22 Nisan 2020

yeni mim, evin en güzel şeyi, gel hele gel...

demiştim en son yeni mim bulacağım diye, buldum da geldim. 
kafa dergi isimli blogun sahibi komşum yapmış. bir kerede cevaplayıp arkama yaslanacağım. 

sabah kalkar kalkmaz yaptığım şey?
kalkabilmek için önce  üstümden şu ayıyı depiklemem gerekiyor. 
hâlâ bilmeyenler varsa diye belirtiyorum. sinsice köpek taklidi yapan bu arkadaş en son 57 kiloydu. 57 kilo insanlar tanıyorum. 25 yaşıma kadar tartıda 57 kiloyu görmeden yaşadım. televizyonda falan insan kucağında taşınan ayı yavruları görüyorum, belli ki o yavrular da 57 kilo değil. 

ayıyı iteledikten sonra kalkmayı başardıysam önce gidip yüzümü yıkıyorum herkes gibi. sonra acilen bir bardak su içmem ve kahve yapmam lazım. kahve pişerken telefondaki bildirimlere, gelen mesajlara falan bakıyorum. ama hiçbirine cevap yazmıyorum. bu sıralamayı atladığım bir sabah, arkadaşıma göndereceğim gülen bok emojisini bir velime yollamışlığım var.  önce o kahveyi içmem lazım. 

kahvaltıda olmazsa olmazlarım?
ekmek. çünkü ekmek yoksa diğerlerinin ne anlamı var. hayattaki en güzel şey sıcak minik bir ekmek parçası değilse nedir?


evin en fazla vakit geçirdiğim bölümü?
L şeklindeki kanepemizin sol köşesi ve eğer salonda uyuduysam aynı kanepenin yine sol kenarı. bazı günler şu lokasyon dışında çok az yerde görülüyorum. evin işlerini falan yapıp hemen geri tünüyorum köşeme. son beş yıldır blog yazılarını hep bu köşeden yazdım, kitabımı bu köşeye gömülerek bitirdim. oturma ve yatma yeri tek kişilik yatak genişliğinde olduğundan bu devasa köşe artık bir mabet gibi oldu benim için.

çalışırken bana eşlik eden içecek?
çalışmaktan kasıt sınıfta yaptığım işse (son çalıştığım okulun cağnım aşçısı songül'ün deyimiyle) neskahvesi. ama soru sanırım evde yaptığımız işlerden bahsediyor. o zaman hep türk kahvesi ve su.

evde yapılacak en keyifli aktivite?
rahat bırakıldığım sürece evdeki birçok aktiviteyi seviyorum ben ve zaten öyle vizyon sahibi, enteresan şeyler de bilmiyorum. en sevmediklerimi yazacağım o yüzden: yemek yapmak, bulaşık makinesini boşaltmak ve çamaşır asmak. 

şu sıralar izlediğim dizi?
son bir aydır uyumadan önce gilmore girls'e başladım yeniden. çünkü bu günlerden uzaklaşmam gerekiyordu, buradan ve bu zamandan. 

kocamla battlestar galactica'ya başladık ama final bölümlerini izleyeceğimiz günün sabahında beni delirttiği için o sonunu izlerken kendisine katılmadım. o akşamı düzenli nefes alıp vererek kafamdaki "koca katili olmadan karantinadan nasıl çıkılır?" sorusuyla tamamladım. 

tam şu anda bunu önerebilirim. 

umarım ikinci sezonu gelir. 

başucu kitabım?
hiç olmadı sanırım böyle bir şey. yani dönüp dönüp  okuduğum bir kitap, hayatın anlamını içerdiğini düşündüğüm bir kitap ve hatta tür. ne bileyim, okuyoruz işte. beğendiğim  ya da sevdiğim kitapları evde tutuyorum o kadar. eskiden okuyup çok beğenmediklerimi biriktirir sonra sahaf arkadaşıma götürürdüm. o 7-8 kitabı alır onlara karşılık bana seveceğimi düşündüğü başka bir kitap verirdi. hep de iyi kitaplar verdi sağ olsun. artık işini mi iyi yapıyor yoksa 13 yaşımdan beri beni tanıdığı için ona göre tahminler mi bunlar bilmiyorum. adı ersoy, beyoğlu aslıhan pasajı'ndaki kağıt gemi'nin sahibi. sahaf kitabı lazımsa kendisini bulup selamımı söyleyebilirsiniz. ama selam söylemeseniz de  mutlaka "çay koydum, içer misin?" diyecek ve bu konuda ısrar edecektir. 

