ay lav arkadaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ay lav arkadaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2026

ne de güzel yazdım. helal olsun bana!

sims oynuyordum. aslında sürekli sims evleri yapmak oynamak anlamına gelir mi bilmiyorum ama sanırım öyle. neyse, o kadar büyük ve dolu dolu bir ev yapmışım ki saving ekranı geçmek bilmedi. instagram'a bakınayım dedim. karşıma başlığı "bu ay cevaplayabileceğin 31 soru" olan bir reel düştü. blogumu hatırladım. 

ben değil miydim sözler verip yazacağına dair büyük büyük konuşan? bu bir işaret olmalı dedim ve buradayım. başlıyorum. 

+ bu ay en heyecanlandığım şey:
pazartesi kıbrıs'a gidiyorum. arkadaşlarımı, glapsides'in tuzlu ve sıcacık sularını, ay ışığında kaleiçi'nde dolaşmayı ve sanırım bu aralar en çok ihtiyacım olan şey olan uzaklaşma duygusunu çok özledim. heyecanlıyım. 

+ şu sıralar en çok dinlediğim şarkı:
şu sıralar bu değil ama cevabımın bu olmasını istedim. 

"...çıkmazda aklım, benden ne yarattın?
hiç gitme diye büyüler yaptım..."


+ yazın vazgeçilmez içeceğim: 
ben yaz kış demeden aralıksız sade türk kahvesi içen insanım ama yaz dediği için soğuk bir şey söylemeliyim ve cevabım bu yandaki. hayatımda bundan daha iyi çok az şey içtim. 

elma,muz,salatalık ve ıspanak bir araya gelip nasıl bu kadar iyi bir şeye dönüşebilmiş bilmiyorum. 

keşke sadece file'de satılmasaydı da aklıma ne zaman gelse en yakın bakkaldan falan alıp içebilseydim. 

+ son zamanlarda beni en çok güldüren olay: 
hiçbir şey anlatmadan, direkt soru cevaplamaya başladığım için buraya sıkıştırabilirim. son yazdığımdan beri şöyle şeyler oldu: sevgilimle barıştım, sonra yine ayrıldım. bu ayrılığın son olduğuna adım gibi emin oldum ve yeniden barıştık. bunlar hep asla ama asla bir daha görüşmemek üzere, engellemeli falan ayrılıklardı benim için. ama bir şekilde yeniden bir araya geldik. bu son ayrılıktan sonra aşkımızı daha da filtresiz şekilde ilan etmeye başladık birbirimize. ve onun bu filtresizliğine gülüyorum en çok. hayatımda kimse seksi çıktığım bir fotoğrafa cevap olarak "wwwaaarfff" yazmamıştı mesela. :) yine güldüm aklıma gelince. 

+ şu sıralar en çok vakit geçirdiğim uygulama: 
tv gibi kullandığım youtube. uyanık olduğum her an bir şeyler açık fonda. çoğu zaman izlemiyorum ama ne yaparsam yapayım dinliyorum. 

+ bugün boş 3 saatim olsa ne yapardım: 
okul kapandı ve bol bol fazladan 3 saatlerim var. elbette sims oynuyorum. 

+herkese önerdiğim dizi: 
aslında sorunun başında "en son izlediğin" diyordu ama onu sildim. yeni bir dizi önerim yok. herkes battlestar galactica izlesin, sorarlarsa onu söylerim. ha kimsenin de sorduğu yok, herkesin canı burnunda. deniz göktaş dizi sayılmaz ama onu izlesinler madem. ana sayfamda karşıma çıktıkça izlenme sayısındaki artışına çok seviniyorum. inadına izlenmiş gibi. iç ferahlatcı bi' etkisi var. 

+ şu an en çok gitmek istediğim şehir: 
cevabı tam şu an olarak vermeliysem: bursa. sevgilime sarılıp uyurdum. 

+ son zamanlarda kendime aldığım en güzel şey: 
yakın zamanda iki tane parfüm aldım. armani code, ve davidoff cool water. bir de çok son zamanlar olmasa da dubai'den aldığım çikolata likörü. ama şimdi aklıma geldi, hepsini sollayacak olan şey, bayram tatilinde kıbrıs'tan aldığım heykelcik görünümlü güzeller güzelim: 


ismini Ceren'in kaynanasıyla kavgasındaki
"bana bak! ben namusu için yaşayan bir kadınım" haykırışından alıyor:
NAMUSU İÇİN YAŞAYAN KADIN HEYKELİ, famagusta'26

+ bu yaz gardrobuma eklemek istediğim parça: 
hiçbir şeyde gözüm yok galiba bu aralar. gardrop olmasın cevap, ev olsun. salonum için şu halıyı çok beğeniyorum ama üreticisini 250x350 boyutta yapmaya henüz ikna edemedim. 

    tatil dönüşü bunun için dişe diş kana kan bir mücadeleye girmeyi düşünüyorum.

