izole çelınc etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izole çelınc etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2020

yeni mim, evin en güzel şeyi, gel hele gel...

demiştim en son yeni mim bulacağım diye, buldum da geldim. 
kafa dergi isimli blogun sahibi komşum yapmış. bir kerede cevaplayıp arkama yaslanacağım. 

sabah kalkar kalkmaz yaptığım şey?
kalkabilmek için önce  üstümden şu ayıyı depiklemem gerekiyor. 
hâlâ bilmeyenler varsa diye belirtiyorum. sinsice köpek taklidi yapan bu arkadaş en son 57 kiloydu. 57 kilo insanlar tanıyorum. 25 yaşıma kadar tartıda 57 kiloyu görmeden yaşadım. televizyonda falan insan kucağında taşınan ayı yavruları görüyorum, belli ki o yavrular da 57 kilo değil. 

ayıyı iteledikten sonra kalkmayı başardıysam önce gidip yüzümü yıkıyorum herkes gibi. sonra acilen bir bardak su içmem ve kahve yapmam lazım. kahve pişerken telefondaki bildirimlere, gelen mesajlara falan bakıyorum. ama hiçbirine cevap yazmıyorum. bu sıralamayı atladığım bir sabah, arkadaşıma göndereceğim gülen bok emojisini bir velime yollamışlığım var.  önce o kahveyi içmem lazım. 

kahvaltıda olmazsa olmazlarım?
ekmek. çünkü ekmek yoksa diğerlerinin ne anlamı var. hayattaki en güzel şey sıcak minik bir ekmek parçası değilse nedir?


evin en fazla vakit geçirdiğim bölümü?
L şeklindeki kanepemizin sol köşesi ve eğer salonda uyuduysam aynı kanepenin yine sol kenarı. bazı günler şu lokasyon dışında çok az yerde görülüyorum. evin işlerini falan yapıp hemen geri tünüyorum köşeme. son beş yıldır blog yazılarını hep bu köşeden yazdım, kitabımı bu köşeye gömülerek bitirdim. oturma ve yatma yeri tek kişilik yatak genişliğinde olduğundan bu devasa köşe artık bir mabet gibi oldu benim için.

çalışırken bana eşlik eden içecek?
çalışmaktan kasıt sınıfta yaptığım işse (son çalıştığım okulun cağnım aşçısı songül'ün deyimiyle) neskahvesi. ama soru sanırım evde yaptığımız işlerden bahsediyor. o zaman hep türk kahvesi ve su.

evde yapılacak en keyifli aktivite?
rahat bırakıldığım sürece evdeki birçok aktiviteyi seviyorum ben ve zaten öyle vizyon sahibi, enteresan şeyler de bilmiyorum. en sevmediklerimi yazacağım o yüzden: yemek yapmak, bulaşık makinesini boşaltmak ve çamaşır asmak. 

şu sıralar izlediğim dizi?
son bir aydır uyumadan önce gilmore girls'e başladım yeniden. çünkü bu günlerden uzaklaşmam gerekiyordu, buradan ve bu zamandan. 

kocamla battlestar galactica'ya başladık ama final bölümlerini izleyeceğimiz günün sabahında beni delirttiği için o sonunu izlerken kendisine katılmadım. o akşamı düzenli nefes alıp vererek kafamdaki "koca katili olmadan karantinadan nasıl çıkılır?" sorusuyla tamamladım. 

tam şu anda bunu önerebilirim. 

umarım ikinci sezonu gelir. 

başucu kitabım?
hiç olmadı sanırım böyle bir şey. yani dönüp dönüp  okuduğum bir kitap, hayatın anlamını içerdiğini düşündüğüm bir kitap ve hatta tür. ne bileyim, okuyoruz işte. beğendiğim  ya da sevdiğim kitapları evde tutuyorum o kadar. eskiden okuyup çok beğenmediklerimi biriktirir sonra sahaf arkadaşıma götürürdüm. o 7-8 kitabı alır onlara karşılık bana seveceğimi düşündüğü başka bir kitap verirdi. hep de iyi kitaplar verdi sağ olsun. artık işini mi iyi yapıyor yoksa 13 yaşımdan beri beni tanıdığı için ona göre tahminler mi bunlar bilmiyorum. adı ersoy, beyoğlu aslıhan pasajı'ndaki kağıt gemi'nin sahibi. sahaf kitabı lazımsa kendisini bulup selamımı söyleyebilirsiniz. ama selam söylemeseniz de  mutlaka "çay koydum, içer misin?" diyecek ve bu konuda ısrar edecektir. 

yıllardır ersoy'a kitap götürmüyorum. artık çok etkilenmediğim kitapları birilerine hediye ediyorum. ay aklıma gelmişken yepyeni bir taktik öğrendim onu anlatacağım. 