yıllardır ersoy'a kitap götürmüyorum. artık çok etkilenmediğim kitapları birilerine hediye ediyorum. ay aklıma gelmişken yepyeni bir taktik öğrendim onu anlatacağım. 

instagram'da falan takip ettiğim minimalizm hesaplarından biri paylaşmıştı. hani hepimizin evinde okunmamış ya da mutlaka tekrar okumak istediğimiz kitaplar vardır ya. onlar için kitaplıkta yeni bir raf açın ve kitaplığa dağılmış bu arkadaşları önce bir araya getirin diyor. kitapçı rafı gibi düşünün bu rafı. yeni bir kitap almaktansa önce bu rafın önüne gidin ve o kitaplar bitene kadar okuyun. eğer bazı kitaplara halen eliniz gitmiyorsa onları elden çıkarın. bence bu epey işe yarayacak bir yöntem. 

gece uyumadan mutlaka?
küllüğü mutfağa götürürüm, sabah düzgün bir eve uyanayım diye etrafa çeki düzen veririm. ayıyı öperim. izlenecek bir dizi açar ya da kitap okur öyle uykuya dalarım. haydi iyi geceler diyerek yatağa girip uyuyabilen biri değilim. gözlerimi kapatınca uykum gelmiyor, kafama düşünceler üşüşüyor, o düşünceler beni uyutmuyor. bu çocukken bile böyleydi. okumayı öğrenmek hayatımın en büyük mucizesi olmuştu. 

karantina tedbiri kalktığında gitmek istediğim ilk yer? 
gidip anneme sarılmak. annemi öperken burnuma gelen bir koku var, dünyanın en güzel kokusu. ilk yapacağım şey gidip annemi öpmek olacak. 

sonrası biraz tehlikeli. dün bir watzap grubunda şöyle bir konuşma geçti mesela. 


yapmayı en çok özlediğim şey?
sokağa çıkmak, korkmadan gezinmek, arkadaşlarımı görmek. ama en çok annemi öpmek. 

koronavirüs salgını bana en çok şunu öğretti?
gerçekten her an, her şey olabilir ve  maddi-manevi anlamda güvende değiliz bu hayatta. her an beş parasız, evsiz kalabilir, sevdiklerimizle ayrı düşebilir hatta onları kaybedebiliriz. bir virüs, bir deprem, herhangi başka bir şey yeter. herhangi başka bir şey bir uzaylı istilası da olabilir çünkü neden olmasın? onu da şu şekil karşılarım artık. 


"gel hele gel gel!"

mim bitti. 
bu da bugünün evdeki güzel şeyi: 

şu üstttekinin bir kolaj değil telefondan alınmış bir screenshot olduğunu ve tüm hafızamın bu ayının böyle yüzlerce fotoğrafıyla dolu olduğunu da belirtmek isterim. 

öptüm. 


18 Nisan 2020

müzikli mimin sonu, ferdi beyciğim, evden olmayan güzel şey

hayırlara vesile, güne yine bir arkadaş mesajıyla uyandım:
vallahi bilmiyorum ki neden? hazır siyahi bir dansçıyken müzikli mimi bitireyim artık diyorum. 

eskiden nefret edip sonradan sevdiğim bir şarkı?