+ bugün beni mutlu eden küçük bir şey: 
evimde kalan son bebek giysileri, battaniyesi ve peluşlarını, 2 ay sonra doğum yapacak olan bıııse için saklandıkları yerden çıkarıp hazırlamak. bu, vazgeçişlerimin sonuncusuydu ve ilk kez ağlamadan o anı atlatmayı başardığımı fark edince mutlu oldum. geçiyor işte her şey. bunu unutmamak lazım. 

+ telefonumda en çok kullandığım emoji: 
şu beşli umuyorum ki gündemimden hiç düşmez:

şu basit şeyi gösterebilmek için önce whatsapp'a girip kendime yolladım, sonra ss aldım ve gemini'da çözünürlüğünü yükselttim. rabbim beni ıslah etsin. 


+ yaz bitmeden kesin yapmak istediğim şey: 
bir değil iki şey: sevgilimle kısa da olsa bir tatil yapmak ve salonumu yenilemek. tohum kodlu duvar rengim, yeni halım, cillop süpürgeliklerim ve hayalimdeki pirinç avizemle kışa girmek. 

+ son zamanlarda keşfettiğim yeni bir mekan: 
ismini veremem ama çok güzel olduğu için hemen gösterebilirim.


+ şu an en çok hangi hedefim için çalışıyorum: 
sims'te yaptıklarım için çalışmıyorum ama bu bana kurması güzel bir hayal gibi geliyor. 

+ bu ay kendimle ilgili geliştirmek istediğim alışkanlık: 
yine kilo aldım. geçen yıl bu zamanların üstüne 7 kilo falan aldım. onu vermek için yeniden diyet ve bisiklet alışkanlığımı kazansam ne güzel olurdu. 

+ son zamanlarda aldığım en güzel iltifat: 
o engeli boşuna açmadık. sevgisini böyle ifade eden biriyle olmak içimde kırılmış o binlerce parçayı birleştirip iyileştiriyor. 

+ çektiğim son fotoğraf: 

trendyol'dan aldım ama çalışmadı. iade için uygulama benden ürün fotosu istedi. bozuk olduğu anlaşılıyor mu acaba böyle? :)
+ yaz akşamlarını tek kelimeyle anlat: 
benim bu aralar geçirdiğim yaz akşamlarını mı soruyor yoksa yaz akşamlarının ne ifade ettiğini mi bilemedim. genel bir cevap vereyim: sakin

+ son zamanlarda "iyi ki denemişim" dediğim şey: 
iyi ki duvarlarımın üstüne ördüğüm dikenli tellere kat çıkmayı bırakmış hatta onları oradan sökmenin de yolları olduğunu fark etmiş ve biraz acıtsa da o dikenli telleri sökmeyi denemişim.

+ bugün beni en motive eden şey: 
tatil bavulu hazırlamak. çünkü güzel günler bizi bekler... 

+ temmuz ayına şu ana kadar 10 üzerinden kaç veririm: 
henüz 12 temmuzdayız. şu 12 gün  8 gibi geçti sanki. ay sonuna dek 9 için umudum yüksek. 10 olmayacağını biliyorum ama yine de güzel geçsin. bu arada 8 de çok iyi! bu kadar beklemiyordum. 

+ temmuz sonunda ne için şükretmek isterim: 
çalışıyorum ama tatildeyim ve bu çok güzel bir temmuz demek. sağlıklıyım. iyi hissediyorum. ailem yanımda, arkadaşlarım bi' telefon uzağımda, aşk meşkten yana çok güzel hissediyorum. korkularım, kaygılarım ve beklentilerim var ama iyi şeyler olacağına inanıyorum. hepsine şükür. 

+ temmuz sonunda kendime ne için teşekkür etmek isterim: 
bütün paramı bitirmeden aksine biraz olsun biriktirerek temmuz sonunu görürsem çok teşekkür etcem kendime söz. 

+ gelecek aya kendime bırakacağım tek cümle: 
anlaşılmayı bekleyip kendini ve hislerini ifade etmekten vazgeçme, 


sorular bitti. saat tam 04.30 
bazı soruları atladım çünkü çok saçmalardı ama yine de başardım.
sims ekranı hâlâ "saving" derken gidiyorum.
oyunu ctrl+alt+del yapıp fişi çeker ve son bi' sigara içip uyurum sanırım. 

bu saate uyumak zorunda olmadığım için eğitim fakültesinin kapısından girdiğim güne de şükürler olsun. :) 

öptüm. 

15 Mart 2026

boşlukta

sonunda beklediğim tatil geldi. birkaç hafta önce ajandama yapıştırdığım o minnoş kedi stickerı şu an bana hayalimi hatırlatıp beni üzmekten başka bir işe yaramıyor. stickerda bulut gibi bir şeyin üstünde tatlış bi kedi var. yüzünde mutlu ve rahatlamış bir ifade. 
çünkü tatil gelecekti ve ben çok özlediğim biriyle geçirecektim bu tatili.
tatlış, mutlu ve rahatlamış olacaktım. olmadı. 

cuma gününü işten dönüp uyuyarak geçirdim. cumartesiyi ise giyinip süslenip kendimi kadıköy'e atarak. atarak dediğim de umut'la bi yerlere oturup içmek. 2 bira ve bir espresso martini. bir de iki barın arasına sıkıştırdığım mantarlı tost. 