instagram'da falan takip ettiğim minimalizm hesaplarından biri paylaşmıştı. hani hepimizin evinde okunmamış ya da mutlaka tekrar okumak istediğimiz kitaplar vardır ya. onlar için kitaplıkta yeni bir raf açın ve kitaplığa dağılmış bu arkadaşları önce bir araya getirin diyor. kitapçı rafı gibi düşünün bu rafı. yeni bir kitap almaktansa önce bu rafın önüne gidin ve o kitaplar bitene kadar okuyun. eğer bazı kitaplara halen eliniz gitmiyorsa onları elden çıkarın. bence bu epey işe yarayacak bir yöntem. 

gece uyumadan mutlaka?
küllüğü mutfağa götürürüm, sabah düzgün bir eve uyanayım diye etrafa çeki düzen veririm. ayıyı öperim. izlenecek bir dizi açar ya da kitap okur öyle uykuya dalarım. haydi iyi geceler diyerek yatağa girip uyuyabilen biri değilim. gözlerimi kapatınca uykum gelmiyor, kafama düşünceler üşüşüyor, o düşünceler beni uyutmuyor. bu çocukken bile böyleydi. okumayı öğrenmek hayatımın en büyük mucizesi olmuştu. 

karantina tedbiri kalktığında gitmek istediğim ilk yer? 
gidip anneme sarılmak. annemi öperken burnuma gelen bir koku var, dünyanın en güzel kokusu. ilk yapacağım şey gidip annemi öpmek olacak. 

sonrası biraz tehlikeli. dün bir watzap grubunda şöyle bir konuşma geçti mesela. 


yapmayı en çok özlediğim şey?
sokağa çıkmak, korkmadan gezinmek, arkadaşlarımı görmek. ama en çok annemi öpmek. 

koronavirüs salgını bana en çok şunu öğretti?
gerçekten her an, her şey olabilir ve  maddi-manevi anlamda güvende değiliz bu hayatta. her an beş parasız, evsiz kalabilir, sevdiklerimizle ayrı düşebilir hatta onları kaybedebiliriz. bir virüs, bir deprem, herhangi başka bir şey yeter. herhangi başka bir şey bir uzaylı istilası da olabilir çünkü neden olmasın? onu da şu şekil karşılarım artık. 


"gel hele gel gel!"

mim bitti. 
bu da bugünün evdeki güzel şeyi: 

şu üstttekinin bir kolaj değil telefondan alınmış bir screenshot olduğunu ve tüm hafızamın bu ayının böyle yüzlerce fotoğrafıyla dolu olduğunu da belirtmek isterim. 

öptüm. 


17 Nisan 2020

coni, yine anılar, müzikli mim ve güzel şeyler III

güne bir arkadaşımın "coni instagram açmış" mesajıyla başladım. jeff beck'le şarkı yapmışlar. uyku sersemi jeff buckley sanıp bir süre anlam vermeye çalıştım. şarkının adı da isolation. aklımdan bir sürü şey geçti. kendimden de o kadar eminim ki 'ölmeden önce böyle bir şarkı yapmışlardı herhalde, coni de gün bugündür deyip şarkıyı piyasaya saldı' sandım. tamamen yanlış anladığımı fark etmem yaklaşık on dakika sürdü. neyse... 

evdeki güzel şeylerde bu kez bir fotoğraf var. 

fotoğrafı çeken kişi kocamın yakın bir arkadaşı. ilginç bir çocuk, babası memleketin en ünlü askerlerinden birisi. kendisi yeni nesil türküler ve özgürlük şarkıları söylemeyi seviyor, bi' ara gidip fransa'da fotoğrafçılık okumuş, bu da avrupa günlerinden hatıraymış. kocamın çalışma odasında baş köşede duruyor ama bence yeri orası değil. öne çıksın diye etrafına bin tane fotoşop yaptım. bana kalsa daha güzel bir kompozisyon oluşturacak bir yere asardım ama bana kalmadı. 

bu 'sanat sanat içindir' felsefeli fotoğrafçı arkadaş düğünümüze gelip uzaktan uzaktan yüzlerce fotoğraflarımızı çekmişti. hepsi birbirinden güzel fotoğraflar, çünkü ben unutmuştum ortamda bir fotoğrafçı olduğunu. çift olarak poz verebilen insanlar değiliz, böylesi çok güzel olmuş. bizi ken ve barbie gibi görünmesi gereken gelin ve damat  değil de doyasıya eğlenen, arkadaşlarına sarılan, dans eden mutlu insanlar olarak görüp fotoğraflamış. vallahi sağ olsun. 

dün migros'a gittim. kasiyerler yine bütün yüzü kapatan plastik maskelerden takmıştı. parayı öderken kadıncağızı öksürük tuttu. öksürüğünü gizlemeye çalıştı benden, içine içine iki üç kez değişik sesler çıkardı. çok üzüldüm. 

içeriden kocamın online piyano dersini duyuyorum bir yandan. en son şunu dedi öğrencisine: "bir soru cümlesi gibi düşün bu melodiyi, hayatta her soru cümlesinin bir karşılığı vardır. ben şimdi sana 'acaba?' diyeceğim sen de bir cevap vereceksin notalarla."