bu şarkıyı anca benim gibi geçkinler hatırlar, hiç yoksa 20 yıllık. ilk çıktığında televizyondan izlemiş ve ne boktan şarkı demiştim. sonra bi' gün eski kemancı'da oturmuş arkadaşlarımı beklerken çalmaya başladı. orada sanırım sözlerinden azâde dinleyebildim şarkıyı. yüksek ses ve ne kadar dandik olsa da bizim evin televizyonundan çok daha anlamlı bir ses sistemi (ne bileyim işte en azından bas var tiz var) ile. başka şeyler söylese, mesela manyak gibi "hey bebek!" diye bağırmasa ilk duyduğumda da severdim belki. eski kemancı'da şarkıya bir adım yaklaşmamdan üç beş ay sonra yine istiklal caddesi'nin arka sokaklarındaki bir barda acil servis'in konserine denk geldim. canlı hali daha da güzel geldi. he ama açar dinler miyim, vallahi o kadar da değil. yusuf yusuf'u tercih ederim. 

romantik bir buluşmada çalınacak bir şarkı?
romantik buluşmaların ne olduğunu bilen biri değilim. ne yapılıyor, dans mı edilecek, öpüşüp koklaşmaya fon mu bulunacak çok anlayamadım. ama bir george michael konserine gidebilmiş ve şu şarkıda dans edebilmiş olmayı isteyebilirdim. 
canım benim toprağı bol olsun, ne de güzel söylemiş.

paylaşmak istediğim bir şarkı?
hazır yeri gelmişken başka bir muhteşem tespitimi ortaya koyarak mimi bitirmek isterim. tespitim şu: ferdi özbeğen, türkiye'nin george michael'ıdır. 


bakın aynı beyaz takım, aynı kıvraklık, aynı romantik prenslik ve aynı 'gelsin dertler tasalar yeter ki keyfimiz yerinde olsun haydi eller havaya canım dostlar'cılık. zaten kökenleri de az çok aynı. ferdi beyciğim ataları girit'ten gelmiş bir izmirli, george beyciğim ise asıl adı georgios panayiotou olan bir greek. 

teybinde ferdi özbeğen 45likleri çalan bir arabada olsam o yol aylarca bitmesin isterim. canım ferdi beyciğim, çok seviyorum sizi. keşke gençliğimde denk gelseydik, her hafta sonu kocamı alır, vatkalarımı kabartır çaldığınız tavernalara koşar bir elimde rakım dertli dertli eşlik ederdim size. 

müzikli mim bitti. şimdi gidip yeni mim bulmak üzere blogları talan edeceğim, durduk yere yazamıyorum çünkü bu aralar. 

e sizde ne var, ne yok?

siyahi bir dansçı olduğum için moonwalk yaparak gidiyorum. 

öptüm. 


17 Nisan 2020

coni, yine anılar, müzikli mim ve güzel şeyler III

güne bir arkadaşımın "coni instagram açmış" mesajıyla başladım. jeff beck'le şarkı yapmışlar. uyku sersemi jeff buckley sanıp bir süre anlam vermeye çalıştım. şarkının adı da isolation. aklımdan bir sürü şey geçti. kendimden de o kadar eminim ki 'ölmeden önce böyle bir şarkı yapmışlardı herhalde, coni de gün bugündür deyip şarkıyı piyasaya saldı' sandım. tamamen yanlış anladığımı fark etmem yaklaşık on dakika sürdü. neyse... 

evdeki güzel şeylerde bu kez bir fotoğraf var. 

fotoğrafı çeken kişi kocamın yakın bir arkadaşı. ilginç bir çocuk, babası memleketin en ünlü askerlerinden birisi. kendisi yeni nesil türküler ve özgürlük şarkıları söylemeyi seviyor, bi' ara gidip fransa'da fotoğrafçılık okumuş, bu da avrupa günlerinden hatıraymış. kocamın çalışma odasında baş köşede duruyor ama bence yeri orası değil. öne çıksın diye etrafına bin tane fotoşop yaptım. bana kalsa daha güzel bir kompozisyon oluşturacak bir yere asardım ama bana kalmadı. 