umut'un beynini dertlerimle yedim biraz. beni sallamadı pek ama yine de bir sürü şey söyledi dağılmayayım diye. övdü, gömdü ve güldürdü. 

gece 3 gibi taksiye bindirdi. taksici yol boyunca konuştu. biraz sussun diye ben de konuşmak zorunda kaldım. eve 3 km kala hala "ben tayyipçiyim" diyordu. 3 km boyunca nasıl konuştuysam artık kapımın önünde beni indirirken "haklısın, öyle düşününce haklısın" deyip duruyordu. "e be adam, öyle düşününce değil, azıcık düşününce tabii ki haklıyım" demedim. "iyi geceler abi" dedim. 

eve döner dönmez uyudum. öğleden sonra uyanıp aynada kendime bakınca gördüğüme inanamadım, evden çıkarken yaptığım makyaj maşallah bi gram oynamamış. içimden "ne de güzelim, keşke görseydi beni" cümlesi geçti. makyajımı silerken aklımdan geçen bu cümleyi de silmeye çalıştım. görmesin. 

kafam dolu içimse bomboş. aynı hafta içinde hem aşık olduğu adamdan hem de hayattaki en yakın arkadaşından ayrılan biri nasılsa öyleyim işte. iyi olacak mıyım bi ara?

yarın için aynı hastanedeki üç ayrı tıbbi birimden randevu aldım. ne zamandır ertelediğim şeylerdi. sanırım şimdi tam zamanı. 

içimdeki boşluğu telafi edecek şeyler bulmaya çalışıyorum. başarabilirim umarım. böyle yaşanmaz çünkü. yaşaması çok zor günlerdeyim. 










15 Nisan 2024

bu kadar uzun süre dönmemeyi ben de beklemiyordum

anlatmak istediklerim var ve yok. 

sanki bin yıl geçmiş. bir dünya şey oldu. ama anlatmak, hatırlamak demek ve bunu da istemiyorum. su gibi akıp gitmek işime geliyor.

biraz yaşlandım. hem de ilk kez yaşlandım, öncekiler gibi değil. 

ama olsun ona da tamam. ya da bazen hiç tamam değilken de tamam demek zorunda kalmak.  

al işte! sonra niye yaşlandım? en çok bundan mesela. ve bazı şeyleri anlatmak çok zor. böyle bir fotoğrafla deneyeyim. 

dövmeciden çıkıp sokakta taksi beklerken adına bakıp
"artık hep yanımdasın" dedim. 

tutunmaya çalıştığım bir teselliyle yaşıyorum yedi aydır. onu düşünmeden bir günüm geçmedi. 




mart ayının başında bıııse gitti. kıtalar ötesi bir ülkeye, sekiz saat ileriye. 

gitmeden önceki son gecemizde uykudan önce marteniçkalarımızı bağladık. 

dileğim onunla ilgiliydi. en az bir adet leylek görmem gerekiyordu ve farkında olmadan sonu gelmez bir leylek sürüsü görmüşüm. leylek olduklarına emin olunca marteniçkamı evimin önündeki gül ağacına bağladım. 

bıııse'nin dileği de benimle ilgiliymiş. gül ağacım ve ben hasretle bıııse'yi bekliyoruz. 



o arada hayatıma pis burnu ve küçücük suratıyla şu arkadaş girdi. şubatın en soğuk günlerinden birinde, akşam ders dönüşü evin sokağına girmek üzereyken yolda üstüme atladı. çok zayıf, çok üşümüş ve benimle gelmeye çok hevesliydi. 

elimdeki poşetlerin arasından kendisini kavrayacak o birkaç parmağı zor ayırsam da aldım kucakladım. evde biraz besler, ısıtırım sonra gitmek ister dedim. 

iki ay geçti gitmedi. sanıyorum ki gitmeyi aklından bile geçirmedi. bunu anlattığım herkes "kedi sahibini kendi seçer" diyor ama kendine sahip değil köle seçen kediler de vardır arkadaşlar. 


bireysel bir gündemi var hep. koşmak, mutfak tezgahından sünger çalmak, top oynamak ve dikkatimi çekmek istediğinde bana ait şeyleri bir yerlerden usulca itelemek ve elbette ısırmak. 

oyunlu kedi ısırması da değil, kasti olarak canavarca hislerle ısırmak. mesela şu çektiğim video da beni ısırmasıyla bitti. 3 dakika değil 3 saniye içinde godzillaya dönüşüyor allahın cezası. 


ilk zamanlar aman korkmasın, küsmesin, stres olmasın derken geldiğimiz noktada o beni ısırınca ben de onu ısırıyorum. mini miniş aman da ne uslu ne tatlış dediğim kediciğin aslında gerçek bir şero çıkması biraz iyi geldi. küsmüyor, kinlenmiyor, terlik gösterince son hız kaçıp 1 dk sonra yeniden sırnaşıyor. tam bi' göt de diyebiliriz. öyle bir eziyet. 