keşke kocam hayatta her soru cümlesinin bir cevabı oluğu iddiasını hayatına da yansıtaymış. en son "niye bütün işleri ben yapıyorum?" şeklinde sonlanan isyanıma günler oldu bir cevap vermedi. pis yalancı. felsefe, ders anlatmak için güzel yöntem ama demek ki evlilikte çok lazım bir şey değil. vallahi tükendim. 

müzikli mime geçeyim ben. 

adı uzun olan bir şarkı?
aklıma daha uzun isimli şarkılar da geldi ama içimden geçen bu: 


sahilde dinlenecek bir şarkı?
benim sahilim gözümün önüne bir yaz akşamı yakamozlarla falan geliyor. akşam yemeğinden sonra denize doğru soğuk bir şeyler içiyorum. kulağımda bir sahil barından yükselen belli belirsiz sesler, sahnede janis joplin ve arkadaşları var gibi. zamanda bir kırılma olmuş ve aynı yıllarda, aynı yaşlarda, aynı sahildeymişiz gibi. 

bütün gün aklıma takılan bir şarkı?
o hep değişiyor ama son zamanlarda bu: 
"ismi 'bazen' olan şarkı kötü olamaz!" diye saçma bir teorim var. youtube'da tesadüfen görünce sırf teorimi çökertmek için açmış (yuh artık rap de sevecek değilim iddiası) ama kendimi şarkıya eşlik ederken bulmuştum. teorim halen geçerliliğini koruyor demek ki.(ayrıca rap de sevebiliyormuşum ama güzel sesli kızın söylediği nakarat olmasa bunu yine demezdim) ♫ baaaaaaaazen zor gelir anlamak....

farklı bir dilde şarkı?

canım cesaria, canım salif.
iyi ki varsınız, iyi ki tanıdım sizi. 

uyumama yardımcı olan bir şarkı?
müzik dinlerken uykumun gelebilmesi pek mümkün bir şey değil bu ama olsa şunu tercih ederdim. 

şu an nasıl hissettiğimi tarif eden bir şarkı?
ay hiç bilmiyorum öyle bir şarkı ama üşenmesem vallahi şunu açıp deli deli dans edesim var. 


şunu da hatırlasak ne hoş olur dedim. 

benim hâlâ gözlerim doluyor olan bitene

öptüm
.

14 Nisan 2020

evdeki güzel şeyler II, canım kızlar, müzikli mimler...

sabah sabah yedi buçukta uyandım! yedi buçukta uyanmamam gerekiyordu. en iyi ihtimalle 5'te uyumuşumdur, o saate kadar en az yedi bölüm galactica izlemiştik. lâkin nereden çıktığı belli olmayan hain bir sivri sinek serçe parmağımı ısırmış. kaşınırken uykum kaçtı. bâri bir işe yarayıp blog yazayım, mim falan yapayım diye geldim. 


bu resmin sahibi, yaptığı tablolar ve el işleri ile geçimini sağlayan gülbahar hanım. instagram'da tesadüfen bulmuş, hemen takip etmiştim. sonra bir gün bu resmi paylaştı. neden bilmiyorum bir his geldi içime. biri birgül, biri mina, diğeri de benmişim gibi geldi. 

çok kısa süre sonra gülbahar hanım bana yazdı. onu takip ettiğim hesap öğretmenlikle, çocuklarla ilgili şeyleri paylaştığım mesleki hesabım. bana çocukluğuyla ilgili bir şey sormuş, sohbet ettik biraz. sonra dedim ki "ben sizin bir resminize vuruldum, hem kendim hem de iki arkadaşım için istiyorum olur mu?" 

üçümüz iki ayrı şehirdeyiz ama aynı gün geldi resimlerimiz. gülbahar hanım bir de not iliştirmiş yanına: "sohrap sepehri - suyun ayak sesi"
hemen girip baktım. 


çok güzel bir şiir, çok uzun. okudukça insanın gözünün önüne resimler getiren, o resimlerde olup biteni düşündürüp "böyle de güzel anlatır mı" dedirten bir şiir.

o gün anlaştık kızlarla. kırmızılı olan birgül'müş, sarılı mina ve mavili de ben. birbirimizden kilometrelerce uzakta aynı gün ağlattı bizi bu resim. 

geldiğinden beri kitaplığın aynı rafında duruyor. her gördüğümde içleniyorum, evimdeki en sevdiğim şeylerden biri, bana hep iyi geliyor. 

buraya gelene kadar çok içlendim. bu resmin geldiği gün gece yatmadan önce çerçevesiyle göğsüme basıp bir dilek dilemiştim. olmadı. ne yapalım sağlık olsun. 

en iyisi müzikli mime geçeyim. 

