ergen soni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ergen soni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2022

geri geldim ama azıcık

nasıl yazılır unuttum biraz. o ara kış geldi, yeni bir yıl geldi, kafam bi' ara gitti ama umuyorum ki geri geldi. bazı şeyler sandığın gibiyse güzel, öyle olmadığını anlayınca verdiği tüm hisle birlikte silinip gidiyor. zaten ilk de değil bunu anlayışım. var bunlardan işte her yerde, bazen en savunmasız anında denk geliyor, boka basmışsın gibi oluyor. e bokun da günahı yok, geçmeseydin sen de oradan. 

yine evle uğraşmaya başladım. bir sürü plan proje, çizimler ve seçimler. birkaç ay iyi idare eder beni. bir de ehliyet sınavı nasıl bir şeymiş diye baktım, epey tırtmış. o da çıksın artık aradan. direksiyona ilk geçtiğimde gösterdiğim performans, diğer koltukta oturan esas ve esaslı şoförden epey yoğun tezahürat almıştı. ne olacak benim bu "istersem her şeyi öğrenirim ya, kolay" özgüvenim? neyse ki yokuşlardan hâlâ çok korkuyorum, o belki dengeler bu ukalalığımı. 

bir de fiziksel dertlerim var. son birkaç aydır yüzümde nokta olarak beliren "şeyler" sonra birer lekeye dönüşüp ısrarla geçmiyor. araştırma konusunda tam bir ruh hastası olduğum için çözümü anladım ama harekete geçme konusunda hiç iyi değilim. şimdi kim peşine düşecek o c vitaminlerinin, retinollerin bilmem ne de sonra her gün düzenli pıt pıt sürecek onları. off.  

hayalimdeki evrende bunların hiçbiri yok. hayalimdeki evrende boynumda koca halkalardan kolyemle bir grand maester olarak yaşıyor ve bütün gün mum ışığıyla aydınlatılan kütüphanemde takılıyorum. kral ve kraliçelere akıl veriyorum. ne atım var, ne kılıcım ne de girmem gereken bir savaş. boş vakitlerimde dorne bahçelerinde elimde pirinçten şarap kadehiyle geziyorum falan. kariyer hedefim bundan ibaret. 


komşum zihin'de şalanj gördüm, yakaladığım yerden ben de yazayım.
ilk soru büyürken yapmayı en sevdiğim şeyi  soruyor. biraz kafam karıştı, çocukken dememiş büyürken demiş. ikisinde de ortak olan şeyi düşündüm. ikisinde de en sevdiğim şey sokakta olmaktı. çocukken mahallenin altını üstünü getirip türlü oyunlarla başıma belalar açmak (ajancılık oynarken el bombası diye karşı kaldırımdaki düşman çocuklar çetesine açılmamış kola kutusu fırlatmak, onun bir anda akıl almaz bir sesle patlaması, mahalle esnafının linç girişiminden kaçışım gibi) ya da biraz daha büyüyünce istiklal caddesi'nin ara sokaklarında bu kez kimsenin fark etmediği belalara koşmak ve sonra onlardan kurtulmaya çalışmak. bu kez patlayanın kola kutusu değil, duygularım olması ve bu bitmeyen cümle. ayhh allahım... işte tüm bunların merkezinde sokakta olmak vardı. 

ikinci soruyu da şaapıp öyle gideyim. bu da konuşmaktan en zevk aldığım konuyu soruyor. herkesle konuşmayı sevdiğim şeyler farklıymış galiba benim. düşündüm, aklıma bin tane ayrı şey geldi. sanırım anı dinlemeyi de anlatmayı seviyorum. ama komik anı, "bak işte başıma ne geldi hahaha hohoho" diye biten hikayeler. anlatılsın gülelim bitsin. bir de ben sıkıştırayım araya kendi sorumu o arada. konuşmayı en sevmediğim konu ise içinde siyaset geçen herhangi bir şey. birinin siyasi fikirlerini dinlerken içim şişiyor. fikir dediğin nedir yahu? ne kadar solcu olduğunu anlatmaya çalışmasana bana, ya da nasıl süper tespitler yaptığını. bir dakika bile dinlemek istemiyorum yemin ederim. aynen en iyisini sen biliyorsun sevgili arkadaşım, sistem bozuk, evet o parti kötü, seninki en iyi, tabii ki oylara sahip çıkalım, söz bi' dahakine birlikte nöbet tutacağız sandık başında. wooowwoow. offf yazarken yıldım. isyan edip küfür edeceksen olur biraz, ama biraz. gerisine yokum. 

sorular elli iki taneymiş ama şimdilik bu kadarmış. zihin yazdıkça ben de gelir yazarım umarım. 

öptüm. 


8 Haziran 2021

arkadaş mimi 5: bir suça karışılacak arkadaş

sonunda sıra, kimi yazsam diye kıvranmadığım bilakis cevabı şaak diye aklıma gelen bir soruya geldiği için mutluyum. 

bu arkadaşla ilgili yazmadan önce kendisini dürtüp konuyla ilgili gerekli izinleri alabildiğim için de mutluyum ama en çok 25 yılı devirmek üzere olan muhteşem arkadaşlığımız halen sürüyor olduğu için mutluyum. 

ilk gününden son gününe anlatacağım tonla şey var ama önce şununla başlamam lazım: 


evet dostlarım, long long time ago... 

istiklal caddesi'nin tam da gönlüme göre bir yer olduğunu yeni keşfettiğim yıllar. sanırım 14 falanım. her gün kapısından küfürler ederek girdiğim korkunç lisemden öğleden sonra arkama bakmadan kaçıp soluğu taksim tramvay durağında alıyorum. bu arada ilginç bir sistemimiz var. 

günlerim en çok daha önce de bahsettiğim apartman arkadaşları tayfamla geçiyor. sekiz kişi falanız. doksanların ortası, henüz cep telefonu yok ve bu sekiz kişinin bir kısmı lisede, bir kısmı üniversite 1. sınıf falan, bir tanesi de babasının yanında çalışıp telefonlara bakıyor. okul ve işlerimizin ortak bitiş saati 13.00 gibi. ipini koparabilen istiklal'e çıktıysa saat 14.00 olduğunda taksim tramvay durağına gidip bekliyor. yarım saat kadar süren bir bekleme sonrası birimizden birimiz mutlaka orada olduğu için maceralara akmak üzere buluşmuş oluyoruz.
"cep telefonu yokken nasıl buluşuyorduk?" işte böyle buluşuyorduk. 

günlerden bir gün yine okuldan çıktım, tramvay durağına  gidip bekledim ama o gün ipini koparabilen yokmuş demek ki maceraya tek başıma atılmaya karar verdim. macera diyerek övdüğüme bakmayın. o zamanlar bizim gibilerin gittiği zaten üç beş bar var. onlardan birine doluşup son ses çalan rock şarkılarıyla günü geçiriyoruz. ha, tam hortum süleyman zamanları, polis baskını olacaksa yaşımız tutmadığı için aniden kaçıyoruz falan bu biraz macera sayılabilir tabii. neyse... 

"neyse, belki bir arkadaşı görürüm zaman geçer" diye umarak morg denilen aşırı underground mekanımıza gittim. morg hakkında ekşi sözlük'e şöyle şeyler yazılmış. ben de yazsam böyle yazardım. 

tüm bunlar olurken, birası ucuz barmenleri çok tişörtsüz morg'un diiceyine aşıktım. ama o zamanlar kızlar arasında, meftun olduğun çocuğa yazmamak hatta bunu belli etmemek modaydı. çünkü rakınrolun ruhu cool olmaya gerektirirdi. 

o saatte içeride neredeyse kimse olmayan, olanları da tanımadığım morg'da bir köşeye tünemiş dergimi okurken boyu devrilesice diicey geldi. ergenliğinin baharında bi' yarım akıllı olduğum için çok canım sıkıldı. "ayhh içeride kimse de yok, öfff ne şimdi sanki onun için gelmişim gibi, kalkıp gitsem mi ya ama o da şimdi çok saçma, neyse biraz oturur kalkarım" falan gibi beyinsiz cümlelerle kendimi yerken yanıma zayıf, esmer bi' çocuk oturdu. 

aşırı cool ama tamamen doğal cool bi' şekilde "ya ben sıkıldım dışarı çıkcam, sen de gelir misin?" dedi. bu doğuştan sakin hâli ve dünyanın en normal teklifiymiş gibi sunduğu seçenek bana öyle bir güven verdi ki "kardeş sen kimsin?" demedim, adını bile sormadım. dedim ki "olur, nereye gitcez?"