şubatta tanıştık sanıyordum ama hikayemiz meğer ağustos ayında, o daha birkaç günlükken başlamış. belki sonra anlatırım. ismi pırpır. hiç düşünülmüş bir isim değil. okşayınca hemen pırrrpırrrr başlıyor diye. ama annem "boncuk" demeyi seçti, babam nedense "dünya" diyor. pırpır boncuk dünya

son aylarım bunun peşinde geçti işte. şimdi 4 buçuk kilo olmasını bekliyoruz. pet dünyasının kısırlaştırma dediği işleme girecek. kendi aramızda sünnet olacak deyip eğleniyoruz. dünyanın en komik fotoğrafını çektim geçen gün. 


aslında çok iyi hissetmiyorum ama neşemi de kaybetmemeye çalışıyorum. son günlerde daha çok zorluyorum kendimi iyi olmak için. depresyon gibi bir tatsızlık var içimde. bazı şeyler çok iyi ve bazı şeyler çok kötü hissettiriyor. 

bi' de hafta sonu bir bar tuvaletinde şunu çektim. 

şimdilik bu kadar olsun. kedimin pipisi üzerine yemin ederim ki artık daha sık yazacağım. 

öptüm. 


15 Ağustos 2022

biraz yazıp sonra yine ortadan kaybolmaya geldim

evde içki içmem pek. dolapta bira vardı dün akşamın misafirlerinden kalan, gidip onu içesim geldi. bir bira sanıyordum ama altı biraymış. içiyorum, umarım "yedinci neden yok?" durumuna gelmeden bitiririm bu geceyi. 

biraz mutsuzum, oldukça hevessiz ve bir o kadar da hedefsiz. hayatımdaki güzel şeyler benim için kötü şeylere karşı kalkan oldu hep. kötülerin canımı sıkmaması için o güzel şeyleri aklıma getirdim. ve bu hep iyi geldi bana. 

uzun süredir o güzel şeyler sadece ölmememi sağlıyor. 

belli ki bazı kararlar almam ya da vermem gerekiyor. 

biraz gidiyorum buralardan. neye ara veriyorum bilmiyorum ama gitmem lazım bu şehirden. 

ne ara bu kadar kırıldım bilmiyorum, ne çabuk ve ne bitmez bir kırılmaymış bu hem? 

dün gece annemle konuştuk biraz. sıkıldıklarımı, kırıldıklarımı anlatamadım hiç. ama anlattım bir sürü şey. sonra da dedim ki "anne galiba sorun bende. yoksa her şey aynı, bak olan biten aynı, hayat aynı, şartlar aynı." bu konuşmadan yaklaşık bir saat kadar sonra annemi tatile uğurladım. çok öptüm, çok sarıldım. "binerken ara"  dedim.
bir saat kadar sonra bir mesaj geldi: 
" bitanem hiçbir şeyi kafana takma, hiçbir şey senden değerli değil, sen değerlisin. sağ oldukça hep yanındayım." 

annemin sözleri çok iyi geldi bana. öyle olduğunu bilmediğimden değil. belki de tek ihtiyacım olanın bunları duymak olmasından. 

ve yarın da ben gidiyorum. yolculuk tek başıma ama son durakta beni kollarını kocaman açmış canım p. bekliyor. ben de ona çok lazımım. sonrası rüyalar rüyalar... 

döndüğümde beni burada bambaşka bir hayat bekliyor olabilir. döndüğümde ne olacağını bilmiyorum. ama bunları düşünmek istemiyorum, en azından dönene kadar. 

benim biraz gitmem gerek çünkü iyi değilim ben. 


geçen ay bu zamanlar fiziksel olarak bitmiş bir haldeydim, değil evden çıkmak odadan odaya geçene dek nefes nefese kalıyordum. sonra doktora gittim. kan tahlillerinde anlaşıldı ki bir sürü vitaminim azalmış. hele bir tanesinin 50 altına düşmemesi gerekiyormuş ve benimki üçmüş. ÜÇ. 3. 

bu kolay olandı. bir de zoru var. içimde vitaminlerden başka biten bir şeyler var. hapı olsa içerim ama yok. şarkıda ne diyor bak: 
"hiç faydası yok aldığım ilaçların..." 

neyse, bu kadar şimdilik. 
öptüm. 




13 Nisan 2022

bahar falan gelmiyor

tişört üzerine hırka alıp buna rağmen ufaktan üşüyorsam o bahar, bahar mıdır? bence değildir. ama nedir onu da bilmiyorum. 

bilgisayarımla 9. yılı bitiriyoruz, kendisinin maşallahı var ama pili ve bataryası cortladı. aslında pil yıllardır böyle de şarj kablosuna takılıyken her şey yolundaydı. artık en minimal hareketimde bile kapanıyor. kablo bir yerlerinden sökülmüş gibi olmuş. sonunda aniden temelli gidecek ve bir daha açamayacağım korkusuyla yan ilçedeki hiç bilmediğim bir yerden sipariş verdim. gerizekalının başkanı adama da telefonda dedim ki "LÜTFEN, EN ACİLİNDEN, YAPABİLİYORSANIZ BUGÜN VERİN KARGOYA!" tüm bunları dün dedim, bak bu saat oldu yok kargo mesajı falan. sonra mesaj attım "hani bu niye yola çıkmadı" diye. dedi ki "biz kargoları akşam altıda veriyoruz." ulan o kadar yalvarmışım sana, yollasana be adam sabahtan işte! uyandığımdan beri adamla kavga ediyorum kafamın içinde. fakyu bilgisayaradam! 