adını sevdiğim bir şarkı? 
ne güzel şeyler yapmışlar zamanında 

17 yaşında olmak hakkında bir şarkı?
bu şarkı çıktığında 17 yaşındaydım 
ve o sıralar aşık olduğum çocuk teoman'a çok benziyordu. 
açıp açıp sanki platonik aşkım bana şarkı yazmış gibi dinliyordum. 


bana birini hatırlatan bir şarkı?
dinlediğim çoğu şey bana bir şeyleri ya da birilerini hatırlatır zaten. 
şarkılar hatıralarıyla, ait oldukları zaman dilimiyle birlikte geliyorlar. 
ama ilk aklıma gelen bu oldu: 
son sınıfımla şarkımızdı. 
teneffüslerde açıp açıp kudururduk çocuklarla. 
bütün hareketleri takip etmeye çalışıp 
senkronize olmaya falan çalışıyorduk birlikte. 
canlarım benim...

öfkeli olmak hakkında bir şarkı?
elbette bu: 
bu soruyu yüz kere daha sorsalar 
yine bu cevabı yapıştırırım düşünmeden. 

gecenin üçünde dinlediğim bir şarkı: 
hayatımın bir döneminde geceler boyu dinlediğim bir şarkı. 


şimdi gidip bir kahve daha koyacağım kendime. biraz bloglarda gezip sonra evde aşırı sıradan şeyler yapacağım. gerçekten bir bu eksikmiş gibi buzdolabı bozuldu dün, fişini  çektik belki kendine gelir diye. hazır her şeyi boşaltmışken onu sileyim, çamaşır falan asayım. belki biraz da evdeki bitkilere sataşır köpeği dürterim. yatmaya doymuyor ayı. 

bakmak isterseniz gülbahar hanım'ın instagram sayfası: instagram.com/mizikalisler
şöyle rengarenk bir dünyası var: 


öptüm. 



11 Nisan 2020

hobbit evim, film müzikleri, aklıma gelenler, içlendirenler...

her gün evdeki sevdiğim bir şeyin fotoğrafını çekip koyayım diye kendi kendime çelınc eyleyeyim demiştim en son. öğlen temizlik yaparken bu şahane fikrimi hatırladım, gözüme kestirdiğim ilk şeyi kaptım hemen. 

bir öğrencimin kendi elleriyle şekil verdiği, sırlayıp fırınladığı bu seramik ev kitaplıkta duruyor. ne zaman göz göze gelsek n. kuşumun hünerli minicik elleriyle uzatırken kurduğu o sihirli cümleyi hatırlıyorum. "senin de böyle evin olsun!"


müzikli mimde sıradaki soru bir soundtrack şarkısı soruyor. bu soruyla iş bu mimi artık kendime göre yapmaya karar verdim çünkü anladım ki bazen tek bir cevap veremiyorum sorulara. bir sürü sevdiğim soundtrack var, aklıma ne geldiyse  sıralayacağım.




ilk ikisi sanırım bunlar: 


 
dead man walking'i izlediğimde çok etkilenmiştim. eddie wedder da bu soundtrackle çok başka bir yere aktı gönlümde. müzik ne acayip şey. adını bilmesem de uzun bir yolda olmanın hissini verirdi bu şarkı bana. bir araya gelmiş olmaları ne güzel. birbirinden alakasız iki kültürün insanı enstrumanlarını çalmaya başlayınca yeni bir yol bulmuşlar gibi. birbirlerine yoldaş olmakla kalmamış ölüme yürüyen bir adamın hikayesine de ses vermişler. 

long road ne kadar depresif bir yolsa face of love o kadar umut dolu gibi. sözleri bambaşka bir hikaye anlatsa da melodinin bana hissettirdiği bir şeyler var. 
"biliyorum şu an acı çekiyorsun ama ama sabret sen bak geçecek hepsi" der gibi bir şeyler. 

bir diğer filmden iki şarkı üsttekiler gibi duygularıma hitap ettiği için kalmadı aklımda. "ay çok iyi müzik bu" cümlesiyle kaldı. 

 

whiplash'i sinemada izlemiştim. film olarak bayılmadım ama o şahane çalınmış şarkıları sinema salonunda adeta bir konser gibi dinleyebiliyor oluşuma çok sevinmiştim. uzun süre cd'si çıksın diye bekledim ama sonra dayanamayıp youtube'dan mp3 olarak indirmiştim. o sene bol bol bu iki şarkıyı dinledik yollarda. 

aklıma gelen üçüncü filmin müzikleri durup dururken açıp dinlediğim şarkılar değil aslında. ama filme yakışmak açısından çok iyi seçimler gibi geliyor. açıp dinlemem dedim ama bu iki şarkı nerede karşıma çıksa sevinir, sonuna kadar da içlene içlene dinlerim. 
 

ağla sevdam, duvara karşı'da da kullanılmıştı ve ben ağlamıştım. aklıma  gelmişken hemen duvara karşı ikilemesi de yapayım. 