"biraz yürürüz ne bileyim, daraldım burada" dedi. çıktık. galatasaray'a doğru biraz yürüdükten sonra sıcak bir şeyler içmek geldi aklımıza. aznavur pasajı'nda bulunmaz kültür merkezi diye bizim gibilerin çokça gittiği ve ekşi sözlük'te şöyle anlatılmış bir yer vardı: 

dönemin hızlı gençleri biz miydik bilemiyorum ama hilmi amca bizi sevmezdi. on kişi gider sekiz çay söyler kırk saat otururduk, neden sevsin. neyse...

bulunmaz'ın o gün kapalı olacağı tutmuş. başka bir yere gitmedik, pasajın merdivenlerine çöküp sohbet etmeye sonra birlikte bendeki karikatür dergisini okumaya başladık. o gün o merdivenlerde eğlendiğim kadar az eğlenmişimdir. çok benzer şeylere gülüp çok benzer şeylere küfür ediyorduk. cool çocuğun içinden aşırı eğlenceli bir tip çıkmıştı. onu o kadar çok sevdim ki üniversitede denizcilik okuduğunu öğrenince üzüldüm hemen. ulan tam ne güzel arkadaş buldum bu yarın bir gün gider falan diye korktum sanırım. ama meğer daha birinci sınıftaymış.

uzun yıllar boyunca bir şekilde kopmadan arkadaş kalmayı başardık. leo'yu hep çok ama çok sevdim. okulunu bitirip uzakyol gemi kaptanlığına başladığı ve uzun süreler ortalarda olmadığı bir dönem iletişimimizi kaybedip kopar gibi olduk ama sonra yine kavuştuk. eski blogumda bu kavuşmayı şöyle anlatmışım:

bi gece zurich diye bi barda. ortada deli deli dans eden ama uzun saçlarından yüzünü o karanlıkta seçemediğim bi çocuk gördüm. 

az biraz izleyince "aynı anda hem metalci işi kafa sallayıp hem de disko ritminde dans eden başka biri olamaz, bu kesin leo'!" deyip yanına gittim. 

bi' baksın da yüzünü göreyim diye dürttüm oğlanı. aniden durup "kim lan beni dansımın ortasında rahatsız eden bu münâsebetsiz?" dercesine kafayı kaldırdı  ve üç dört saniyenin sonunda ben olduğumu fark edip üzerime abandı. yüzünü hâla seçememiştim ama içimden "evet, eminim. bu kesin leo!" dedim o sarılırken.

yıllar sonraki bu kavuşmamız bana çok iyi geldi. o dönem kuduz gibi çalıştığı için aylarca gemide kalıyor, sekiz dokuz ay ortadan kaybolduğu oluyordu ama  istanbul'a ayak basar basmaz beni buluyor sonra birlikte onun gemide kazandığı paralarla bar meyhane geziyorduk. 

rakı ve şarap masalarına bıraktıklarımız leo'nun sadece gemide kazandıkları da değildi. bir gün at yarışında eline güzel bir para geçmiş, "acilen bu parayı ezmemiz lazım" diye aradı beni. "ya madem kazandın iyi işte harcama onu, gemiye bir ay geç git" falan dememi asla dinlemedi. 

eski bir çingene atasözü mü ne varmış,
kumar parası kenara atılmazmış, günahmış.  acilen harcamalıymışız. kendimizi pano'da şarap içerken bulduk yine. bu yandaki de işte tam o gece. sanırım 2005 yazı. yine gülüyoruz. 


bir yaz beni çin'den aradı, "sana şu kadar para yolluyorum, bana cihangir'de bir ev tutsana acil, haftaya geliyorum ben" dedi. "tamam tutayım da sen beğenecek misin bulacağım evi, nasıl ev istiyorsun?" dedim. bu soruyu daha önce hiç düşünmemiş belli ki "eee hımm, taksim'e yakın olsun, bir de fare olmasın, bu yeterli" deyip alelacele kapadı. 

ertesi gün taksim'e yakın ve görünürde fare olmayan küçücük bir ev buldum. bence hiç güzel bir ev değildi ama anca bu kadarını becerebilmiştim. 

kısa zaman sonra geldi. neden bilmiyorum evi çok beğenmiş gibiydi ama bence kendince beni meşgul ettiğini düşünüyordu ve "yok daha neler?
kız uğraşmış bulmuş, bir de beğenmeyecek miyim?" diye çalışıyordu kafası. 

bu soruya cevap olarak leo'yu seçişimin en önemli sebeplerinden biri bu aslında. 

leo tanıdığım en iyi insanlardan biridir. kimseyi kendi derdiyle yormak istemez, küçük hesaplar peşinde koşmaz ama arkadaşlarının maddi manevi her derdine koşar, yani en azından bana karşı hep böyleydi. defalarca burnumu boktan kurtarmışlığı vardır. üzgünsem keyfimi yerine getirmek için çabalar. bunca yıldır birbirimize yapmadığımız şaka, söylemediğimiz söz yok ama bir gün bile kalbimi kırıp kabalaştığını hatırlamıyorum. beni çok sever, sevdiğini de hep hissettirir. benim de onu çok sevdiğimi bilir. 

bir suça karışacaksam da karıştıktan sonra da yanımda leo olsun isterim o yüzden. 

suç ortaklığı için ihtiyaç duyacağım tüm akıl oyunlarında ona güvenebilirim. kafası zaten normal insanlar gibi çalışmadığı için her duruma bambaşka açılardan bakabilir. ne bileyim mesela, merkez bankasını soyacaksak profesör gibi plan kurabilir ama delinin önde gideni olduğu için kırmızı tulumunu giyip çatışmanın ortasına da dalabilir. her durumda bilirim ki beni ateşe atmaz, ne olursa olsun arkamı kollar. 

ayrıca aşırı komik bir insandır. 7/24 esprili, neşeli bir mizaçtan bahsetmiyorum. hiç beklemediğim bir anda öyle bir laf eder ki yıllar sonra aklıma geldiğinde bile gülerim. sadece insanlarla birlikteyken değil kendi kendine de komik şeyler düşünüp kurabilir. kafası hem çok değişik hem de epey iyi çalıştığı için uzun cümlelere ihtiyaç duymaz. kendini çok sade bir şekilde ifade edebilir. bence bu açıdan da çok iyi bir suç ortağı olur leo'dan. 

birlikte hakim karşısına çıksak ben "şimdi hakim bey dünya gaz ve toz bulutuydu" diye başlayıp asla vermemem gereken bilgileri bile aleyhimize delil olarak mahkeme dilekçelerine işletecekken leo kuracağı üç cümle ile bizi ipten kurtarabilir. 

içi geçmiş bir ödlek olduğum için hayatımın bundan sonraki kısmında bir suça karışmam sanırım ama umarım leo ile bir daha hiç kopmayız. en son aynı masada oturuşumuzun üzerinden iki sene geçmiş olsa da hep iletişimdeyiz. artık istanbul'da değil, eşi ve iki çocuğuyla ege'de bir şehirde ama buna bile razıyım. bugünlerde yine gemide, son konuştuğumuzda güney afrika'dan şu fotoğrafı yolladı.

he bak bu da büyük artı. adam koskoca tankerlere kaptanlık yapıyor, her milletten insanın huyunu suyunu biliyor. ohoooo peşimize interpol düşse kaç yazar? 

yani bilmiyorum ki insan bir suça karışacaksa başka nasıl bir arkadaş isteyebilir yanında? 

 seni çok seviyorum ulan. iyi ki varsın. 