bilgisayarıma döneyim. kendisine sadece materyalist duygularla değil duygusal açıdan bağlıyım. bunca yıldır birlikte bir sürü iş başardık. lütfen hiç bozulmasın ve hep benimle kalsın. sevmiyorum her yeni şeyi ben. 

son yazımdan sonra tıbbi bazı meselelerle uğraştım, sonra yazarım belki. şimdilik her şey yolunda gibi. çok şükür diyerek bu bahsi kapatayım. 

son birkaç aydır bazı rüyalarım saçma şekillerde de olsa çıkıyor. nereden nasıl çıkacağı belli olmuyor ama çıkıyor bir şekilde. artık gördüklerimden korkar oldum. 

üniversite zamanımızda p. ile  oturduğumuz her masada birkaç saate önümüzde tepeleme biriken türk kahvesi fincanları sebebiyle beni-bizi  falcı zanneden kızlar yığını olurdu. bu tanımadığımız kızlar, her 15 dakikada bir gelir yılışık yılışık "ayy siz fal mı bakıyorsunuz?" derlerdi. ilk zamanlar bu sorunun sebebini anlamadık sonra dayanamayıp birine sorduk "bizde falcı tipi mi var? niye herkes aynı şeyi soruyor?" kız dedi ki "ya evet, sen çok değişiksin, falcı gibisin gözlerin falan da şey..." 

değişik dediği 
o ara asla moda olmamasına rağmen ısrarla taktığım büyük halka küpelerim ve entel kuntel eteklerim falan. gözlerim de siyah. bazen üşenmeyip altına üstüne siyah kalem de sürünce işte o gözlerim  şeyy olmuş. 

neyse, madem rüyalarım çıkıyor, madem tipim falcı gibi, e zaten gözlerim de şey! yakında fal bakacağım ben. buna da onca yıl karar vermeyip dün bir yoğurt, bir 15'li yumurta ve 5 litre suya 89 tl ödeyince karar verdim. uygun fiyata fal bakılır komşular. 

bugün yapmam gereken işlerin bir kısmı dışarıya çıkmamı gerektiriyor. söylemesi ayıp dünyanın en güzel converse ayakkabısına sahibim, kendisi her şeyiyle adeta benim için tasarlanmış ve hiçbir yerde benzeri yok. lakin bilgisayarım gibi o da yorgundu epey, birlikte on yılı devirdik. geçenlerde fark ettim bir yerlerinden açılmaya başlamış. yakınlarda becerikli bi' lostra var, alıp ona götürdüm. "merak etme sen halledeceğim, yarın gel al" dedi ve bunun üzerinden 10 gün geçti. artık gidip almam lazım, oralarda kaybolursa falan oturur ağlar bi' de benim cici konversim diye mersiyeler düzerim. 

yine yazmaya alışayım diye yazdım. belki sonra komşularda gezinir bir de mim falan ararım. yoksa nasıl yazacağız başka bilmiyorum. 

öptüm.



8 Nisan 2022

helö diıırs

bahar geliyor falan dediler ben de inandım ama beklediğimden yavaş geliyor o bahar.
ya da bana öyle geliyor. bilmiyorum.

yaza doğru gitmek istediğim bir yer var, biraz uzak. biraz uzak olunca uçak bileti bakmak gerekiyor. iki ay sonrası için baktığım biletler kafamı karıştırdı. artık fiyat algım tamamen kaybolduğu için ne ucuz ne pahalı hiçbir fikrim yok ama aynı gün için x ve 3x değerinde rakamlar var. öyle biri gece diğeri gündüz uçağı falan da değil, araları 3-4 saat.kim kime neyi yutturursa mevsimi. 

bütün kışı düşünerek, çalışarak ve evde bir şeyleri değiştirerek geçirdim. aralara karışan diziler, kitaplar ve şarkılar da var. şarkıların bazılarında ağladım. birinde çok ağladım. iyiyim sanıyordum, değilmişim. şarkı bana "iyi değilsin sen" dedi. 

kış sadece böyle geçmedi. tüm kış boyunca yüzümde bir sürü minik leke çıktı, geçer giderler diye sabrettim epey. zaten çok da umurumda değildi. sonra geçen hafta dedim ki artık yethher! bir sürü serumlar, vitaminler, asitler aldım. üstüne kremler falan. yarınlar yokmuşçasına sürüyorum hepsini. bence işe yarayacaklar. 

geçen hafta sonu kızlarla rakı içmeye gittik. üçüncü kadeh civarı falan sarhoş oldum. dağıtacak kıvamda sarhoş değil. aslında sarhoş olan bence ben değildim ama vücudum sarhoş oldu. meyhaneden izbe bir bara geçiş yaptığımız esnada video çekmişler. aralıksız sevda çiçeği söylüyorum yol boyu. bi ara dikkatim dağılmış susmuşum, m'nin şu cümlesiyle bitiyor video:
"çok şükür yarabbi, sonsuza kadar söyleyecek sandım."