  

bu iki şarkı da filme özel yapılmış şarkılar değiller ama o sahnelerin hakkı başka şarkılarla vallahi de billahi de verilemezmiş. sanki o an için yazılmış gibiler. eğer bir noktada duvara karşı övmeye başlarsam bu yazı bitmeyeceği için bu konuyu kapatıyorum.

bir tane daha ekleyeyim o da son olsun. zaten bu gezegende sanırım alttakini bilmeyen yok. 
geçenlerde fermina'nın blogunda bir yorumda çocuklar kudurduğu zaman o kaostan çıkmak için bağırıp çağırmak yerine durağan bir şeyler açıp kendi kendilerine sakinleşmelerini beklediğimi yazmıştım. bu şarkı sadece onlara değil bana da iyi geldi hep. sadece durmak için, karmaşadan uzaklaşıp sessizce kendine kavuşmak için hafızanda böyle iyi bir şarkı varsa iki buçuk dakika yetebiliyor bazen. farklı sınıflarımda o kadar çok çaldı ki anısı içindeki nota vuruşundan çoktur. 

(üsttekiler yazıldıktan 2 saat sonra)

birkaç saat önce sokağa çıkma yasağı geldi. oysa ki bu gece kocamla sözleşmiştik, günler sonra gece yarısı arabayla çıkıp sokaklarda bir tur atacaktık, bu bizim karantina date'imiz olacaktı. gece çıkamayacağımızı öğrenince apar topar hazırlanıp attık kendimizi arabaya. lakin sokaklar hiç beklediğimiz gibi değildi. biz sessiz sokaklarda gecenin karanlığında iki nefes alalım diyorduk, sokaklar insan doluydu, insanlar ekmek ve tekel kuyruğundaydılar. caddeler araba doluydu, tatsız iki tur atıp geri döndük eve. 

dönüp ne yazdığıma baktım. sıradan zevklerimle dolu bir soundtrack yazısı olmuş. yeni şeyler dinlemeyi bıraktım sanırım artık ben iyice hatta film de izlemiyorum. kocamın bana özel övdüğü filmleri izliyorum sadece. onda da zavallım nasıl çabalıyor. "bak yemin ederim sen çok seveceksin bu filmi" falan demediyse kesinlikle burun büküyorum, sonra izleriz diye geçiştirmeye çalışıyorum. vallahi çok korkuyorum ot gelip saman gideceğim diye ama yaşlandım mı artık nedir kafam kaldırmıyor, içim almıyor. 

güzel bir şeyle bitireyim yazıyı. 
geçen gün bahsettiğim christa'nın bugün paylaştığı şu resme meftun oldum:
resmin adı "sailing off gloucester" 1880'de amerikalı ressam winslow homer tarafından yapılmış. 

aklıma şu şarkıyı getirdi. şimdi biraz onu dinleyip sevgili winslow'un diğer resimlerinin peşine düşeceğim. umarım yarın görüşürüz. 

öptüm. 


9 Nisan 2020

adını layla koydum

çok önemli işlerim varmış gibi bir haftadır iki satır yazamadım şuraya yine, bari müzikli mim yapayım. 

hak ettiği değeri görmemiş bir şarkı?




konser madison square'dan, oradaki yüz bin milyon kişi şarkının değerini bilmiş gördüğünüz gibi ama bence yerli pearl jam'ciler bu şarkıya hak ettiği ihtimamı göstermedi asla. new yorklu grunge arkadaşlarımın alnından öpüyor şarkının albüm versiyonunu da tam şuraya şaapıyorum.

adı 3 kelimeden oluşan bir şarkı? 



çılgınlar gibi seviyorum, uzun süre dinlemeyip de sözlerini unuttuğumda eşlik edemediğim için kendime sinirleniyorum. "vi ar in looooaaaaav so piliiiiiiiiiiiiiiiiz!"


aşk hakkında bir şarkı? 


içinde çok acayip bir aşk hikayesi barındıran canım layla... kalbimde çok derinlerde yeri olan bir şarkı. ergenken ve en yakın arkadaşımla içiyorken çalan layla,  "keşke bana da biri böyle bir şarkı yapsa" deyişim ve yaklaşık bir ay kadar sonra layla kısmını adımla değiştirip şarkıyı çalması, şarkı bitene kadar bunun bir aşk itirafı olduğunu anlamayışım, anlayınca odakule'den tünel'e doğru anlamsızca koşmaya başlayışım... aklım biraz başıma geldiğinde odakule'ye geri koşuşum, bütün gün sokaklarda onu arayışım... 
"you turned my whole world upside down..."

dinlemeye utandığım bir şarkı?
sadece şu deyip konuyu kapatmak istiyorum. 


layla'dan sonra konunun buraya gelmesi vallahi ayıp. 

birinin bilmeme vesile olduğu bir şarkı?

yıllar önce bir internet haberinde okuduğum "klipte johnny depp oynadı" cümlesi üzerine hemen bulup dinlediğim şu şarkı: 


paul mccartney takip eden bir şahsım yok, coniciğim vesile olmasa yine dinlemezdim ama ne güzel şarkı, ne güzel klip...