bu 'sanat sanat içindir' felsefeli fotoğrafçı arkadaş düğünümüze gelip uzaktan uzaktan yüzlerce fotoğraflarımızı çekmişti. hepsi birbirinden güzel fotoğraflar, çünkü ben unutmuştum ortamda bir fotoğrafçı olduğunu. çift olarak poz verebilen insanlar değiliz, böylesi çok güzel olmuş. bizi ken ve barbie gibi görünmesi gereken gelin ve damat  değil de doyasıya eğlenen, arkadaşlarına sarılan, dans eden mutlu insanlar olarak görüp fotoğraflamış. vallahi sağ olsun. 

dün migros'a gittim. kasiyerler yine bütün yüzü kapatan plastik maskelerden takmıştı. parayı öderken kadıncağızı öksürük tuttu. öksürüğünü gizlemeye çalıştı benden, içine içine iki üç kez değişik sesler çıkardı. çok üzüldüm. 

içeriden kocamın online piyano dersini duyuyorum bir yandan. en son şunu dedi öğrencisine: "bir soru cümlesi gibi düşün bu melodiyi, hayatta her soru cümlesinin bir karşılığı vardır. ben şimdi sana 'acaba?' diyeceğim sen de bir cevap vereceksin notalarla."

keşke kocam hayatta her soru cümlesinin bir cevabı oluğu iddiasını hayatına da yansıtaymış. en son "niye bütün işleri ben yapıyorum?" şeklinde sonlanan isyanıma günler oldu bir cevap vermedi. pis yalancı. felsefe, ders anlatmak için güzel yöntem ama demek ki evlilikte çok lazım bir şey değil. vallahi tükendim. 

müzikli mime geçeyim ben. 

adı uzun olan bir şarkı?
aklıma daha uzun isimli şarkılar da geldi ama içimden geçen bu: 


sahilde dinlenecek bir şarkı?
benim sahilim gözümün önüne bir yaz akşamı yakamozlarla falan geliyor. akşam yemeğinden sonra denize doğru soğuk bir şeyler içiyorum. kulağımda bir sahil barından yükselen belli belirsiz sesler, sahnede janis joplin ve arkadaşları var gibi. zamanda bir kırılma olmuş ve aynı yıllarda, aynı yaşlarda, aynı sahildeymişiz gibi. 

bütün gün aklıma takılan bir şarkı?
o hep değişiyor ama son zamanlarda bu: 
"ismi 'bazen' olan şarkı kötü olamaz!" diye saçma bir teorim var. youtube'da tesadüfen görünce sırf teorimi çökertmek için açmış (yuh artık rap de sevecek değilim iddiası) ama kendimi şarkıya eşlik ederken bulmuştum. teorim halen geçerliliğini koruyor demek ki.(ayrıca rap de sevebiliyormuşum ama güzel sesli kızın söylediği nakarat olmasa bunu yine demezdim) ♫ baaaaaaaazen zor gelir anlamak....

farklı bir dilde şarkı?

canım cesaria, canım salif.
iyi ki varsınız, iyi ki tanıdım sizi. 

uyumama yardımcı olan bir şarkı?
müzik dinlerken uykumun gelebilmesi pek mümkün bir şey değil bu ama olsa şunu tercih ederdim. 

şu an nasıl hissettiğimi tarif eden bir şarkı?
ay hiç bilmiyorum öyle bir şarkı ama üşenmesem vallahi şunu açıp deli deli dans edesim var. 


şunu da hatırlasak ne hoş olur dedim. 

benim hâlâ gözlerim doluyor olan bitene

öptüm
.

14 Nisan 2020

evdeki güzel şeyler II, canım kızlar, müzikli mimler...

sabah sabah yedi buçukta uyandım! yedi buçukta uyanmamam gerekiyordu. en iyi ihtimalle 5'te uyumuşumdur, o saate kadar en az yedi bölüm galactica izlemiştik. lâkin nereden çıktığı belli olmayan hain bir sivri sinek serçe parmağımı ısırmış. kaşınırken uykum kaçtı. bâri bir işe yarayıp blog yazayım, mim falan yapayım diye geldim. 


bu resmin sahibi, yaptığı tablolar ve el işleri ile geçimini sağlayan gülbahar hanım. instagram'da tesadüfen bulmuş, hemen takip etmiştim. sonra bir gün bu resmi paylaştı. neden bilmiyorum bir his geldi içime. biri birgül, biri mina, diğeri de benmişim gibi geldi. 