şimdi yapmam gereken bi' iş var, o yüzden gidiyorum. bu boş beleş yazıyı da tekrar gelmeye ayağım alışsın diye yazdım. ve bir de, iyi değilsem de belki yaza yaza daha iyi olurum diye. 

öptüm. 

 



23 Haziran 2021

bi' öpüp kaçıyorum

son birkaç gün çok koşturmalı ve bol yorulmalı geçti. yani bir şey olduğu da yok aslında ama o kadar durağan bir hayatım var ki bana çok geldi diyeyim. 

cool kocam lee memleketine gitti. evlenmelere doymayan babasının ve bu babanın dededen kalma tarlalarının peşine düşecekmiş. bunu da bi' ara anlatırım. kayınpederin maceraları anlatmakla bitecek gibi değil çünkü. kendisi oldukça renkli bir karakter. 

neyse, lee gidince kendimi çılgınlar gibi ev temizlemeye ve her yerden fışkıran eşyaları yarınlar yokmuşçasına atmaya verdim. koca jumbo poşetlere sokuşturduğum giysi ve ayakkabıları kumbaralara attım, sokaktan geçen demiralüyüüüüüüm adamlara balkodan el edip kalan ıvır zıvırı onlara kitledim, cam sildim, duvarlardan boya izleri kazıdım, ocak cifledim, boy boyladım soy soyladım... 

o ara arkadaşlık mimi yazamadım tabii. ama kendime ve bloguma verdiğim sözüm söz, haziran bitmeden yazacağım kalanını. birazdan antikorlu bünyem ve çift doz aşılı annemle çıkıp kendimizi 1,5 yıl sonra alışveriş merkezlerine atacağız. yarın da aylar sonra mutlu ve bııse ile kavuşacağım. cuma buralarda olurum bence. 

o ara hem bi' öpüp gideyim hem de arkadaşlığın bin türlü halinden bugün gördüğüm birini size de göstereyim dedim. 

benim bir arkadaşlıktan bekleyebileceğim her şey bu karede var. 

öptüm. 


10 Haziran 2021

arkadaş mimi 7: dans edilecek bir arkadaş

en son ne zaman dans ettim bilmiyorum. arada dansımsı şeyler olmuş olabilir. 

bursa'daki bir akraba düğününde kalkıp parmak şıklattığım anlar var. başka bir gün, bir öğretmenler günü kutlaması için gittiğimiz meyhanede sirtaki çalarken yan sınıfın öğretmeniyle komikliğine lirik dans figürleri yapmışlığımız var. geçtiğimiz aylarda şüşkoluk canıma tak edince spor olsun diye bir miktar kalça falan sallamışlığım var. 

böyle sefil sefil anlatıyorum ama bir zamanlar âbimle atlamalı zıplamalı koreografiler eşliğinde danslar ederdik. 

sekseklerin sonlarına doğru bir yaz günü âbim eve elinde mavi beyaz bi' kasetle geldi. dinsel bir ayine başlarcasına teybin başına oturduk birlikte. 

henüz on yaşında olan âbim o yaştaki bir çocuktan asla beklenmeyecek bir dikkat ve sabırla önce kasedin jelatinini söktü sonra kartonetini çıkardı, uzun uzun okuyup incelemeye başladı. okuma yazma bilmiyordum ama kapaktaki kadını tanıyordum: o güne kadar evde çokça çalan, trt pop müzik listelerinden aşina olduğum madonna. 


evet dostlarım, o yaz âbim kıçının üstüne hiç oturmadı. bizimkiler evde olmadığı her an yani akşamlara kadar hiç durmadan true blue çalıp dans etti, kendi koreogafilerini oluşturdu. bestfriendi feride ile bir yandan new kids on the block'la tanışma hayalleri kurarlarken bir yandan da o koreografileri geliştiriyorlardı. o ikisi sahne olarak kullandıkları çekyatın üstünde adeta birer star gibi parlarken benim de yerde falan dansçı olarak eşlik etmeme izin veriyorlardı. 

bu şekilde başlayan dans kariyerim mavi kaset parçalanana kadar sürdü. 

sonra büyüdük. âbim, içinde neşeli salınımlar geçen her şeyi sevmeye devam etti ama ben ergenlikle birlikte poptan, danstan ve bu ışıltılı hayattan vazgeçtim. o dönem keşfettiğim grunge, beni disko ışıklarının altından alıp karanlık ve pis köprü altlarına sevk etti. 

mavi kaset ertesindeki ağlak grunge bebesi yıllarımdan sonra hatırladığım bir dönem var, 2000'li yılların başı. bayıldığımız bir kuzenimiz istanbul'a taşınmış, üçümüz geceleri çok fazla dışarı çıkıyoruz. 

