şubat 2020 çelınc etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şubat 2020 çelınc etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2020

şubat miminin sonu

şu mimi mart gelmeden bitirmek kısmet olmadı. yine de başımı eğmiyor ve bir türlü anlam veremediğim, anlam versem cevabını bulamadığım "a change to make" sorusunu es geçerek olanca gururumla devam ediyorum. 

28. soru diyor ki bugünün etkinliklerinden bahset. 28 şubat, geçen cuma günüymüş ama aklımda değil ki o gün ne yaptığım. soruyu bir kez daha kafama göre eğip bükerek geçtiğimiz haftadan bahsedeyim. 

çarşamba günü hastanede refakatçi olacağımı yazmıştım, iptal oldu. kuzenimin kızı -ki kendisi yirmilerine yaklaşık bir çocuğumuz olur- annesini yalnız bırakamadığı için bana "gelme" dedi. "ben bugün kalırım sen de dinlenir yarın sabah gelirsin" dedim ama ne yaptımsa çocuğu ikna edemedim. tam hazırlanıp çıkarken gelişen bu olaya üzüldüm diyemem tabii. ama özenle hazırladığım refakatçi çantasını boşaltırken epey takdir etim kendimi.  tatile gidiyorum ama savaş da çıkabilir diye bağıran bir çanta, ayh neyse. 

cuma günkü dersime dişim ağrıdığı için gidemedim, ama çocuğun pazartesi matematik sınavı olduğunu öğrenince çok canım sıkıldı, hazırlıksız göndermek istemedim sınava. kalktım pazar pazar yollara düştüm. yollara düştüm çünkü birbirimize çok uzağız. 120 dakikalık ders için 14.45'te evden çıktım döndüğümde saat dokuz buçuğa geliyordu. 
gitmek için önce otobüse sonra metroya bindim. metro istasyonu çıkışında beni otomobil ile aldılar. derse başladığımızda saat 5'e geliyordu. dönüşte bu kez minibüs durağına bırakıldım, o şekilde beşiktaş'a gelip tekneye ve sonrasında da eve ulaşmak için sarı dolmuşa bindim. bi de uçağa binseymişim döngü layıkıyla tamalanacakmış ama bir dahaki sefere artık. 
istanbul'da yaşamayı düşünüp de karar veremeyen varsa dönüp dönüp üsttekini okusun.

benim gibi istanbul'dan başka gidecek bir yeri olmayan da 14.45'te bindiğim otobüsün camından çektiğim şu fotoğrafa bakıp teselli edebilir kendini.
  

bu arada eve dönerken biliyordum ki o buzdolabı boş, o ocakta bir kap sıcak çorba yok. ben sarı dolmuşta tüm bunları düşünürken tüm gün  haber seyrederek dünyayı kurtaran kocamı aradım. "pizza siparişi verir misin, ben gelene kadar gelmiş olur" dedim. pizza söylemek zor bir iş olduğu için haklı olarak söylendi elbette ama neyse ki dünyayı kurtarma işine ara verip söyledi o pizzayı. ne şanslı bir kadınım. 

eve geldiğimde pizza da gelmişti. dünyanın en iyi ve en kötü şeyi fast food olabilir. güp güp götürdük ama midem şişti bütün akşam. 

bu arada pazartesi sabahı bana bir işlem yaplacaktı hastanede, genel anestezi ile bayıltılacağım için de gece yarısından sonra yemek-içmek ve sigara yasaktı. saat 12'ye yirmi kala bir sigara, beş geçe de bir bardak su içerek geceyi noktaladım. 

pazartesi sabah 9 gibi girdiğimiz hastaneden öğleden sonra 1 gibi çıktık. hiç ağrım sızım olmadı, sadece hafif bi' sersemlik. zaten uykusuzdum, pazartesi 12 gibi devrildim, salı öğlen 11.30 gibi de telefonun sesiyle uyandım. 1 hafta daha antibiyotik içeceğim. 
bugün de temizlikle geçti, onu süpür, bunu sil, minimalizme karar ver derken akşam oldu. öyle bir haftaymış işte. yine destan yazdım. 