26 Mayıs 2021

müzik diyorlar ben yine destan yazıyorum

zihnibeykomşum sağ olsun yeni çelınç atmış üstümüze, yeni diyorum ama bana gelişi yeni. 

kaç gündür takip ediyorum lakin iştirak etmeye anca muvaffak olabildim. neyse, kelimeler arasına "fevkalbeşer" falan sokuşturmadan başlayayım. 

komşularım üçerli beşerli yazdılar şarkılarını, kendime hiç güvenmiyorum, sanki çok önemli işlerim varmış gibi şuraya istikrarlı bir şekilde gelemem diye korktum. hedefim, tek seferde yazmak. saat gece 03.40, şimdi gidip ilk cevabımı düşünürken bir kahve yapacağım, sonrası allah kerim, kim bilir kaç saatte bitecek bu yazı? olsun, burada olmayı çok özledim, iyi ki çelınclar var. ay lav çelınç! 

# başlığında renk geçen sevdiğim bir şarkı:
nilüfer'in o kısacık melodinin ardından "aaaahkşam olduuu" diye aniden konuya girmesini ve kameraya sitemkar bakışlar atarken işvelenen yarı nevrotik halini izlemeyi çok seviyorum. 

# başlığında rakam bulunan şarkı:
burada bir yerlerde kesin daha önce söyledim bunu ama yine şaapayım. teoman bey bu şarkıyı çıkardığında 17 yaşındaydım ve tam da o günlerde ona hem fiziksel hem de az çok karakter olarak benzeyen (en azından bana öyle geliyordu yani) birine aşıktım. kafamı otobüsün camına yaslayıp, şarkıyı teoman beyciğim benim için yazıp söylemiş gibi dinliyordum ve daha on yedi, on yedi, on yedi, on yediiiydiiiiiiim... (melodili) 

#  bana yaz dönemini hatırlatan bir şarkı:
eskiden yazın geldiğini pride yürüyüşünden anlardım. her yerde rengarenk bayraklar, arkadaşlarım yanımda, ama asıl ben onların yanındayım. bin türlü duyguyu aynı anda yaşıyoruz, sevgi, dayanışma, deli deli sloganlar, birlikte  çok daha güçlü hissetmenin verdiği o sevinç. ama binlerce başka güzel şey gibi onu da aldılar elimizden. yiyip içtikleri haram zıkkım olsun da şu adamlar neşemizi bile çaldılar ya hiç soğumuyor içim. valla ne yaşıyoruz, nasıl hala delirmedik aklım almıyor. gökkuşağının altında toplanamayacaksak yaz neden gelir ki yani? oyy dağlar ooy! 

# gürültülü dinlenmesi gereken bir şarkı:
ama 9 haziran 2013'te yayınlanan bu versiyonuyla... 
sonra çok daha kötü şeyler oldu ama hiç unutmadım. unutmayacağım. 

# bende dans hissi uyandıran bir şarkı:
önceki sorunun cevabı beni aldı duvara vurdu. şimdi kendimi iyileştirmem için dans ettiğim bir an getirdim gözümün önüne.
belki onlarca başka şarkı sayabilirim ama şu an bana en iyi gelecek olan, son sınıfımla iki yıl boyunca bıkıp usanmadan deliler gibi tepindiğimiz cheap trills! :) 
i got u beeeeyyyyyybi! 

# yolda giderken dinlenesi bir şarkı:
bunu yaklaşık bir ay kadar önce bursa'ya gittiğimizde fark ettim. istanbul'dan çıkana kadar (sanırım trafikte hızlı gidememekten) sakin, türkçe şeyler dinlemeyi seviyorum ama ne zaman ki otoyola çıkıyoruz ve cool kocam altındaki otomobilin tombul bir kibrit kutusu olduğunu unutup adeta bir maserati direksiyonundaymış gibi coşuyor heh işte öyle anlarda ben de gaza geliyorum. o zaman ikimizi de memnun edecek lakin onu highway to hell falan gibi tam da delirtmeyecek şiddette şeyler çalsın istiyorum. yani mesela şunun gibi. 

ya da bunun gibi : 

# dinlemekten usanmadığım bir şarkı:
şu ana dek en düşündüren soru bu oldu. yarım aklım nerelere gitti geldi ama cevabım şu:
mazhar'a eşlik eden de bizzat benim. yıllar önce cool kocamın beni "şu şarkıyı bi' söylesene sen" deyip evin bir odasına kurduğu karanlık stüdyosuna itekleyerek söylettiği haliyle. 23 yaşındaki küçük S. ve onun tedirgin sesini hatırlamayı ve bir gece yapacak hiçbir şey bulamamışken dandik bilgisayarımda yaptığım bu klibi çok seviyorum. 

# yetmişlerden bir şarkı: 
biri, bunca şarkıda ilk hangisini dinleyeyim diye sorsa hiç düşünmeden bu derim. 
bence ajda çok ilginç bir şarkıcılık performansı göstermiş burada. yani şarkıda o an  ne anlatıyorsa her bir sözcüğün duygusunu vurgularıyla, sözcükleri kısaltıp uzatmasıyla falan öyle aktarmış ki aklım almıyor. mesela "kimselere soramadım" derkenki çaresizlikte sesi titriyor. "onu bulup kaçmak ister canım" derken öyle bir "kaçmak" diyor ki sesinde bir hınzırlık. bitti mi, bitmedi! "düştüm ağına" diyor mesela yine titreyen bir sesle ama sonra "taştan mı sandın beni" derkenki o taş vurgusu falan, taşın taş olduğu türkçe bilmeyen hollandalıya bile geçer. onun da ardından gelen "yalancı ama tadı da başka" daki "tadı da başka" cilveli nağmelerle söylenmiş falan böyle ay aklımı kaçırıcam çok acayip. 
kadın resmen şarkıyı yaşamış, ama yani arabesk bir şekilde söylemiyorum bunu. sahne varmış gibi, tiyatro oyunu gibi şarkı. her tonlama gözümün önüne bambaşka bir ruh halini şaapıyor. şimdi o kadar iddialı cümleler kurup konuyu şaapıyor gibi basiretsiz bir şekilde bitirmem çok hoş olmadı ama daha fazla uzatmamak için böyle bağlayayım dedim. yoksa duramicaaam. 

# düğünümde çalınmasını istediğim bir şarkı:
düğünümde çok güzel şarkılar çaldı. düğün giriş şarkımız memlekette neredeyse hiç bilinmeyen fransızca bir şarkıydı. böyle de kalsın diye, hiçbir yerlerde duymayayım ki bana sadece cool kocamı ve o şarkıyı seçme sebebimizi hatırlatsın diye onu kendime saklıyorum hep. 

ama geçkin sosyetikler gibi nikah tazelesek ne çalarız diye düşündüm, aklıma ilk gelen bu oldu. mazimizde yeri büyük, kıymeti tarifsiz. 



# yeniden yorumlanan bir şarkı:
bu şarkıyı kargo'dan ilk dinlediğimde istiklal'de yaga isimli bir bardaydım. kargoyu sevdiğimden değil bestfrendim kargo'nun tonmaisteri olduğu için oradaydım. 
şimdi kendisinden cool kocam diye bahsettiğim lee ile yaklaşık altı yıl süren sevgililiğimiz çok kötü ve canımı acıtan bir şekilde bitmişti. hayatımın en boşlukta hissettiğim zamanlarını yaşıyordum. çalıştığım yerden çıkıp best friendim bece'nin yanına kaçmış, çok yorgun bir halde gecenin bitmesini ve evimize gitmeyi bekliyordum. kim bilir kaç kadeh alkol tükettiğim o bar taburesinin üstündeyken ışıklar tamamen karardı ve bu şarkıyı söylemeye başladılar. 

o gün, orada, o şarkının başından sonuna dek ağladım. bece yanıma geldi, aslında gelmemesi gerekiyordu. o anda mikrofon mu patlıyor amfi mi çatlıyor böyle şeylerle ilgilenmesi gerekiyordu ama işi gücü bırakıp sadece sarıldı bana. o sarılınca daha da coştum. o gürültüde kimse duymazken bece'nin kolları arasında sessiz sessiz ama o günlerde hiç olmadığı kadar, içime attığım her bir şeyi boşaltırcasına şiddetle ağladım. bunları yazarken şarkıyı da açtım dinliyorum, yine ağladım. 