çok kısa süre sonra gülbahar hanım bana yazdı. onu takip ettiğim hesap öğretmenlikle, çocuklarla ilgili şeyleri paylaştığım mesleki hesabım. bana çocukluğuyla ilgili bir şey sormuş, sohbet ettik biraz. sonra dedim ki "ben sizin bir resminize vuruldum, hem kendim hem de iki arkadaşım için istiyorum olur mu?" 

üçümüz iki ayrı şehirdeyiz ama aynı gün geldi resimlerimiz. gülbahar hanım bir de not iliştirmiş yanına: "sohrap sepehri - suyun ayak sesi"
hemen girip baktım. 


çok güzel bir şiir, çok uzun. okudukça insanın gözünün önüne resimler getiren, o resimlerde olup biteni düşündürüp "böyle de güzel anlatır mı" dedirten bir şiir.

o gün anlaştık kızlarla. kırmızılı olan birgül'müş, sarılı mina ve mavili de ben. birbirimizden kilometrelerce uzakta aynı gün ağlattı bizi bu resim. 

geldiğinden beri kitaplığın aynı rafında duruyor. her gördüğümde içleniyorum, evimdeki en sevdiğim şeylerden biri, bana hep iyi geliyor. 

buraya gelene kadar çok içlendim. bu resmin geldiği gün gece yatmadan önce çerçevesiyle göğsüme basıp bir dilek dilemiştim. olmadı. ne yapalım sağlık olsun. 

en iyisi müzikli mime geçeyim. 

adını sevdiğim bir şarkı? 
ne güzel şeyler yapmışlar zamanında 

17 yaşında olmak hakkında bir şarkı?
bu şarkı çıktığında 17 yaşındaydım 
ve o sıralar aşık olduğum çocuk teoman'a çok benziyordu. 
açıp açıp sanki platonik aşkım bana şarkı yazmış gibi dinliyordum. 


bana birini hatırlatan bir şarkı?
dinlediğim çoğu şey bana bir şeyleri ya da birilerini hatırlatır zaten. 
şarkılar hatıralarıyla, ait oldukları zaman dilimiyle birlikte geliyorlar. 
ama ilk aklıma gelen bu oldu: 
son sınıfımla şarkımızdı. 
teneffüslerde açıp açıp kudururduk çocuklarla. 
bütün hareketleri takip etmeye çalışıp 
senkronize olmaya falan çalışıyorduk birlikte. 
canlarım benim...

öfkeli olmak hakkında bir şarkı?
elbette bu: 
bu soruyu yüz kere daha sorsalar 
yine bu cevabı yapıştırırım düşünmeden. 

gecenin üçünde dinlediğim bir şarkı: 
hayatımın bir döneminde geceler boyu dinlediğim bir şarkı. 


şimdi gidip bir kahve daha koyacağım kendime. biraz bloglarda gezip sonra evde aşırı sıradan şeyler yapacağım. gerçekten bir bu eksikmiş gibi buzdolabı bozuldu dün, fişini  çektik belki kendine gelir diye. hazır her şeyi boşaltmışken onu sileyim, çamaşır falan asayım. belki biraz da evdeki bitkilere sataşır köpeği dürterim. yatmaya doymuyor ayı. 

bakmak isterseniz gülbahar hanım'ın instagram sayfası: instagram.com/mizikalisler
şöyle rengarenk bir dünyası var: 


öptüm. 