29. soru diyor ki: her zaman yapacağım bir şey?
sanırım hayatımın sonuna dek evimi bir hayvanla paylaşacağım. bu süre boyunca da yine ağlayacak ve evrimin hayvan ömrünün insan ömrüne kıyasla neden bu kadar kısa olacak şekilde geliştiğine küfredeceğim. 

30. soru denemek istediğim bir şeyi soruyor. içim mi geçmiş benim? hiç yok ki denemek istediğim bir şey. olmak istediğim bir şeyler var, olmak istemediğim bir şeyler var ama denemek için çok mu yaşlı hissediyorum acaba kendimi, gönlüm mü yorgun artık ne bileyim ama veremedim işte bu soruya bir cevap. keşke olsa, olsa da gelip hevesle yazsam. 

ve son soru bu şubat ayının en sevdiğim kısmını soruyor. 
ocak ayı ortasında bir test istemişti doktor, onun sonuçları can sıkıcı olabilirdi. 13 şubatta aldığımız sonuçlar hep temiz çıktı. sanırım en iyi kısmı buydu şubatın. 

14 şubat'ta da anneme sürpriz doğum günü yaptık. abim geldi, çok güzel bir aile fotoğrafımızı kanvas tablo yaptırmıştım annem için, beklediğimden daha iyi bir baskıyla yolladılar. annem hem abimin balonlar ve çiçeklerle gelişine, hem hediyesine, hem de pastasındaki 23 yazan muma çok sevindi. eve en son sevgili damadı, canım kocam kucağında kocaman bir orkideyle geldi. bazen kendini ayı ayı yapsa da canı isteyince oldukça kibar bir eril birey olduğunu görünce sevindim, annem orkidelerin mor olduğunu fark edince daha da mutlu oldu. o gün de çok güzeldi. 

uzun süre sonra daha çok ve düzenli olarak kitap okumaya başladım. listeden biraz sapmış durumdayım ama gocunmuyor bilakis gönlümün dilediğini yaptıkça daha da okumaya hevesleniyorum. 

şubat ile birlikte bloga da dönmüş olduğumu umuyorum. sanırım hiç yoksa 6-7 yazı yazdım. bence daha fazlasını da başarabilirim. bu da şubatın güzel taraflarından biri oldu. 

yarın yani çarşamba günü dersim var, akşam gelip şuraya yeniden bir şeyler yazarsam ay vallahi benden kralı yok. 

oyhh mim bitti. yazmaya sebep bulamazsam hemen yenisini bulur çakarım. bu bloga yazılacak, neflix'in, sims'in köpeği olunmayacak! yine kendime yaptığım bir atarla gidiyorum. 

e ama sizin nasıl geçti şubat ayınız?





25 Şubat 2020

24 ve sonrası: anılar, kalbe dert gönüle yara olanlar

yarın kuzenim ameliyat olacakmış. kuzenimi severim, onun annesi olan ve iki yıl önce bir gece aniden kaybettiğimiz teyzemi daha da çok severdim. dünyanın en yaratıcı küfreden kişisiydi teyzem. uzun yıllar avusturya'da yaşadığı için kaba bir alman aksanı vardı, o akıl almaz küfürlerini dolu dolu aksanıyla duymak bizi çok güldürürdü. zaten teyzemin siniri uzun sürmez o da bizimle gülerdi. evine hangi saate gidersek gidelim zorla mutfaktaki masasına oturtur buzdolabında ne varsa o kocaman masaya sererdi. bir yandan akşamdan kalan taze fasülyeyi tabağa koyarken çocuklarına kaydığı fırçalar ve vizyoner küfürleri eşliğinde köyden gelen peyniri çıkartırdı. telaşı bitince, kahvaltı mı yapılacak akşam yemeği mi hazırlandı belli olmayan sofrada yanımıza oturtur cevabını gerçekten dinlediği sorular sorardı. başka bir teyzenin öylesine soracağı hal hatır soruları işte. ama teyzem gerçekten dinlerdi. bir gün yine böyle bir sofraya tam oturmuşken dedim ki: teyze almanca sayabiliyor musun hala? teyzem bunu büyük bir gurur meselesi yapmış olacak, aklıyla büyük bir yarışa girip yemek boyunca saymaya devam etti. ayn,zıvayn diye bi' başladı, biz tabakları kaldırıp makineye dizerken teyzem hâlâ kendi kendine sayıyordu. komikliği çabayla değil yaradılışından gelen bambaşka bir haldi. 