# en sevdiğim klasik müzik parçalarından bir tane: 
klasik müzik benim bildiğim bir şey değil pek ama ara sıra kocam piyanoda bunu çalıyor, onu dinlemek epey hoşuma gidiyor. 

# karaokede biriyle düet yapmaktan hoşlandığım bir şarkı:
dünya yansa karaoke şarkım değişmez. düet arkadaşı olarak da abimi seçiyorum. çünkü damarlarımda bir damla olsun madonnacılık varsa bu tamamen abimin eseridir. 

şimdi geçkin geçkin konuşacağım ama biz küçükken bir albüme para verdiysek o kaset sarıp parçalanana kadar çalardık biz onu. bugün şahsım olarak, seksenlerin ikinci yarısı boyunca evimizde aralıksız çalan true blue albümündeki her notayı vuruşuna dek biliyorsam işte bunlar hep seksenler çocuğu olmaktan. 

# beni hayat üstüne düşüncelere iten bir şarkı: 
ama düşünüyorsun da ne oluyor derseniz, iyi şeyler oluyor gibi olurken olmuyor. sanırım hiçbir zaman, kendime bile tam anlamıyla tarif edemeyeceğim. 

kalbimin orta yerinde odadaki fil misali duran ama uzun süre ısrarla görmezden geldiğim en sonunda onlarla yaşamaya alıştığım kırıklar falan var. hayat değil de hayatım üzerine aklıma bir şeyler getiriyor bu şarkı hep. 

#bugün hala bir arada olmasını arzu ettiğim gruptan bir şarkı:

bir arada olmalarını ister miydim emin değilim ama kurt'ün yaşadığı o acıları yaşamamış olmasını dilerdim. nirvana'yı ilk dinlediğimde kurt öleli birkaç yıl olmuştu. aynı apartmanda yaşadığım ve tamamı ergenlerden oluşan arkadaş grubumla kurt'ün ölüm yıldönümünde onun için benim odamda bir tören yapmış, mumlar yakıp ruhu için güzel dileklerde bulunmuştuk. artık kendimizi o anın büyüsüne nasıl kaptırdıysak halıyı yakmışız tam ortasından. sorsan arabesk dinleyen yaşıtlarımızı aşağılayan tiplerdik bir de, onlardan çok da farkımız yokmuş şimdi bakınca. 

kurt'ün ölümüyle ilgili hala çok üzgünüm ama yıllar geçtikçe bambaşka bir yerden üzülüyorum. o zamanlar kurt cobain her birimiz için, ölümüyle bile şahane bir rakınrol ikonuydu. bugün baktığım yerden bambaşka bir şey görüyorum. sanki o hep yardım istemiş de ben işe güce dalıp onu unutmuşum, o da kimseye yük olmak istememiş, sırtına yeşil hırkasını geçirip evden çıkıp gitmiş gibi, bize anlatmaya çalışmış ama asla anlamamışız gibi. ben yaşlanırken ve o hep yirmi yedisinde kalmışken bu unplugged kayıtlarını her izlediğimde kederle karışık tuhaf hisler basıyor içimi. 

# aşık olma hissi uyandıran bir şarkı: 
bu klipteki ay yüzlü oğlan hayattaki ilk celebrity crush'larımdan biridir. gerçi yeterince celebrity olsa adını sanını da bilirdim ama olsun, ölürüm giderim yine aklımda suratı. çok yanıktım oğlana o yıllarda. çünkü ergenlik, çünkü hormonlar... 


# kalbimi kıran bir şarkı:
üzerime alınıyorum, durduk yere ağlayasım geliyor yemin ederim. 

# sesine hayran olduğum sanatçıdan bir şarkı: 
sesini çok sevdiğim iki şarkıcının düetiyle geldim. ama sadece seslerini değil, hem salif'i hem de cesaria'yı sanki önceki hayatımızda falan ahbaplarımmış gibi tuhaf bir tanıdıklık duygusuyla seviyorum. 

 # çocukluğumdan hatırladığım bir şarkı:
ben küçükken müzik bizim evde hiç susmayan bir şeydi. akşamları çok değil ama gündüz saatlerini hep fondaki şarkılarla hatırlıyorum. babamın devrimci şarkıları,  abimin pop saatleri, bazen de radyoda artık ne denk gelirse... şimdi anlatacağım şeyi bir çocuğun gözünden hatırladığımda çok büyülü bulduğum için özellikle burada olsun istedim. böyle epey güneşli bir gün hatırlıyorum hayal meyal, radyoda bir şarkı çaldı ve çok sevdim şarkıyı. ama öğrenemedim kim olduğunu, yine de uzun yıllar boyunca melodisi hep kulağımda kaldı. aradan yıllar geçti, ergenliğimin başlarında bir gün okuldan gelip yine radyoyu açtım. oha, yıllardır aklımda kalan o şarkı. ama başını kaçırdığım için yine öğrenemedim ne olduğunu. bu kez cesaretimi toplayıp aradım radyoyu, utana sıkıla az önce çalan şarkının ne olduğunu sordum, söylediler. tam olarak 'bana ait bir şey yıllarca benden alınmış da tam o an ona tekrar kavuşmuşum gibi' sevindim. 

eğer yazmaya bu kadar ara vermeseydim bence çok daha güzel anlatabilirdim hislerimi lakin aha bu da bana ders olsun. neyse. 

# beni hatırlatan bir şarkı: 
buna benzer bir soru önceki çelınçlarımızdan birinde daha vardı, o zaman âbime sormuştum, "incelikler yüzünden" demişti. yine destanlar yazdığım ve saat sabahın altısı olduğundan soracak kimsem de yok ama kapanışı kendime kendimi hatırlatan bir şarkının çok sevdiğim bir versiyonuyla yapayım. 

size daha önce linet'i, üşenmeyip konserine gidecek kadar çok sevdiğimi ve o konserde kah gözlerim dolarak kah hop hop hoplayarak kendimden geçtiğimi söylememiştim değil mi? onu da anlatayım bi' ara. 

yine gılgamış yazdım. artık gözlerim kapanıyor. umarım çok saçma imla hataları, anlatım bozuklukları falan yapmamışımdır, sonra dönüp fark edince çok üzülüyorum çünkü. 

öptüm. 