şimdi kalkıp çorba yapma lazım. dün gecenin bir yarısı kalkıp subway kurabiyesi yapacağıma ertesi günün yemeğini düşüneydim şu an böyle bir derdim olmazdı. ama çok güzel oldu kurabiyeler lâkin yemek konusunda istikrarlı bir insan değilim, hazır iyi bir şey başarmışken hatırası da burada kalsın. 


öptüm. 

31 Mart 2020

yaktuktapparidipparidillan...

twitter'a üç gün girmeyeceğim demiştim, bugün üçüncü gün. çok yerinde bir kararmış, yok artık twitter falan. haber de izlemiyorum. dünya yanarsa buradan bi' ses edersiniz. kapadım çünkü ben kendimi artık. gerçi gamlı baykuş kocam izlemediğim haberleri laf aralarına sokuşturup illa ki gündemime sokmaya çalışıyor ama onu da evden atacağım az kaldı. 

bugün öğlen  tam balkon kapısını kapatırken bir yetişkin sarmanı  ağzında yavru bir kara kediyle gördüm. boğazlıyor diye aklım çıktı, hoşt hışt pışt falan dedik ama bırakmadı sarman yavruyu tabii. sonra kahraman kocam sokağa koştu, sarmanla kocamın kovalaması sürerken oradan iki genç kız geçiyordu. neyse ki oldukça kedici  tiplermiş onlar da, kızlardan biri sarmanın bir anlık dalgınlığından faydalanıp kaptı yavruyu. kocam rica etmiş, "bizde ayı yavrusu var ne olur siz alın bunu, bi' kendisine gelsin" diye. kızlar sağ olsunlar alıp gitmişler ama sonradan içimize dert oldu. bizim "yavruyu boğazlamaya geldi bu pis eril" dediğimiz kedi acaba anası mıydı ya? sarman kaçınca dişi mi erkek mi emin olamamış çünkü. allahım ya lütfen durduk yere bir aileyi dağıtmış olmayalım. çok aklım takıldı, umarım yavruyu kurtaralım derken bir bok yememişizdir. biraz daha bunun üzerine düşünürsem oturup ağlayacağım.

müzikli mimde kendimi tarif eden bir şarkı bulmam lazımdı. kaç gündür o şarkının peşindeyim, beni tarif eden şarkı bulamadım. âbime sorayım dedim, şöyle bir cevap geldi: 

sebebini de sordum ama çok övdü durup dururken beni, o yüzden o kısmı şaappmicam. 

sonraki soru, içinde yemek adı geçen bir şarkı bulmamızı istiyor. cağnım fermina içki adı vermiş ben de ondan yüz buldum, benim gıdalı şarkım pennyroyal tea.

kurt cobain bu çayı "bitmeyen mide ağrıları için tüketiyordu" diyenler var, "hayır onunla alakası yok, kafayı bulmak için bu kadar kıymet veriyordu kendisine" diyenler var. artık ne işe yaradığını bilemiyorum. ergenliğimde grunge arkadaş grubumuzun da ikiye bölnümesine sebep olmuş bir şarkıdır kendisi. bazılarımız albüm versiyonunu savunurken bazılarımız unplugged hâli için can veriyordu. tarafımı şu şekilde  belli edeyim: 



sıradaki soru bütün sözlerini ezbere bildiğimiz bir şarkı soruyor. aslında kolay öğrenirim şarkı sözlerini, o yüzden saysam şimdi çok var ama esas gururlandığım şu: 


yemin ederim baştan sona biliyorum. ve en güzel tarafı şu ki bu şarkıyla çocukların aklını başından alıyorum. "youtube'a yazın en zor şarkı neymiş?" şeklinde attığım olta üzerine bu şarkının çıkması, benim tek nefeste şarkıya eşlik edebiliyor olmam falan akıllarını alıyor. hatta teneffüste koşup okuldaki bütün çocuklara hava atıyorlar "bizim örtmen dünyanın en zor şarkısını biliyor" diye. 

ekmeğini çok yesem de tabii bu iddiayla öğrenmedim. kendimce çok daha sanatsal kaygılarım varken, çok sevdiğim bir ressamın resimlerine klip yapayım derken yanlışlıkla ezberledim şarkıyı. klip bu:

hikayesini de başka bir gün anlatırım artık. 

rattatta 
ya 
ribirabi 
dillaba 
ritsdan 
dillan 
dellando 
habarittatta
.
.
.