teyzemin ölüm yıl dönümünde annem facebook sayfasına onun bir vesikalık fotoğrafını koyup altına "abla bizi yıktın gittin" yazmıştı. annem böyle şeyler yazan biri değildir, facebook'u da genellikle tam bir orta yaşlı anne gibi kullanır. gittiği yerlerde çekilmiş havalı fotoğraflarını koyar, bazen çiçekli fotoğraflar paylaşır, güzel dilekler diler. annemin o gün yazdığı şeyi görünce karnıma yumruk yemiş gibi olmuştum. teyzemin ölümü en çok annemi üzdü. ben daha küçücükken, henüz yirmilerinde genç bir kadınken kaybettiği annesi yerine teyzemi koymuştu çünkü. çok arkadaşı da yoktur annemin, teyzem onun hayattaki en yakın arkadaşıydı. bir gece gelen kalp krizi ile giden teyzemin ardından annemin boynu bükük kaldı. halen onu her hatırladığında yerinden kalkıp kendi dikkatini dağıtmaya, ağlamamaya çalışıyor. keşke elimden gelse de ona ablasını geri getirebilsem. 

teyzemden geriye annem için kol kanat gerilmesi gereken üç evlat kaldı şimdi. o üç evlattan en küçüğü teyzemin ilerleyen yaşlarındaki zorlu hamileliği sonucu dünyaya gelmiş bir oğlan çocuğu. daha hamileliğinin başında doktor teyzeme "doğumda seni de kaybedebiliriz, çocuğu da. her şeye hazırlıklı ol." demiş. neyse ki korkulan olmuyor ama teyzem doğurduğu gibi büyük bir ruhsal çöküntüye giriyor ve şişli'deki meşhur lape hastanesinde yatırıyorlar. ortada kalan çocuğa bakmak üzere işinden ayrılan annemle birlikte koca bir bavul hazırlayıp teyzemlere gittiğimizi hatırlıyorum. teyzemin daha ergenliğe bile yaklaşmamış yaşlardaki iki kızı, onlardan da küçük abim, beş yaşlarındaki ben ve annesi hastanede el kadar bir bebek ve elbette teyzemin aşırı geçimsiz kocası. teyzem üç ay kadar kaldı hastanede, annem hepimize baktı o yaz, hepimize. 

annem hâlen hepimize bakmaya çalışıyor. doğumuyla teyzemi lape bahçesindeki ağaçların arasına salan küçük oğlan büyüdüğünde tam bir hain evlat ökkeş'e dönüştü. büyük ve anlamsız eril duygu dalgalanmaları yaşarken annemi ve çevresindeki herkesi kırıp döküyor, kaba saba bir tip. ben de çocukluktan gelen bir bağlılıkla seviyorum ama öyle şeyler yapıyor ki gözüm görsün istemiyorum çoğu zaman. annem de küsüyor ona, sonra diyor ki: "ne yapayım, ne anası var ne babası. ben de sahip çıkmazsam bu salak ölür gider bir yerde." ablasına duyduğu hasretle ökkeş'i de bağrına basıyor işte bir şekilde. sevmek ve aile olmak içinde çok karmaşık şeyler barındırıyor hakikaten. 

bu kadar şeyi neden anlattım bilmiyorum. aslında sadece 'yarın kuzenim ameliyat olacak ve ben de ona refakatçi olarak hastanede kalacağım' yazıp geçecektim gündelik bir bilgi olarak ama içimde birikmiş demek, içimde birikenlerin bir yere akası gelmiş.

hastanede nasıl bir ortam olacak bilmiyorum. göztepe devlet hastanesi, refakatçilere kıçlarını koyacakları bir kanepe bir şey veriyor mu yoksa sabaha kadar hastane köşelerinde sokak köpeği gibi sürünecek miyim? bilgisayarımı yanıma alayım dedim, bir de kitap ve fener gibi bir şey. uykusuzluk mesele değil de bir şeye bakmadan duramama hastalığım var. onun için hazırlıklı olmam lazım. en kötü ihtimalle kantin vardır, oraya kaçarım diye umuyorum. 

daha fazla derin duygulara dalmadan çelınca devam edeyim en iyisi. 