22 Mart 2021

köpek döşeği, bazı anılar, dizi ve iki kitap

son bir haftadır epey erken uyanıyorum. bugün de 7 gibi uyandım, ikinci kahvemi içiyorum. henüz bu erken uyanmaların bir faydasını görmüş değilim. gündüzleri evde canım sıkılıyor. 

sanırım kasım ayının başıydı, bir gece yarısı aynada kendi kendime acıdım. dışarı çıkmam gerekiyordu ve daha giyinirken bile yorulmuştum. aynada da hiç iyi görünmüyordum zaten. sonra o günden bugüne yaklaşık 14 kilo verdim. sadece kiloyu değil ölçülerimi de sayıyorum, çok ilginç gelişmeler oldu tabii ama bence hâlâ şüşkoyum. zaten son haftalarda epey bir yerimde sayıyorum. sanırım vücudumun direnç noktasını buldum. bulmaz olaydım. spora ara vermiştim ne zamandır, diyete de çok uydum diyemem. sanırım yine hop hop tombiş koş tombiş motivasyonunu kazanmam lazım, belli ki bundan sonrası sadece boğazımı tutarak ilerlemeyecek. meğer ne çok baklava börek sığdırmışım küçücük hayatıma.

evin salonuyla ilgili epey bir ilerleme kaydettim, hatta masa hariç her şey geldi, yerleşti. o da sanırım bu hafta sonuna kadar gelmiş olur. güzel fotoğraflar çekmeyi beceremiyorum ama şans eseri düzgün açılar, ışıklar falan bulursam kendi çapımda fotoğraflı salon turu şaapabilirim, belki de şaapamam ama olsun deneyeceğim. 

aklımda yazmam gerektiğine inandığım birkaç çocuk kitabı daha var. meğer ne vakitsizlikmiş derdim ne de yorgunluk. düpedüz tembelmişim ben. önümüzdeki 1-2 ay boyunca bu yarım kalmış kitapları tamamlamak istiyorum. amin. 

mesleki instagram sayfamı da epey bir boşladım. hesabın takipçi sayısı 30 bini geçti, attığım storyler falan binlerce insana ulaşıyor ama corona bende insanlara ulaşmama, aksine onlardan saklanma hastalığı yarattı sanırım. "en yakın arkadaşlarımı bile göremezken ne yapayım hiç tanımadığım binleri" mi diyor acaba bilincimin altı, ne diyor? ayhh vallahi boku yemişim ben. 

cumartesi günü cool kocamın teklifiyle istiklal'e çıktık. bir öğrencisine amfi lazımmış, tünel'den ona amfi bakacaklarmış ben de gelirsem belki bir yerde oturur hava alırmışız. tamam dedim çıkalım. 

evden tünel'e varana kadarki trafik, gözüme giren güneş, evinin duvarları siyahımsı gri olan bir insan olan şahsımın güneş altında  kendini vampir gibi hissetmesi, istiklal'in salı pazarı kıvamındaki kalabalıklığı falan mahvetti beni. sırasıyla trafikten, güneşten, insanlardan ve oturduğumuz süre boyunca soğuktan nefret ettim. 3-5 saat sonra eve döndüğümüzde bitap düşmüş halde battaniyeye kıvrılıp "iyi ki ivdiyim iilihim iv çk gizel"  diye şükrettim. 

sonra mutlu aradı, ona anlattım, "ben boku yemişim mutlu, korona bitince ben nasıl çıkacam evden?" dedim. "korkma, ben nâci gibi gelir her gün küçük küçük alıştırırım seni" dedi. salak. o an ve sonrasında epey güldüm bu şakasına. ama eğer siz gülmediyseniz sebebi masumlar apartmanı izlemiyor oluşunuzdur. 

köpeğin durumu da benden hallice, evde yalnız kalmamaya o kadar alıştı ki, bana zaten ölümüne bağımlı bir yavrucuk işe güce falan gitmek için evden saatlerce yok olduğumda nasıl içerleyecek kim bilir. o da benim bir nevi gülben'im oldu son bir yıldır. evet yine masumlar apartmanı şakası. 

bugün mahallede pazar var, evimin koca ayısı için yere nenem usulü döşek yaptım, köpek döşeği. gidip onu kaplamak için kumaş ve renkli pazar çorabı almak için çıkmak istiyorum. hava güneşli ama serin.

***

ertesi günden bildiriyorum. dün gerçekten şu üsttekileri yazıp aniden çıktım evden. kumaşçı bu hafta gelmemiş pazara, onun yerine çekyat örtüleri satan bir tezgah buldum. eve gelip biçip diktim vallahi kendi çapımda, fena da olmadı sanki. aha şöyle bir şey oldu: 

içine teptiğim kırlentler evde vardı, iki büyük, iki de normal boy kırlenti birbirine diktim önce, sonra işte yüz yaptım falan derken 80x100 ölçülerinde kendi gibi devasa bir yatağı oldu ayımın. piyasada XL diye satılan köpek yatakları bile dar geliyor buna. götünü başını sığdıramayacağı bir yatağa yüzlerce lira vermeden 40 liraya şu işi çözdüğüm için gururlandım bir miktar. pencere önüne yatıp dışarıya bakarak dalıyor bazen, onu öyle huzurla uyurken görünce  çok seviniyorum. 

***

yine üsttekini yarım bırakıp gitmişim ve bugün yine pazartesi. 

bütün haftayı regl sancıları eşliğinde dünyaya, evrene, evrime, bu ağrıları sebepsiz yere çekmeme sebep olan her şeye beddualar ederek geçirdim. tam da spor, yeniden diyet falan derken hepsi yalan oldu tabii. bir miktar bira içtiğim, 2 paket cips yediğim, ekmekten kaçmadığım aksine hamur işini sevgiyle kucakladığım bir hafta oldu. neyse ki yeniden kendime geldim. kaldığım yerden bir şey olmamış gibi devam ediyorum, zaten etmek zorundayım. hâlen şüşkoyum, bu bir gerçek. 

geçen hafta iki tane kitap aldım. ikisi de çok genç olduğum zamanların kitapları. ikisi de artık o her kimse birinin alıp geri getirmediği ve artık baskısı olmayan kitaplardı. kitaplığımda yokluğunu hissettiğim ama rabbim insanı nadirkitap sahaflarına muhtaç etmesin dedirten kitaplar. ama bunca yıl sonra nereden aklıma geldiler önce onu anlatacağım. 

hepimiz gibi netflix'i tükettiğim için biraz da şu blutv neymiş deyip bir aylık abone oldum. içerik epey dandikti, ben de çok karıştırmadım ama sonra şu çıktı karşıma: 

kitabını lisede, filmini ise anca üç-beş yıl önce izleyebildiğim christian f'nin korkunç eroin anılarını bir de dizi yapmışlar. bunu izlememe şansım yoktu zaten de ben gerçekten bu kadar iyi bir iş beklemiyordum. 

öykü bildiğimiz öykü, tanıdığımız karakterler ama son yıllarda en beğendiğim sanat yönetmenliği işini buldum. kıyafetler, mekanlar, kullanılan her bir parça, o halüsinatif anlar falan... müzikleri ayrı güzeldi zaten. hiç bitmesin istedim. 

sonra işte oradan aklıma geldi, o kadar etkilenerek okuduğum kitap neden bende yok? oradan da aklıma kanat'ın kitabı geldi. nadirkitap'ta pejmürde kondisyondaki kitaplara istedikleri milyorlardan sonra bir zeka pırıltısı olarak aklıma dolap denilen ve son bir ayda derinliklerinde aşırı güzel şeyler bulmamı sağlayan uygulamaya bakayım dedim. allah sizi inandırsın komşular, birini 7, diğerini 12 liraya bulup aldım hemen. aha bu da kompozisyonu: 


kanat'la ilgili bir şey anlatıp gideceğim şimdi. 

kanat benim aynı zamanlarda, aynı yerlerde gezdiğim biriydi. bir arkadaşlığımız hatta bir gün olsun takılmışlığımız yoktu ama görürdüm onu hep. 
hayatımda önemi olan bir gün var, o gün yanımda erdem ve kudret vardı. istiklal'de turluyorduk, hepimiz birer çocuktuk ve çok sarhoştuk. bir sürü yere girip çıktık o gün. ben hiçbir şey hissetmediğim ama belli ki kararıma epey bozulan bir sevgiliden  ayrılmış ve ergenliğin verdiği bu vicdan azabını erdem ve kudret'le gezerek üstümden atıyordum. çok eğleniyorduk. akşamüstü saatlerinde metropol pasajı'nın önünde kanat'la karşılaştık. oğlanlar ayak üstü konuştular falan ayrıldık sonra yolumuza gittik. 

birkaç saat sonra başka bir barda bir an var hatırladığım. daha da sarhoşuz, üç ergen sarhoş kafa kafaya vermiş son ses çalan karma police'in içinde kaybolmuşuz kendimizce. masaya biri geliyor, canı sıkkın. "kanat ölmüş" diyor ama bizimkiler "yok yahu ne ölmesi pasajın önünde gördük daha demin" diyorlar. tam da orada ölmüş. sinemanın tuvaletine girmiş, sonrası yok. 

neden bilmiyorum kalkıp pasaja gittik, tuvaletin olduğu kata indik. hiçbir şey yoktu. olayı görenlere sorduk, doğru deyip cesedini hangi kabinde bulduklarını gösterdiler. tam olarak neyden korktuğumuzu bilmeden korkup kaçtık. kendimizi yine caddeye attık. 

o gün kanat'tan ve hikayesinden bağımsız öyle şeyler oldu ki belki de hayatımın gidişatı değişti. ve ben o günü zaten hiç unutmazdım da keşke ölümü de hatırladıklarım arasında olmasaydı. 