öptüm



30 Mart 2020

kolonya bulunmayan günler

annemin dünkü fotoğraf hediyesi şuydu: 
gecenin bir yarısı duvarına yapıştırmıştım yine. görünce altına "canım kızım, annesine bahar getirmiş" yazmış. çok içlendim. inşallah götürebilmişimdir anneme o baharı. 

kahvaltıdan sonra çıkıp mahalledeki migros'a gittik kocamla. son bir haftaya kadar yaşını başını asla kabul etmeyen üvey babam neyse ki olayların ciddiyetini anladı. iki gün dışarı çıkmasa kanı bitlenen ve altmışına yeni merhaba diyen bu erkek bireyi ne yapıp edip evde tutmayı başarmış bulunmaktayız. onların alışverişlerini de artık ben yaptığım için listelerini ve pazar arabalarını alıp yola düştük. bizim pazar arabasını da kocama verdim sürsün diye, yarı yolda fark ettim ki arabayı sürmüyor, taşıyor! pazar arabası sürmemiş ki hayatında, ne bilsin! neyse ki meyve sebze seçme işinde çok iyidir. markete girer girmez onu manav reyonuna kitledim ben de diğer ihtiyaçları taşıyıp taşıyıp doldurdum arabaya.  

elimden geldiğince "iki hafta evden çıkmayacak gibi" düşünerek yaptım alışverişi ama bir noktada o ekmek bitecek, o sebze meyve rafı boşalacak tabii. bisküvili pasta malzemesi ve fıstık ezmesi dışında tek parça abur cubur almadım. annem evde süt eklemelik irmik helvalarından istemişti ama bulamadım. bir de kolonya yok hiçbir yerde.

çalışanların tamamı maskeliydi, reyonların arasında bir makine dolaşıyordu sürekli (sokakları yıkayan altı fırçalı araçların minik versiyonu gibi bir şey) ve kasiyer şu yüzü tamamen kapatan pvc maskelerden takmıştı, çok sevindim. 

eve döndükten sonra her şeyi tek tek prilledim, sebze meyvenin poşedini değiştirdim, bir kısmını balkona dehledim ve bu son cümle yaklaşık 1 saat sürdü.

kolonya bulamamak beni üzdü çünkü evdeki azalmak üzere. şu sıralar internet alışverişini kargoculara yapılmış bir ayıp gibi gördüğümden gönlüm hiç rahat değil ama galiba trendyol'dan sipariş vereceğim.  demin baktım iki tane 400 ml şişe 40 liraydı, kargo ücreti yokmuş. 

bugünü böyle ayrıntılı yazdım çünkü bu günlere dair bir daha hiçbir şey yazmak istemiyorum. örgülerden, dizilerden, yemeklerden falan bahsedeyim ama içinde corona, karantina falan geçen tek cümle kurmayayım istiyorum çünkü hepsinden  ikrah geldi bana. bir sonraki hedefim tam üç gün boyunca twitter'a girmemek, facebook'u sadece anneme yeni fotoğraflar yollamak için kullanmak ve pek negatif içeriğin olmadığı instagram'dan da olabildiğince uzaklaşmak. bol blol blog gezeceğim, örgü öreceğim, televizyonda sadece trt belgesel kanalını açık tutacağım ve her şey geçecek. sonra burada yine BAHAR GELDİ  ULAN BAHAR! diye şairane sloganlar atacağız. 

facebook'ta önerebileceğim bir profil var bu arada, benim gibi kendisini takip eden 50 bin kişi için hiç adını bile duymadığım ressamların hiç görmediğim resimlerini paylaşıyor. sayfası bu: -Christa Zaat

ve en son şu resmi paylaşmıştı, gözlerimi ayıramadım ekrandan uzun süre: 
eserin adı "kar kaplı italyan köyü" imiş ama ressamı danimarkalı, sigvard hansen. 

christa'nın yine facebook'ta female art in history diye bir sayfası var. o da kalbimin bambaşka bir yerinde. 

öneri makinesinin müzikli mimine iştirak edeceğim. ilk madde bu ay keşfetiğim bir şarkıyı soruyor ama ben bu soruya cevap bulamadım. ilk sorudan patlamış sayılmamak için daha önceden çok sevdiğim ama bir şekilde unuttuğum ve youtube'un bana hatırlatmasıyla yeniden fark ettiğim bir şarkının kabul edilmesini rica ediyorum, aha o da bu: 


tam bir müzisyen adına sahip sevgili şarkıcımızın ismi latin harfleriyle "orfeas peridis" şeklinde yazılıyor. şarkının adı da "kati mou kriveis"

insanın sözlerini anlamasa da içli şeylerden bahsettiğini hissedebildiği şarkılardan biri. rumca konuşabilmeyi çok isterdim. 

müzik miminin ikinci sorusu için çok düşünmem gerekecek gibi görünüyor, o da yarına kalsın artık. 


öptüm. 