# ertelediğim bir proje :
yakın zamanda ertelediğim ve en içimde kalan proje, mesleki instagram hesabım olan sayfanın adıyla bir dernek açmaktı. 7 kişi olunca dernek açılabiliyor, 7 kişi var ama kimsede o enerji yok, enerji olsa zaman yoksa, hepsi olsa yine bir şeyler yok. bilmiyorum ki vitaminsiz miyiz neyiz? ileride yapsak ne güzel olur. 

tabii projenin biri gelip biri gitmiyor. çok eskiden buralarda 'havada durdum' diye bir blog vardı, çok hayranıydım. şimdi baktım blogspot adresi olarak yok, belki de sadece başlığı buydu ama ta oralardan yadigar şöyle bir şey var: 

aklıma bir şey gelince hayata geçirmek için çok uğraştığım dönemler var ama hayatımın önemli bir kısmı da hele girdabı içinde geçiyor. 

beni korkutan bir şey: 
yine eski çelınc sorularından. daha önce sanırım kımıl kımıl hayvanlar, yokuştan aşağı inen kamyonlar yazmıştım buna. değişen bir şey yok. 

tanışmak istediğim bir kişi:
ünlü kişilerle tanışmak istemek gibi bir duygum yok hatta hep öyle uzaktan seveyimciyim ben. tanışmaktan kasıt da zaten bir yerde merhaba deyip hayatıma devam etmekse aayhh hiç çekemem ama bazı insanların arkadaşım olarak hayatımda olması güzel olabilirdi. mesele simone de beauvoir'la tanış olsak, ara sıra buluşup birer kahve içerken sartre'ın ve edebiyat dünyasının dedikodusunu yapsak güzel olabilirdi. son okuduğum kul'un etkisindeyim hâlen, bir kitap kahramanı olan mercan'la samatya sahilinde çekirdek çitleyip öyle boş boş takılmak da güzel olurdu. ahmed arif içerideyken ona sigara, temiz çamaşır götüren bir hısmı da olabilirdim. görüş gününde son yazdığı şiirleri tutuştursa elime gizlice, dönüş yolunda heyecanla okusaydım falan. aha işte proje gibi proje, elimde yüz tane şiir, onları basacak bir yayıncıyla yarı ışık alan yazıhanesinde buluşuyorum bir öğlen vakti. diyorum ki "türk edebiyat tarihine geçecek bu adam, gel bu şiirleri basalım kardeşim" 

yarın fırsat bulamam diye 26. soruyu da şaaptım. perşembe eve dönünce devam ederim umarım. 27. soru "a change to make" diyor. ben bunu çeviremedim. kendimdeki bir değişim mi, dünya için mi? ne diyor  allah rızası için bi' deyiverin de ona göre cevap vereyim gururumla. 

öptüm. 

23 Şubat 2020

kendi kendime atarlar eylemeye geldim.

şuraya "yaptıklarım sözlerimle örtüşüyor" yazıp, aynı  yazıyı "hadi yarın görüşürüz" diye sonlandırıp günlerdir  iki satır şey yazmamak da ayıp değilse nedir? 

üstesinden geldiğim bir değişim: 
hayatım boyuca hep bir ayağım istiklal caddesi'nde olacak sanıyordum. önce sevdiğim yerler kapandı, sonra caddede ve arka sokaklarında adım başı karşılaştığım arkadaşlarım ortadan yok oldu. sonra ben buralardan gittim. döndüğümde gördüğüm ise artık bambaşka bir yerdi. en azından orası var dediğim mekanın 100 metre ötesinde bombalar patladı, insanlar öldü. ben korktum, benim gibi olanlar korktu. geriye bir sonraki alışveriş durağı için kafası havada tabela ararken elindeki poşetlerle ayağıma basan turist kaldı. emek sineması'nı yıkıp yerine demirören diye bir şey yaptılar, öyle devasa ve öyle korkunç ki! geriye o korkunç şeyin önünde hiç içi yanmadan selfie çekinen kız kaldı. patlak amfileri ve boktan müzikleriyle korkunç sesler çıkaran halaycı, horoncu ve bilumum şarlatan kaldı. her cumartesi sabahı ellerinde çocuklarının fotoğrafı, sessiz sessiz oturan anneler ite kaka sürüldü, aynı yere demir atmış polis otobüsü ve bir çift toma kaldı. 