ölümünden çok kısa süre sonra okumuştum onun kitabını da. yazdıklarını okurken bile kafam karışmış, kalbim kırılmıştı. kim bilir onun için yaşaması ne kadar zordu tüm bunları. 

kanat'ın kitabına tekrar kavuşmak bana iyi geldi. kanat da bence kitabının, onu satmak yerine hep saklayacak birinde olmasını isterdi gibi geldi. benim hissettiğimse anlatamadığım tuhaf bir huzur diyeyim. 

işte böyle sevgili komşularım. 

ee sizde ne var ne yok?

18 Nisan 2020

müzikli mimin sonu, ferdi beyciğim, evden olmayan güzel şey

hayırlara vesile, güne yine bir arkadaş mesajıyla uyandım:
vallahi bilmiyorum ki neden? hazır siyahi bir dansçıyken müzikli mimi bitireyim artık diyorum. 

eskiden nefret edip sonradan sevdiğim bir şarkı?

bu şarkıyı anca benim gibi geçkinler hatırlar, hiç yoksa 20 yıllık. ilk çıktığında televizyondan izlemiş ve ne boktan şarkı demiştim. sonra bi' gün eski kemancı'da oturmuş arkadaşlarımı beklerken çalmaya başladı. orada sanırım sözlerinden azâde dinleyebildim şarkıyı. yüksek ses ve ne kadar dandik olsa da bizim evin televizyonundan çok daha anlamlı bir ses sistemi (ne bileyim işte en azından bas var tiz var) ile. başka şeyler söylese, mesela manyak gibi "hey bebek!" diye bağırmasa ilk duyduğumda da severdim belki. eski kemancı'da şarkıya bir adım yaklaşmamdan üç beş ay sonra yine istiklal caddesi'nin arka sokaklarındaki bir barda acil servis'in konserine denk geldim. canlı hali daha da güzel geldi. he ama açar dinler miyim, vallahi o kadar da değil. yusuf yusuf'u tercih ederim. 

romantik bir buluşmada çalınacak bir şarkı?
romantik buluşmaların ne olduğunu bilen biri değilim. ne yapılıyor, dans mı edilecek, öpüşüp koklaşmaya fon mu bulunacak çok anlayamadım. ama bir george michael konserine gidebilmiş ve şu şarkıda dans edebilmiş olmayı isteyebilirdim. 
canım benim toprağı bol olsun, ne de güzel söylemiş.

paylaşmak istediğim bir şarkı?
hazır yeri gelmişken başka bir muhteşem tespitimi ortaya koyarak mimi bitirmek isterim. tespitim şu: ferdi özbeğen, türkiye'nin george michael'ıdır. 


bakın aynı beyaz takım, aynı kıvraklık, aynı romantik prenslik ve aynı 'gelsin dertler tasalar yeter ki keyfimiz yerinde olsun haydi eller havaya canım dostlar'cılık. zaten kökenleri de az çok aynı. ferdi beyciğim ataları girit'ten gelmiş bir izmirli, george beyciğim ise asıl adı georgios panayiotou olan bir greek. 

teybinde ferdi özbeğen 45likleri çalan bir arabada olsam o yol aylarca bitmesin isterim. canım ferdi beyciğim, çok seviyorum sizi. keşke gençliğimde denk gelseydik, her hafta sonu kocamı alır, vatkalarımı kabartır çaldığınız tavernalara koşar bir elimde rakım dertli dertli eşlik ederdim size. 

müzikli mim bitti. şimdi gidip yeni mim bulmak üzere blogları talan edeceğim, durduk yere yazamıyorum çünkü bu aralar. 

e sizde ne var, ne yok?

siyahi bir dansçı olduğum için moonwalk yaparak gidiyorum. 

öptüm. 


5 Mart 2020

bu yazıda 23 yıl var

bundan 11 yıl kadar önce bir kış akşamı başlayan blogculuk maceramın sebebi yalnızlıktı. kıbrıs'a yeni gitmiş, sabahtan akşama okulda, akşamdan geceye ise güzel öğrenci odamda hayatımın en yalnız dönemlerini yaşıyordum. arkadaşım ya da sevgilim, evimde de internetim yoktu. word dosyalarına günlerimin nasıl geçtiğini, havadisleri yazıyor okula gidince bilgi-işlemin internetinden bağlanıp maille tek tek istanbul'daki arkadaşlarıma yolluyordum. sonra blogları keşfettim. ay dedim tek tek yazacağıma buraya yazayım, beni merak eden de açıp oradan okusun. 

sonra yalnızlığım zamanla geçti. her gün gördüğüm, gurbet ellerde hastalandığımda adeta anammışçasına bana bakan, iyileştiğimde birlikte sabahlara kadar bar meyhane gezip sabahına birlikte derse girdiğimiz, uyuklayınca hoca anlamasın diye arka sıradan dürten şahane arkadaşlar edindim. ama bırakamadım yazmayı. kişisel tarihimin kayıtlı olduğu böyle bir yerin varlığı hep iyi geldi. bir gün yaşlandığımda, gençliğimin gündelik halinin nasıl geçtiğini hatırlatacak bir yer fikri... kimi dönem gelip iki satır yazmadığım o uzun aralara rağmen hepsi burada. iyi ki de öyle olmuş. 

şubat mimi sorularından biri aşk hayatını tarzınla anlat diyordu, elbette önce "yok canım ne alakası var" dedim. ama sonra düşündüm vay be dedim biz de boru değiliz, biz de bugünlere böyle "süt sağmaya gidiyorum kombiniyle" gelmedik. şu sıralar nükseden sims bağımlılığımın da etkisiyle dedim ben simste yapıp yazayım. buraları bilmezden önceki günlere dair de bir şeyler olsun hem cağnım blogumda. üşenmedim şaaptım. 

bu çocuğumuz henüz 15 yaşlarında minicik bir ergen. yalnız, kendisine ergen denilince bozuluyor. sabahları söylene söylene okula, öğleden sonra da istiklal caddesi'ne kendi gibi ergen denilince bozulan gerzolarla buluşmaya gidiyor. en sevdiği barın adı morg. içeride 18 yaşından büyük sadece birkaç kişi var. onlardan biri de barın diiceyi erdem. kızımız kendisine aşık. erdem'le hayâti ortak noktaları var, ikisi de en çok nirvana seviyor. fonda lithium, heart shapped box ve smells like teen spirit çalarken bazen erdem'le göz göze geliyorlar. küçük kızımız çok heyecanlanıyor ama flörtleri aylarca bundan öteye gitmiyor. flört ettiklerini de zaten ikisinden başka kimse bilmiyor. onların bilme sebebi ise herkesin herkesi tanıyıp arkadaş olması ama bu iki safoskinin asla arkadaş gibi iki lafı bir araya getirememeleri. konuştuklarında üçüncü bir cümleye geçemiyorlar. 
bu arada 90'lı yıllarda olduğumuz için morg'u sık sık polis basıyor ama neyse ki her seferinde baskının haberi kendisinden önce geliyor. bir bar dolusu salak ergen koşa koşa yolun karşısına geçip trt'nin avlusunda takılıyorlar. muzlu likörle sütü karıştırıp ikinci plastik bardak bittiğinde maymuna dönüyorlar. ergen denince kızıyor ancak kafaları iyi olunca trt'nin duvarında uzun eşek oynamaktan da geri kalmıyorlar. 