11 Nisan 2020

hobbit evim, film müzikleri, aklıma gelenler, içlendirenler...

her gün evdeki sevdiğim bir şeyin fotoğrafını çekip koyayım diye kendi kendime çelınc eyleyeyim demiştim en son. öğlen temizlik yaparken bu şahane fikrimi hatırladım, gözüme kestirdiğim ilk şeyi kaptım hemen. 

bir öğrencimin kendi elleriyle şekil verdiği, sırlayıp fırınladığı bu seramik ev kitaplıkta duruyor. ne zaman göz göze gelsek n. kuşumun hünerli minicik elleriyle uzatırken kurduğu o sihirli cümleyi hatırlıyorum. "senin de böyle evin olsun!"


müzikli mimde sıradaki soru bir soundtrack şarkısı soruyor. bu soruyla iş bu mimi artık kendime göre yapmaya karar verdim çünkü anladım ki bazen tek bir cevap veremiyorum sorulara. bir sürü sevdiğim soundtrack var, aklıma ne geldiyse  sıralayacağım.




ilk ikisi sanırım bunlar: 


 
dead man walking'i izlediğimde çok etkilenmiştim. eddie wedder da bu soundtrackle çok başka bir yere aktı gönlümde. müzik ne acayip şey. adını bilmesem de uzun bir yolda olmanın hissini verirdi bu şarkı bana. bir araya gelmiş olmaları ne güzel. birbirinden alakasız iki kültürün insanı enstrumanlarını çalmaya başlayınca yeni bir yol bulmuşlar gibi. birbirlerine yoldaş olmakla kalmamış ölüme yürüyen bir adamın hikayesine de ses vermişler. 

long road ne kadar depresif bir yolsa face of love o kadar umut dolu gibi. sözleri bambaşka bir hikaye anlatsa da melodinin bana hissettirdiği bir şeyler var. 
"biliyorum şu an acı çekiyorsun ama ama sabret sen bak geçecek hepsi" der gibi bir şeyler. 

bir diğer filmden iki şarkı üsttekiler gibi duygularıma hitap ettiği için kalmadı aklımda. "ay çok iyi müzik bu" cümlesiyle kaldı. 

 

whiplash'i sinemada izlemiştim. film olarak bayılmadım ama o şahane çalınmış şarkıları sinema salonunda adeta bir konser gibi dinleyebiliyor oluşuma çok sevinmiştim. uzun süre cd'si çıksın diye bekledim ama sonra dayanamayıp youtube'dan mp3 olarak indirmiştim. o sene bol bol bu iki şarkıyı dinledik yollarda. 

aklıma gelen üçüncü filmin müzikleri durup dururken açıp dinlediğim şarkılar değil aslında. ama filme yakışmak açısından çok iyi seçimler gibi geliyor. açıp dinlemem dedim ama bu iki şarkı nerede karşıma çıksa sevinir, sonuna kadar da içlene içlene dinlerim. 
 

ağla sevdam, duvara karşı'da da kullanılmıştı ve ben ağlamıştım. aklıma  gelmişken hemen duvara karşı ikilemesi de yapayım. 


  

bu iki şarkı da filme özel yapılmış şarkılar değiller ama o sahnelerin hakkı başka şarkılarla vallahi de billahi de verilemezmiş. sanki o an için yazılmış gibiler. eğer bir noktada duvara karşı övmeye başlarsam bu yazı bitmeyeceği için bu konuyu kapatıyorum.

bir tane daha ekleyeyim o da son olsun. zaten bu gezegende sanırım alttakini bilmeyen yok. 
geçenlerde fermina'nın blogunda bir yorumda çocuklar kudurduğu zaman o kaostan çıkmak için bağırıp çağırmak yerine durağan bir şeyler açıp kendi kendilerine sakinleşmelerini beklediğimi yazmıştım. bu şarkı sadece onlara değil bana da iyi geldi hep. sadece durmak için, karmaşadan uzaklaşıp sessizce kendine kavuşmak için hafızanda böyle iyi bir şarkı varsa iki buçuk dakika yetebiliyor bazen. farklı sınıflarımda o kadar çok çaldı ki anısı içindeki nota vuruşundan çoktur. 