herkesin nostaljisi tabii kendine. "eskiden buralara şapkasız çıkılmazdı efenim" diyen bir kuşak var. sonra da ben varım işte, bir de o ortadan kaybolan arkadaşlarım, 90'larda genç olanlar. o zamanlar bu aptalca şeyler çalmıyordu istiklal'de. beni her gördüğünde "kabilemizin en güzel kızı" diye koca kollarıyla sarıp sarmalayan, elinde sapı kırık, akortsuz gitarıyla canım bizon murat bağırıyordu caddenin bi' ucunda. ne güzel çalamıyor ve lakin nasıl içli söylüyordu. mesela şöyle şeyler. 



burası da hazzo pulo geçidi. ben gençken böyle bir yerdi. 
şu banklardan birinde gençliğimin can yoldaşı gökhan'la anım var. o üniversiteyi kazanıp şehir dışına gidince ilk kez altı ay kadar hiç görüşememiştik. geldiğinde burada buluştuk bir öğlen vakti. hava kararana kadar birbirimize o altı ayda olan biteni anlatıp hasret giderdik. kalkarken gökhan demişti ki "biliyor musun burası namık kemal'in istanbul'daki son eviymiş." acaba hangi daire diye bakınıp birer bira içmek üzere neva'ya gitmiştik. neva kapandı, gökhan şimdi nerede hiçbir fikrim yok. 

alttaki de şimdiki hali. banklar yok, nargile var. benim gökhan da yok, "kardeş beni dumanı üflerken çek" diyen başka bir gökhan olabilir. başka bir gökhan'a namık kemal desem instagram'dan story atar: "namık kemal keyfi" 
allah seni kahretsin başka bir gökhan!


çok üzüldüğüm bir değişim bu benim için. her yerden kaçar bir şekilde istiklal'in ara sokaklarında bulurdum kendimi. bir insan 25 yaşına kadar, hayatta hangi duyguları yaşıyorsa ben hepsinde oradaydım. ilk çalıştığım yer, ilk kazandığım para, ilk kazandığım para ile kendime aldığım ilk hediye, ilk aşık olduğum çocuk, ilk aşık olduğum çocuk yüzünden çektiğim aşk acısı, kaybettiğim her şeyden sonra kafa dağıtmaya, kazandıklarım ertesinde kutlamalara gdişim. hepsinden yıllar sonra hayatımın aşkını bulduğum yer, ondan da yıllar sonra hayatımın aşkının beni terk edişi, yine gecenin karanlığında bir yerlere karışmalarım falan. bunların hepsi bir cadde ve onun ara sokaklarında olup bitti. keşke istiklal hep o zamanki gibi kalsaydı. o çok değişti, benim de bunu anlayıp hazmetmem yıllar aldı ama üstesinden gelmek buysa başardım bence. aslında bunu söylemek, yaşlandığımı kabul etmem demek biraz. en çok da o yüzden zordu ama artık üzülmüyor sadece özlüyorum. 


son zamanlarda bulunduğum bir yer: 
şak diye havalı bir yerlerin fotoğrafını yapıştırmak isterdim şuraya ama yok. son zamanlarda evdeyim. bazen bir otobüsün koltuğunda, ara sıra kocamla arabanın ön koltuğunda ya da annemin mutfağındaki sandalyedeyim. kocaman bir L kanepenin köşesine tünemiş 38 yaşında bir insanım ve sims oynayarak, ara sıra örgü örerek ve kafamdaki yeni kitapları düşünerek geçiriyorum zamanı. 