ben "grunge olduğumu her an, her şartta belli etmeliyim" hastalığından yeni kurtulmuşum, dans şarkıları da çalan yerlere gidiyoruz. kuzenim ve ben çok içiyoruz, âbimin neşeli olmak için hiçbir şeye ihtiyacı yok, sevdiği bir şarkı çalsın yeter. kulübün diiceyi arkadaşım, ben deli deli dans ederken çok eğlendiği için ve âbimin beni mutlaka çekiştire çekiştire dans pistine çıkartacağını bildiğinden her gittiğimizde şu şarkıyı çalıyor:

hiç de ikiletmiyorum aslında. bazen haftanın neredeyse her günü şuup şuup song ve sonrasında çalanlarla zıplayıp duruyorum. hatta bir noktadan sonra senkoplara figürler falan yaptığım bile görülüyor. âbimin koreografi yeteneği de bir gram olsun azalmış değil, yıllarca birlikte izlediğimiz buz pateni müsabakalarından kaptığı hareketleri dansımıza uyarlıyor. ben birazı çocukluktan gelen birazı da afedersiniz deve gibi bir adam oluşuna duyduğum güvenle ne yapsa uyuyorum ona. 

işte favori dans partnerimle mazimiz bu şekilde. 

âbimle en son, pride sonrası bir partide dans ettik sanırım. 

ayrı arkadaş gruplarıyla aynı mekandaydık. dışarı çıkacağımı haber vermek için kalabalığı yara yara güç bela yanına gittim, bu kez kafası iyi olan oydu. söylediklerimi asla sallamazken kolumdan tutup çevirmeye falan başladı. o beni ritmik bir şekilde evirip çevirirken bense derdimi anlatmaya çalışıyor ancak sesimi asla duyuramıyordum. cevabını katiyen dinlemeden "neee? NEEEE?" falan diye bağırıyor ama bir yandan da tutmalı fırlatmalı son moda figürlerine devam ediyordu. 

onu öyle kendinden geçmiş, kahkahalarla dans ederken görünce çok mutlu olduğumu hatırlıyorum. ve tüm bunlar olurken yemin ediyorum fonda şemmame remix çalıyordu. :)

öptüm. 


9 Haziran 2021

arkadaş mimi 6: tatil için bir arkadaş

tatil için gözüme kestirdiğim arkadaş, bu hayattaki en yeni ve en genç arkadaşım. ismi mutlu. 

mutlu ile bundan dört yıl kadar önce çalıştığımız okulda tanıştık. henüz üç ay önce mezun olmuştu. ilk öğretmenlik deneyiminin getirdiği o ürkek haline rağmen gözünden ateş çıkan hem hevesli hem de akıllı bir çocuktu. çocuktu diyorum çünkü onun da hikayesi var.

özel okul öğretmenleri yıllık mesaiye en geç ağustosta başlar. biz de o sene tüm kadrosu yenilenen okulun yeni öğretmenleri olarak koca bir ağustosun ardından seminer dönemini devirmiş, epey de kaynaşmıştık. mutlu eylül ortası gibi geldi. ondan önce işe alınan bilişim öğretmeni basiretsiz çıktığı için okul acilen mutlu'yu bulmuş, anlaşmışlar falan. 

işteki ilk gün zordur ama ilk defa yapacağın bir işteki ilk gün öfff.. insan bir an önce şu mesai bitsin diye dualar eder, hele ki herkes birbiriyle hahaha hohoho diye kaynaşmışken...


mutlu'nun branşı gereği ders saati azdı. okul idaresi buna hem çocukları daha erken tanıyabilmesi hem de sınıf yönetimi falan gibi konularda bir şeyler kapması için "soni'nin dersine gir" demiş. yeni bir bilişim öğretmeni alındığını biliyordum hatta müdür ona okulu gezdirirken karşılaşıp selamlaşmıştık ama o kadar. o gün tam derse başlayacakken mutlu "gelebilir miyim?" dedi. ben cücelere "aha yeni örtmeniniz" diye onu takdim ederken o da bi' kenara geçti oturdu. 

hangi dersti, ne anlattım hiç anımsamıyorum ama dersin sonunda yerinden kalkıp yanıma geldi. "benim de böyle bi' öğretmenim olsaydı keşke, ne güzel geçti, ne kadar eğlenceli ders anlatıyorsunuz hocam" gibi bir şeyler söyledi. övüldüğüm için elbette aşırı mutlu oldum ama okulda hiyerarşi, bu sizler-hocamlar falan beni çok bozuyor. "sigara kullanıyor musun? bi' kahve içelim mi şu yandaki parkta?" diye kaçırdım mutlu'yu. 

minik minik sohbet ederken önce siz ve hocam kelimelerini aramızdan kaldırmayı başardım. sonra baktım bu kız dünya tatlısı ve benim bunu iyice rahatlatmam lazım. hazır ikimizin de 1-2 saat daha dersi yokken muhabbeti koyulaştırabiliriz. 

bi' ara, kaç doğumlu olduğunu sordum. "95" dedi. bu kadar genç olmasını nedense hiç beklemiyordum. içimden "oha" dışımdan da -hayasız bir insan olduğum için-
"ooo valla mı ya, sen doğduğunda ben oğlanlarla öpüşüyodum" dedim. 