28 Mart 2020

bu arkadaş neyin ecelinde?

dün ve bugün biraz örgü ördüm. ortaya çıkanları buraya koymayı hem çok istiyor hem de tek tek fotoğraflarını çekmeye çok üşeniyorum. ama yakın zamanda çözeceğim bu işi. 

bugün belki biraz dizi överim demiştim ama bu konularda iyi değilim. lakin bu işi epey iyi yapan birini tanıyorum ve o kişi de bawer.  son on yıl içerisinde bawer çakır imzalı bir yazıya denk geldiyseniz bir yerde, siz de kendisini tanıyor olabilirsiniz. benim tanışıklığım âbim yüzünden, birbirlerine hemşiiiire diyorlar, bende araya kaynayıp her ikisinin de hemşiiiresi oluyorum tabii. neyse, bawer hep iyi yazılar yazar. bir süredir bu instagram sayfasında (fakfukfon tv) dizi önerileri yapıyor. sayfanın mottosu şu: "maço hetero erkekler hakkında olmayan dizilerin/belgesellerin/şovların peşinde bir arşiv çalışması. niyeti ciddi." valla öylesine hasretim ki böyle bir mottoya ben, her şeyin erkekler hakkında olmasından aşırı sıkkın, kadın kahramana, kuir karaktere açım. o yüzden üç beş dizi değil, iyi bir kaynak önermek daha mantıklı bir fikir gibi geldi. 

ben bu aralar her gece gilmore girls izliyorum. kaçıncı kez baştan izlediğimi bilmediğim canım gilmore girls, cnbc-e'nin kanal e olduğu günlerden yadigar. bir şeylerin beni alıp bambaşka bir yere götürmesine ihtiyacım vardı, aklıma ilk gelen de bu oldu. şu son iki haftadır uyku öncesinde lorelai, rory ve luke ile olmak bana çok iyi geliyor. bir de emily var, canım emily.


bir de ekşi şeyler'de şöyle bir sayfa var önerebileceğim. netflix'te gizlenmiş kategorilere ulaşmak için ipucu yazısı, epey işe yarıyor. 

zavadak dayı'yı gördünüz mü? manavgat'ta kaza yapan sarı kazaklı arkadaş, türkiye'nin insan olup dile gelmiş  hali gibi. hem suçlu hem güçlü hem de komik. remixini de yapmışlar, çok bunalınca açıp izliyoruz kocamla. 


oldum olası ev sayfalarını gezmeyi çok severim. şu köşeyi beğendim en son. 



lilly'nin renkleri karıştırma zevkini,eşyalarını, duvarındaki posterleri, yatak örtülerini, halılarının çoğunu ve nerede kullandığını anlayamadığım o lavabosunu çok beğendim. yani şunu: 
şöyle lavabo yapmak çok mu zor sayın banyocular? neden hep sıkıcı beyazlara tâlim etmek zorundayız. benim çocukluğumda soluk yeşil klozetler vardı ve çok severdim onları. o zamanın orta sınıf banyoları artık  "retro bahtroom" gibi başlıklarla çıkıyor karşıma, retro! 30 sene öncesinin klozetine bile sahip çıkamıyoruz ya, çok üzülüyorum. bir o kadar da sevmeyeni vardır elbette o yeşil banyoların ama niye sevmediğimiz her şeyi (işe yaramasına rağmen) atıyoruz bilmiyorum. ikinci el satış denilen şey kişilerin seçimine bırakılmamalı (ister atar ister satarım=no!) bunun bir kanunu, kuralı falan olmalı, ne bileyim en azından bir kuruldan falan geçmeli bu atılacak şeyler önce, ona göre tasnif edilmeli. bir gün ülkenin başına geçersem ilk bunu yasaklayacağım. 

akşama doğru onedio'ya baktım biraz. zaman geçirmelik, eğlenceli 20 site derlemişler internetten. ben en çok radioo.com'u yeniden bulduğuma sevindim. dünya haritasından bir ülke ve tarih seçiyorsunuz. o tarihte, o ülkeden müzikler çalmaya başlıyor. türkiye'de adını bile duymadığım şarkıcılar çıktı birkaç kez karşıma. ara sıra da gidip şili, kolombiya falan güney amerika ülkelerinde geziyorum, peru'dan çok güzel şeyler çıkıyor. manyak gibi niyeyse 40'larda almanya'yı dinleyeyim dedim, bir anda etrafımda çirkin kurlar yapan ss subaylarıyla dolu bir salonda buldum kendimi. oralara gitmeyin. yunanistan'a gideyim dedim, 80'lere. komşu beni epey şaşırttı. şöyle bir şarkı varmış. 


çevirisine baktım, sözler de bi' acayip. beğendim. 


annemin dünkü fotoğraf hediyesi şuydu: 

facebook duvarına yapıştırıp "hadi kalk denize gidelim" yazdım. ertesi gün konuştuğumuzda, fotoğrafa bakıp güzel hayaller kurduğunu söyledi. bekle bizi şelllllâle!

sigarayı azaltmaya çalışıyorum. kocam az içiyordu, günlerdir hiç içmiyor. ben de başaracağım umarım. 

defneciğim ve annesiyle görüntülü sohbetler ettik. kocaman kız oldu artık ama bana hep bebek. facebook'ta şöyle bir şey paylaşmış, görünce çok içlendim. 



bugünlük bu kadar sanırım. 

öptüm.