş bir vesikalık. kadın kitaplığımın gülü, çiçeği... 
4. raf: "yeter ki okusun iki gözümün çiçekleri" temalı konu kriteri
bir diğer favorim. ortadaki kalemliğin sağında benim çocuklarla, dersleriyle ve eğitimleriyle ilgili bir şeyler planlarken kullandığım kitaplar; solunda ise ajanda, defter artık yazıp çizdiğim ne varsa.  görünmeyen sol rafta da  çocuk hikaye kitapları çünkü bazen "tam da sana göre bir kitabım var" demem gerekiyor. 

5.raf: "ille de roman olma, düşün düşündür" temalı konu kriteri 
bu fotoğrafı çekmek için yemin ediyorum masanın altına girmem gerekti, ben daha bu mim için ne yapayım? neyse, burada da deneme kitapları, şehir gezi rehberleri, erkek biyografileri falan işte ve görünmeyen solda ne var hiç sormayın.
6. ve son raf: "başımın tatlı belası" kriteri
görünmeyen solda atsan atılmıyor satsan satılmıyorar, burada da içi tıka basa nota dolu iki klasör. karton çantalar da iki bi' yerlere yollamak üzere son ayırdıklarım... diğerlerine sınıf kini duyuyor olması muhtemel bu raf umuyorum ki yakın zamanda boşalacak ve ben de buraya daha gerekli şeyler koyacağım. hayalimde bu rafı karacan'ın insanlık tarihi fasikülleriyle doldurmak var ama bu da bi' kısmet meselesi. ben almadan bitirmeyin sakın. 

bu salondaki kitaplıktan bağımsız olarak evde kenar köşede üst üste yığılmış minik kuleler, kocamın odasındaki kitaplığa tıkılmış başka kitaplar ve sırf seviyorum, bana çocukluğumu hatırlatıyor diye  tv sehpasının üstüne adeta bir sanat eseriymişçesine dizdiğim tam set gökkuşağı ansiklopedileri var. bir kitap ne kadar sevilebilirse o kadar meftunum onlara, canlarım benim. 

kitap miminin geri kalan sorularına önümüzdeki günlerde daha iç açıcı cevaplar verebilir, buraya daha güzel fotoğraflar ekleyebilirim umarım. 

geçen pazar pride vardı, çıkıp yürüyemedik ama bu demek değil ki orada değidik! tam olarak burada sloganlar atıp birbirimize bayraklar salladık. konuşlandığım yerlerde hatıra fotoğrafı çekmeyi de ihmal etmedim elbette, şöyle şeyler oldu. 


bu üsttekiler hayatımın en uzun ve içerikle bağlantılı yıllarını geçirdiğim yerler olduğundan gezi güzergahımda bu noktalarda bayrak salladım. 

sonra artık yoruldum eve gideyim dedim ama kayboldum ve şöyle bir şey oldu.

fotoğraf çekmede ne kadar kötüysem ss almakta o kadar iyiyimdir. 

daha da ne anlatayım bilmiyorum. iki gündür kocamla küsüz. sebebi, benim ona kahvaltı hazırlamamış olmam. tam bir "allahım sen bana sabır ver" küsmesi.

sanırım son zamanlarda aldığım en isabetli karar yeni bir blog açıp, bundan kocama bahsetmemem oldu. bari buralarda arkasından atıp tutamayacaksam niye var bu blog ayhhh? 

bu yazıyı hiç uyumadığım bir gecenin sabahında yazdığım için tonlarca anlatım bozukluğu, yazım yanlışı, noktalama hatası ve muhtelif aptallıklar yapmış olabilirim, artık kusura bakmayın yabancı değilsiniz ve benim de vallahi halim hal değil a dostlar. bütün gün bağlı kuduz köpek gibi çok fena bilenmiş durumdayım artık bu evde kalma işine. ne gecem kaldı ne gündüzüm, tükendim yeminlen yaa. 

yalnız siz de az değilsiniz, şuraya habire ee ne var ne yok yazıyorum, kimse de çıkıp arkadaş ben de en az senin kadar göçmüş durumdayım demiyor. ya da ne bileyim gelin güzel bir şeyler anlatın, iç geçirelim, özenip silkinip kendimize gelelim. bunlar lazım şeyler. 

ve yazıyı neredeyse  bitiriyorken ancafark ettim ki eski arayüzümüz geri gelmiş. o_O

sevgili blogspot müdüriyeti, sesimi duyduğunuz için teşekkür ediyor ellerinizden saygıyla sıkıyorum. rica ederim şu  sitenin orasıyla burasıyla oynamayın bir daha.  

ayhhhh. öptüm.