kızımızın tarzı tam olarak bu, hava biraz soğuksa kıçına bir de oduncu gömleği bağlıyor ve en sıcak havada bile o lanet olasıca postallarından vazgeçmiyor çünkü grunge is not dead! 

artık 90'ların sonuna yaklaşırken bir hafta sonu kızımız atlas pasajında ispanyol paça bir pantolona aşık oluyor. pantolon 34 beden, biraz sıkıyor göbeği ama yine de alıyor onu o gün. bir tane daha yok çünkü alması lazım. cebindeki tüm parayı sayıp pantolona kavuştuktan sonra bütün gün sokak köpeği gibi aç geziyor ama olsun, mutlu oluyor. 


zaten tam da o aralar the doors dinlemeye başlıyor. nirvana ve pearl jam'den vazgeçmiyor ama yeni bir şeylere kayıyor gönlü. paçası bol ve çiçekli pantuluyla göbeğini bile açtığı yeni bir tarzı var artık. her akşam eve dönerken bir öğrenci bileti parası ve bir iki boncuk kolye alacak para bırakıyor. istiklal'den çıkarken mis sokak'taki takıcılara uğrayıp öyle gidiyor eve. bir gün "ayyhh boynumda baya bir ağırlık var, sayayım bakayım şunları" deyip neredeyse iki saatin sonunda boynundaki kolyeleri çözüp açmayı başarıyor. uç uca ekleyince 13 metre eden boncukları geri takıyor boynuna. yakışıyor çünkü. bu arada morg artık yok, en çok ipek sokak'taki çalıntıya gidiyor. yeni arkadaşları da var. 

bir akşam çalıntı'nın kapısında erdem'i ve ikisinin çok yakın arkadaşı olan kudret'i görüyor. bi' ara kudret bir yerlere kayboluyor, ilk kez erdem'le morg dışında bir yerde ve baş başalar. bir iki saat şu fotoğrafta tam su bidonunun durduğu merdivenlere çöküp kendilerince sohbet ediyorlar. kızımız son ayrıldığı sevgilisinden bahsediyor erdem'e. erdem ayrıldıklarını duyunca sevindiğini belli ediyor.
kudret elinde bir gitarla çıkıp geliyor. "hadi biraz sokakta çalalım da sonra bira içmeye gideriz" deyince kalkıyorlar. 

yapı kredi'nin önüne gidiyorlar. onlar çalarken yanlarına süleyman geliyor. süleyman yine sokaktan tanıdıkları bir çocuk, tinerci süleyman. tinerci süleyman'ın kafası yine bi' dünya elbette. "abla dansedelim mi?" diyor. bunu duyan piç kudret, elvis çalmaya başlıyor. kızımız "ayh saçmalamayın" eşliğinde kalkıyor. başka biri olsa "ya bi git" diyerek itekleyecek ama süleyman'ı reddederse çocuk içinden "tinerciyim diye öyle yaptı" der diye korkuyor. süleyman kırılmasın durduk yere. yapı kredi'nin önünde çiçekli pantolonu ve süleyman'dan gelen tiner-bali karışık kokular eşliğinde dans ediyorlar. fonda 'it's now or never' çalıyor. 

şarkı bitiyor, kendilerince bu romantizme ortak olan istiklal gezentilerinin attığı paralar birer biradan daha da fazlasını alacak miktara ulaşınca dünyanın en saçma isimli barı hangi'ye gidiyorlar. içeride üçünden başka kimse yok. erdem kızımızın elini tutuyor. fonda 'karma police' çalıyor. 

ve kış geliyor. kızımız artık on yedi yaşının ortalarında. 
artık çalıntı'ya gitmiyor çünkü orası artık "ay ne biçim tipler"le dolu. özellikle üniversite için istanbul'a sonradan gelen ve fazlasıyla kendinden emin, iki bira içip kalkan, oraya da zaten yan masadaki kızlar ve oğlanlarla flört etmeye gelmiş tipler. 

kızımızın favori mekanı artık maskeli. bu kez pantula değil başka bir çocuğa aşık oluyor. maskeli'deki çocuk barın aynı zamanda işletmecisi. ve aslında çocuk falan da değil. kızımız artık hayvan gibi içip hâlen ayık görünebiliyor ve bir gece kafası bi' milyorken 27 yaşındaki bu oğlana niyetini belli ediyor. reddedilmiyor lakin o gece kendisinden en az on kadeh falan dahasını yuvarlamış olan 27 diyor ki: ya ama sen niye on yedi yaşındasın ki ya!
şimdi buradan bakınca tamamen bu cümlenin üzerine kendine yeni bir tarz yarattığını apaçık gördüğümüz kızımız artık deri ceketler, minicik etekler ve götü donmasın diye kara kara külotlu çoraplar giyiyor. o zamanlar henüz çorap çizme diye bir şey olmadığı için dizüstü çorabını diz altı dar çizmesinin içine giyip kendine rakınrol bir tarz yapıyor. artık saçını başını nasıl yapacağını öğrenmiş, gözlerini de kara kara yapınca oldukça havalı olduğundan görenlerin dibi düşüyor, bi' tek 27 düşmüyor. 

fonda ne çalıyor hiç belli değil. çok içmiş hatırlamıyor. 

ne çaldığı, nasıl geçtiği belli olmayan birkaç senenin ardından bir akşam üstü çalıştığı barda soundcheck var. kızımız barın içinde, sahneye arkası  dönük. fonda çalan düzgün bir şey yok ama arada duyduğu "sssse aahhh sssse aaa" ve kablo cızırtıları, mikrofon ötmeleri eşliğinde birinin sesi dikkatini çekiyor. dönüp bakmıyor çünkü işi var o an, havuç doğruyor. sonra kulağıyla sadece o sesi takip ediyor. "abi basları aç, tizi kıs, tamam bırak" 

arkasını döndüğü an herkes enstrümanının başında, kimse konuşmuyor. kızımız davulcuyu beğendi, nasıl olduysa az önceki güzel sesin ona ait olduğuna da emin. bir şekilde konuşma trafiği yeniden başlayınca doğrulanıyor teorisi. içinden sevgili olacakları geçiyor. tanımadığı bu davulcu, götün teki mi, evli mi, kızımızı beğenir mi falan hiçbiri yok. çok emin, sevgili olacaklar. 

soundcheck bitince davulcu upuzun barın önündeki 18 sandalyeden tam kızımızın karşısındakine oturuyor. "bir şey ister misin?" sorusuna "fark etmez, alkolsüz ne verirsen içerim" diye cevap veriyor. 

'alkolsüz ne verirsen içerim'den iki hafta sonra bir akşam üstü yine deri ceketi, kısa eteği ve elinde iki ayçöreği ile davulcu'nun evinin önünde buluyor kendini. aslında başka bir yerde buluşacaklardı ama davulcu "hava soğuk, gel hem bir şeyler izleriz" diyerek evine davet edince çok da umurunda olmuyor. o kadar emin ki ikisinin arasında bir şey olacağından, bugün değilse yarın o eve gideceğinden. 

ay çöreklerini birer açık çay eşliğinde yedikleri akşamdan iki hafta sonra bir akşam ve yine o evde içinden diyor ki: bu benim hayatımın aşkı olacak. 

günler, aylar, yıllar geçiyor. hayatının aşkı hep yanında. artık eskisi kadar içmiyor, haftanın neredeyse her günü kendini sokaklarda bulmuyor. gündüz ve geceleri evde ve ortaköy'ün ya da istiklal'in ara sokaklarında yine davulcu'yla geçiyor. kara ceketler, minik eteklerden daha rahat ettiği kıyafetlere kayıyor tarzı. o da yaklaşık şöyle bir şey. 
hem rahat hem mutlu.  saçlarını da kesmeye karar vermiş o arada. uzun süre alışık olmadığı kadar kısa saçlarla geziyor.