beni gururlandıran biri: 
10 yaşında, olabildiğince ince düşünen, duygusal bir öğrencim var.  haftada bir evlerine gidiyorum, birlikte ödevlerine bakıyor, sınıfta anlamadıklarının üstünden geçiyoruz. ama çok da konuşuyoruz hayat, olan biten hakkında. sınıfındaki bir çocuktan ve zorbalıklarından çok şikayetçi. diğer küçük zorbayı da tanıyorum. hakikaten can sıkıcı olabilen bir çocuk. birkaç taktik vermiştim bununla nasıl baş edebileceğiyle ilgili. geçen hafta şöyle bir konuşma geçti aramızda

yine öyle bir şey yaptı ama bu kez ağlamadım. sonra da üzülmediğimi fark ettim.
- nasıl oldu bu? ne yaptın da seni üzmeyi başaramadı?
- senin söylediklerini aklıma getirdim o an. gerçekten işe yaradı. artık öyle zamanlarda hep dediklerini tekrarlayacağım içimden. 

hem kendimle hem onunla gurur duyduğum bir andı. beni en çok çocukların yaptıkları gururlandırıyor zaten. en çok onlardan pay biçiyorum kendime.

iyi bir fikir: 
bu soru neden bahsediyor hiç anlamadım. bana ait bir fikir mi, yeni bir fikir mi, eskiden düşünülmüş iyi bir fikir mi? bence tarihteki en iyi fikir yazının bulunuşu olabilir. ateş, tekerlek falan elbette ölmeyip bugünlere gelmemizi sağlamış ama yazı, edebiyat falan çok iyi fikirler değil mi ya?

kişisel yeteneklerim: 
bunu liste yapacağım.
- çok iyi türk kahvesi yaparım. 
- uyumadan çok uzun süre geçirebilirim.
- ama çok güzel, deliksiz uyuyabilirim.
- açlığa dayanıklıyım.
- yazım güzeldir.
- çok güzel insan sakinleştiririm. o kadar çok konuşurum ki karşımdaki sırf ben susayım diye derdini unutabilir hatta günümdeysem içini umutla doldurabilirim. 
- bilgisayar işlerinde iyiyimdir. stalktan torrente, grafik tasarımdan video editlemeye geniş bir yelpazede hizmet sunabilirim. 
- güzel mercimek çorbası yapabiliyorum. 

bana ilham veren bir söz:
"bu da gelir bu da geçer ağlama"

büyümemi sağlayan bir hata:
"bundan yaklaşık dört sene önce yaptığım bir hata büyümeden yaşlanmama sebep oldu. yazarsam ağlarım, yazmayacağım. 

dinlendiren bir an:
zor bir günün akşamında yaptığım türk kahvesi, bir miktar tütünle koltuğun kenarına tüneyip bilgisayarı açtığım o an. tam o köşede boş beleş şeyler izlemek ya da okumak. 

başkalarıyla paylaşmak istediğim sözler:
yine anlamadım ne soruyor? burayı okuyan insanlarla mı ne paylaşmak istiyorum? bilemedim. ama dün bir sohbette sosyal medyadan falan bahsederken dedim ki "ayh hiçbiri umrumda olmaz, ne facebook, instagram ne twitter, hepsi kapansın ama bloglar açık kalsın, o yeter." bunu paylaşmak isterim sevgili komşularım. iyi ki bloglar var, çok seviniyorum bunca yıl sonra hâlâ burada oluşumuza. 

maceraperest hissettiren bir şarkı: 
adventurous demişti aslında ama başka nasıl çevireceğimi bilemedim. maceraperest deyince gözümün önüne aslı astarı olmayan şeyler geliyor. böyle şehirler arası geniş geniş yollardayım, tek başıma eski bir amerikan arabası sürüyorum. radyoda son ses chris de burgh traveller çalıyor. nereden geldiğim nereye gittiğim falan hiç belli değil, "traveller goes, nobody knows..." diye eşlik ediyorum. 


okuduğum son roman: 
seray şahiner'in  kitabını bitirdim iki gün önce:kul. çok güzeldi. kitapta tek bir karakter var. ara sıra konuştuğu isimsiz (garson, esnaf vb) karakterler hariç sadece mercan var kitapta, bir de mercan'ın düşündükleri. ne güzel yazıyor bu kadın yahu! keşke hak ettiği kadar güzel övebilseydim ama bilemiyorum işte nasıl kitap övülür. çok beğendim. 