(üsttekiler yazıldıktan 2 saat sonra)

birkaç saat önce sokağa çıkma yasağı geldi. oysa ki bu gece kocamla sözleşmiştik, günler sonra gece yarısı arabayla çıkıp sokaklarda bir tur atacaktık, bu bizim karantina date'imiz olacaktı. gece çıkamayacağımızı öğrenince apar topar hazırlanıp attık kendimizi arabaya. lakin sokaklar hiç beklediğimiz gibi değildi. biz sessiz sokaklarda gecenin karanlığında iki nefes alalım diyorduk, sokaklar insan doluydu, insanlar ekmek ve tekel kuyruğundaydılar. caddeler araba doluydu, tatsız iki tur atıp geri döndük eve. 

dönüp ne yazdığıma baktım. sıradan zevklerimle dolu bir soundtrack yazısı olmuş. yeni şeyler dinlemeyi bıraktım sanırım artık ben iyice hatta film de izlemiyorum. kocamın bana özel övdüğü filmleri izliyorum sadece. onda da zavallım nasıl çabalıyor. "bak yemin ederim sen çok seveceksin bu filmi" falan demediyse kesinlikle burun büküyorum, sonra izleriz diye geçiştirmeye çalışıyorum. vallahi çok korkuyorum ot gelip saman gideceğim diye ama yaşlandım mı artık nedir kafam kaldırmıyor, içim almıyor. 

güzel bir şeyle bitireyim yazıyı. 
geçen gün bahsettiğim christa'nın bugün paylaştığı şu resme meftun oldum:
resmin adı "sailing off gloucester" 1880'de amerikalı ressam winslow homer tarafından yapılmış. 

aklıma şu şarkıyı getirdi. şimdi biraz onu dinleyip sevgili winslow'un diğer resimlerinin peşine düşeceğim. umarım yarın görüşürüz. 

öptüm. 


9 Nisan 2020

adını layla koydum

çok önemli işlerim varmış gibi bir haftadır iki satır yazamadım şuraya yine, bari müzikli mim yapayım. 

hak ettiği değeri görmemiş bir şarkı?




konser madison square'dan, oradaki yüz bin milyon kişi şarkının değerini bilmiş gördüğünüz gibi ama bence yerli pearl jam'ciler bu şarkıya hak ettiği ihtimamı göstermedi asla. new yorklu grunge arkadaşlarımın alnından öpüyor şarkının albüm versiyonunu da tam şuraya şaapıyorum.

adı 3 kelimeden oluşan bir şarkı? 



çılgınlar gibi seviyorum, uzun süre dinlemeyip de sözlerini unuttuğumda eşlik edemediğim için kendime sinirleniyorum. "vi ar in looooaaaaav so piliiiiiiiiiiiiiiiiz!"


aşk hakkında bir şarkı? 


içinde çok acayip bir aşk hikayesi barındıran canım layla... kalbimde çok derinlerde yeri olan bir şarkı. ergenken ve en yakın arkadaşımla içiyorken çalan layla,  "keşke bana da biri böyle bir şarkı yapsa" deyişim ve yaklaşık bir ay kadar sonra layla kısmını adımla değiştirip şarkıyı çalması, şarkı bitene kadar bunun bir aşk itirafı olduğunu anlamayışım, anlayınca odakule'den tünel'e doğru anlamsızca koşmaya başlayışım... aklım biraz başıma geldiğinde odakule'ye geri koşuşum, bütün gün sokaklarda onu arayışım... 
"you turned my whole world upside down..."

dinlemeye utandığım bir şarkı?
sadece şu deyip konuyu kapatmak istiyorum. 


layla'dan sonra konunun buraya gelmesi vallahi ayıp. 

birinin bilmeme vesile olduğu bir şarkı?

yıllar önce bir internet haberinde okuduğum "klipte johnny depp oynadı" cümlesi üzerine hemen bulup dinlediğim şu şarkı: 


paul mccartney takip eden bir şahsım yok, coniciğim vesile olmasa yine dinlemezdim ama ne güzel şarkı, ne güzel klip...

şimdi kalkıp çorba yapma lazım. dün gecenin bir yarısı kalkıp subway kurabiyesi yapacağıma ertesi günün yemeğini düşüneydim şu an böyle bir derdim olmazdı. ama çok güzel oldu kurabiyeler lâkin yemek konusunda istikrarlı bir insan değilim, hazır iyi bir şey başarmışken hatırası da burada kalsın. 


öptüm.