bir akşam hayatının aşkı 'ben artık yokum" dediğinde de buna benzer bir şey var üstünde. 

bir türlü sevmediği ama nedense vazgeçmediği kısa saçlarıyla başka bir hayata başlamak üzere karanlık bir istiklal sokağına yürüyor. o karanlıktan çıkmak için şehri hatta ülkeyi terk etmesi gerektiğini hissediyor. 25 yaşında, hayatında ilk kez üniversite sınavına girmeye karar veriyor. bir yıl kadar süren geceleri barda kadeh tokuşturmalı, gündüzleri soru çözmeli bir dönem sonrasında bir ağustos günü gidiş biletini alıyor. gidiş bileti çok pahalı: bazen bar meyhaneden erken dönülüp çözülmüş soruların, her gün gidilen dersanenin sayesinde yapılmış netlerle dolu bir ösym belgesi. 

son 3 yıldır neredeyse kışın bile ayağından çıkarmadığı pörsümüş adidas samoa'ları ile hava alanında beklerken  hayatının aşkına, gittiğini  ve artık dönmeyeceğini hissettiren, sarkastik bir mesaj atıyor. mesaj "hoşça kal" şeklinde bitiyor. 

karşılık olarak uçağa tam binerken gülümseten "hoş çakal" cevabı geliyor. 

kısa saçları ve olabildiğince gündelik hâli ile ve otuz yaşına gelmişken bitiyor üniversite. daha mezun olmadan oradaki bir okulla anlaşıyor ve öğretmen oluyor kızımız. artık tarzı da böyle. 
okulun sıkı kıyafet yönetmeliğine uygun ama yine de olabildiğince rahat. çocuklar renkli giyinmesini istediği için onları kırmıyor ama gömlek giymediği belli olmasın diye sürekli şal takıyor. sınıfın kapısından içeri girince penye tişörtleri ile mutlu ama nöbete çıkarken o ceket giyiliyor yeniden. dövmeler saklanıyor, rengarenk şallarla penyeler gizleniyor. 

böyle böyle birkaç sene daha geçiyor. ama git gide mutsuz hissediyor kendini, "benim burada ne işim var?" diyor. "bu hayat benim mi, hep böyle mi geçecek?" diyor. bunu demeye başladığında tam olarak 2013 yazı. 2014 kışında ara tatilde istanbul'a geliyor, sanıyor ki istanbul'a gidince tatil iyi gelecek, on gün geçmeden "yok ya evimi özledim" diyerek geri dönmek isteyecek. tatilin son günü, içinde bir gram olsun dönme isteği olmadığını anlayınca annesinin evindeki odasında sabaha kadar sessiz sessiz ağlıyor. gelip bloguna şöyle şeyler yazıyor. 

ama yine de dönmek zorunda. artık tek kişilik, canı ne isterse yaptığı bir hayatı yok, hem çocuklar var orada bekleyen, zaten kapı gibi sözleşmeye de imza atmış. neyse bakalım bu da geçer diyerek geri dönüyor. 

şubattan mayısa kadar karanlık. barda meyhanede geçen bir karanlık değil. gündüzleri okulda, akşamları daha bir yıl önce hevesle alıp, dayayıp döşediği evinde geçen bir karanlık. nefes alamadığı, bir bahar günü okulda defne'ye sıkı sıkı sarılıp "defne bu anı sakın unutma" dediği günler. o defne'ye sarılsın, defne ona. sonra hiç sıkılmasın, canı da her şeyi yakıp yıkıp istanbul'a falan gitmek istemesin diye defne onu tutsun bırakmasın istiyor. fonda ağaçlar hışırdıyor.

lakin yapamıyor. 

mayıs sonlarında aaaaahhh yeter ne olacaksa olsun diyor artık içinden. haziranda çocuklara karnelerini veriyor. onlar bilmiyor ama sıkı sıkı sarılıyor hepsine. öyle bir belirsizlik ki "affedin çocuklar ben gidiyorum" diyemiyor. ertesi gün uçağı var, çocuklar eylül'de görüşeceklerini sanıyor ama kızımız dönmeyeceğini içten içe biliyor. 

bu kez uçağa binerken hoşçakal demiyor, "geri döner miyim bilmiyorum" diyor. karşıdan cevap falan da gelmiyor. artık canı sıkılan da zaten sadece o değil. 

istanbul'a adım attığının ertesi günü iki arkadaşı ve nasıl oluyorsa hayatının aşkı davulcu ile birlikte bir öğlen vakti peyote'de bir masada buluyor kendini. birer bira söylemişler. hava ne güzel, bira sevmezdi aslında ama bu ne güzel bira, bu ne güzel bir gün. sonra abisi ve onun arkadaşları ile buluşuyor. caddede pride yürüyüşü var o gün. ellerinde "but kavmi" yazan kocaman bir dövizle kalabalığa karışıyorlar. abisinin arkadaşı seyyar satıcının yanından geçerken birer  çiçekli taç alıp takıyor hepsinin kafasına. kafasındaki çiçekli taç ne güzel! hep birlikte "direne direne kazanacağız" diye bağırmak ne güzel. birileri deli deli kahkaha ve çığlıklar atarken diğer taraftan gelen gürül gürül slogan sesleri ne güzel. arkadaşlarla olmak ne güzel. fonda arkadaki deli gruptan gelen "faşizme karşı bacak omuza" sesleri duyuluyor.

kızımız bir daha geri dönmüyor. 

bu yazıya simsli, tarzlı, komikli bir şey yazayım diye başlamıştım nerelere geldi. bir saati geçmiş yazmaya başlayalı, yerimden hiç kalkmadım. nasıl oldu bilmiyorum. bir kahve yapıp bi' su alıp kendime geleyim. 

geldim, bitiriyorum artık. kaldığımız günden neredeyse altı yıl sonra işte tarzım da, yüzümdeki çizgiler ve dombik dombik yanaklarım da böyle: 


2014 yılındaki pride yürüyüşünün üzerine 17 kilo almış bulunmaktayım. bir zamanlar 'acaba bana olur mu' diye düşünmeyip vitrinde neyi beğense en küçük bedenini alıp çıkan, bisiklet yaka  tişörtler giyebilen, göbeğini hiç düşünmeden açıveren kız yemin ederim yaşlandı artık. yaşlanırken aldığı 10+17 kiloyla barışması da hiç kolay olmadı, kurtuluşu yamuk yamuk etekler ve siyahta buldu. dolabında yılda bir kez falan giydiği yegane kot dışında renkli bir şeyi neredeyse yok. evde bile siyah giyiyor. 

ve tam olarak aşağıdaki gibi yaşlanmak istiyor. 

biraz kilo versin, saçlarındaki griler öyle güzel çoğalsın ki boyamak zorunda kalmasın, bir düğüne davete giderken öyle gitsin ki hem yakışsın hem de üstündekiler "ben gençken alabildiğine cool ve rakınroll bi' kızdım" desin.

demiştim ne yazarsam yazayım havalı bir tarzım varmış gibi görünecek diye. yazıyı tam olarak yazdığım şekilde bitireyim. 
şu an tam olarak şöyle görünüyorum. biraz sonra kalkıp bulaşık makinesini boşaltacak, makinedeki nevresimleri asıp köpeğin evin dört bir yanına saçtığı tüyleri süpürecek bir hanım birey için bence ideal bir tarz. hikayeyi "işte benim stilim" ile açıp "doya doya moda" formunda sonlandırıyorum. ay vallahi de gocunmuyorum. göynümüz hoş olsun. 

davulcu en son "ben artık yokum" demişti. "ben artık yokum"dan dokuz yıl sonra yine bir akşam "benimle gelir misin?" dedi. gittim. iyi ki de öyle olmuş. hayatımın aşkına gurur yapmamak  en iyi kararlarından biriydi. o da boş durmamış, benim buralarda olmadığım yıllarda gitar çalmayı öğrenmiş. 

artık her günümün sonunda davulcu, fonda gitar çalıyor. 

öptüm.