üstteki maddeyle 23. güne yetişmeyi başardım. allah rızası için bundan sonraki maddeleri günü gününe yazayım şuraya. 

ayh gene kime yalvardığım da belli değil. 

öptüm. 


4 Şubat 2020

2020 kitaplarına dair bir takım umutlarım var

dün dedim ki şubat ayı yazma çelıncında 4. madde yerine 2020'de okumak istediğim kitapları listeleyeyim. sözümü tutmaya geldim. 

• hep yek - seray şahiner
• kul - seray şahiner
 deli bal - pelin buzluk 
• hayat yolları - alice miller
 çekilir dert değil - özge calafato 
 kadınlığın 21 hikayesi - seçki 
• alis harikalar diyarından tüymüş bulunuyor - seçki
• başka ateşler - latin amerikalı kadın yazarlar antolojisi 
 atları bağlayın geceyi burada geçireceğiz - melisa kesmez 
 isveç kibritleri - robert sabatier
 babam aşkale'ye gitmedi - zaven biberyan

belki başka şeyler de vardır ama aklıma ilk gelenler bunlardı. 

listede kadınlar tarafından yazılmamış sadece iki kitap var. bilinçli bir tercih değildi ama iyi denk gelmiş. sanırım bir noktada içim şişti o koca koca erkek bakış açılarından ve kadınları kadınlardan daha iyi anlatma iddialarından falan. 

isveç kibritleri'ni bir çocuk hikayesi olduğu merak ediyorum. yazarın biyografisinde gördüğüm çocukluk ve gençlik deneyimleri  güzel bir kitap yazmasını sağlamıştır gibi geldi. şöyle ki: 
kitap da zaten annesini kaybetmiş, olivier adındaki bir çocuğun başına gelenleri anlatıyormuş. bir yerlerde 'bol tasvirli, ağır yürüyen bir kitap' demişler. allah biliyor ya uzun uzun tasvirlerden de içim şişiyor artık ama elimde süründürmeden bitirmeyi başarırım umarım. 

zaven biberyan'ı çoktandır ermeni edebiyatından bir şey okumadığım ve dün zihin bey'in bloguna yaptığım bir yorumda bunu ne kadar özlediğimi fark ettiğim için heyecanla ekledim. 

bu fotoğrafı aras yayıncılık twitter'da paylaşmış. tarih 2 ağustos 1943 imiş ve zaven bey burada askerdeymiş. mobiletle uzaklara bakıp fotoğraf çekilmeyi ben babamın kuşağı ile başlayan bir şey sanıyordum. meğer ondan daha eskiymiş. 

bence çok güzel bir  fotoğraf. mobilet var, manzara var, hava güzel. daha ne olsun. 

kalan 11 ay için 11 kitap hiç iyi bir rakam değil ama bir şeyler oldu bana. yaşlanmak denen şeyi bel ağrılarından ve artık sürekli takmak zorunda olduğum gözlüğümden önce bu okuduğum kitap sayısının azalması hâlinden anladım. otuz beşi geçip kırka yürüyen hangi arkadaşımla konuştuysam onlar da öyle dedi. 'ne yaparsan gençlikte' sözü meğer kitap okumak için de geçerliymiş. bir ay içinde sekiz-on kitap okuyup bitirenin ben olduğuma falan inanamıyorum şimdi. neden böyle bilmiyorum, acaba artık başka hayatlar, hikayeler mi insanın ilgisini çekmiyor gençlikteki kadar yoksa düpedüz tembellik mi bu? neyse, ben kendimi "aaa ama mesleki şeyler okuyorum daha bir dünya" diye kandırmaya devam edeceğim elbette. 

listeyi tamamlar ve yanına seray şahiner ve melisa kesmez'in diğer kitaplarından da kondurursam kendimi epey başarılı hissedeceğim. 

kutlamayı da birgül'ün umarım 2020  bitmeden çıkacak yeni kitabı ile yapacağım. 
tam olarak şu şekil bir kutlamadan bahsediyorum: 


e sizde ne var ne yok?