zavallım, sigarasının dumanını püskürttü gülerken. ben deliydim ama belli ki o da az değildi. ve akıllıydı da. onu rahatlatmak için yaptığım şakaları ve o "hocam+siz"lerin en azından benimle ilişkisinde yeri olmadığını hemen anladı. bank tepesinde geçen tanışma faslımızı çabucak geride bıraktık. iki yabancı olarak girdiğimiz parktan birbirine ısınmış iki tip olarak çıktık. 

sonrasında mutlu zaten okula ve çocuklara çok çabuk adapte oldu. ben de onu sadece arkadaş olarak değil, meslektaş olarak da aşırı sevdim. ama neden?

ha şimdi burada biraz dedikodu yapacağım. 

ya allah kahretsin ki bu öğretmenler yığını içinde bu devirde hâlâ çok denyo tipler de var arkadaşlar. 

okuduğu kitapları dikine üst üste koysan boyunu geçmeyecek öğretmenler, okul kapısından çıkar çıkmaz kontağı kapatmış gibi işiyle ilgili bir sayfa olsun bir şey araştırmayan öğretmenler, telefonu elinden düşürmezken word'de alt satıra geçmeyi bilmeyen öğretmenler, böyle kendi gibi boş beleş tipleri bulunca hemen çocuklar için çalışıp didinen meslektaşını çekiştiren, birisi iyi bir şey yaptı mı asla çekemeyen, onu duvardan duvara vuran öğretmenler... ve dolular. ve her yerdeler. ailelerin devasa paralar döktüğü o özel okullarda da varlar, kürsüye yapışmış gibi takıldıkları devlet okullarında da. 

mutlu ilk gününden itibaren bunlar gibi olmamayı seçti. çocuklara en iyi şekilde ulaşabilmek için hep türlü türlü yollar aradı, ilgi alanları için oyunlar düşündü, kendi dersinde benim cücelerden birini keyifsiz gördüyse çocuğun derdine derman olmak için okulda peşime düştü. tabii tüm bunlar olurken allahın cezası okul idaresinin önüne çıkardığı engellerle ve word açmayı bilmeyen öğretmenlerle falan uğraştı.

ben de boş durmadım. özellikle ilk yılında, ona bildiğim ne varsa öğrettim ya da üstüne yığdıkları işlerde destek olup yükünü hafifletmeye çalıştım. deneyimli öğretmen vasfında olduğum ve bilgisayar işlerinde fena olmadığım için bir miktar da olsa işe yaradım sanıyorum ama bence en büyük desteğim kızı delirttiklerinde ve arkasına bakmadan kaçmak istediğinde yanında olmamdı. 

ben de öğretmenliğin ilk yılında çok benzer şeyler yaşadım çünkü. o aniden gelen "şimdi şu kapıdan çıkıp gideyim! başlarım öğretmenliğine de çocuğuna da velisine de!" hissini çok iyi biliyorum. çok şanslıydım ki ilk yılımda yanımda yaşım kadar meslek hayatını geride bırakmış, altın kalpli iki sınıf öğretmeni vardı. kod adları çido ve azize olan bu iki kadın beni yeri geldi ana gibi sardı, yeri geldi biri kahvemi yaptı diğeri sigaramı yaktı falan apar topar okulun zula yerlerine kaçırıp sakinleştirdi,  yeri geldi lanet okul idaresine ve daha pek çok şeye karşı kalkanım oldular. ve gerçekten bildikleri her şeyi o ilk yılımda bana da öğrettiler.


azize, ben ve çido. / kıbrıs'taki son gecem.
çok kalabalık bir grupla ve benim gidiyor oluşum sebebiyle bir aradayız.
birisi bu ânı yakalamış. çok seviyorum bu fotoğrafı 

kısacası o yıl ben de mutlu'nun azize ve çido'su olmaya çalıştım elimden geldiğinde. 

ama hakkını yemeyeyim o da fena değildi. 

okulda başlayan arkadaşlığımız mesai bitince de devam ediyordu. zaten sadece ikimiz değildik. bu mimim başka bir sorusunun cevabı bııııse ve iki tane daha deliyle birlikte oluşturduğumuz mini komünle okulda ve okulun dışında hep birlikteydik. 

mutlu bu mini komünün -kafasının çalışma şekli ve başka bir ton daha özelliğiyle- bana en çok benzeyeni olduğu için içinden çıkamadığım pek çok konuda danıştığım bir üyesi olarak hayatımdaki yerini sağlamlaştırdı. 

oldum olası yaş hiyerarşisi sevmem, o konuda da hiç sıkıntı çekmedik. zaten kafası epey çalışan bi' çocuk olduğundan bana defalarca akıl vermişliği ya da bulanık gördüğüm şeyleri netleştirmeme falan yardım etmişliği çoktur. 

şimdi gelelim tatil arkadaşlığı için neden onu seçtiğime. 


mutlu akıllıdır, temiz kalplidir ama saftirik değildir. ayrıca deliliğe delilikle iştirak etmek konusunda da ona çok güvenirim. gaza gelip çok saçma bir teklif de sunsam "hayır canım ne alaka şimdi" demez. ben bu saçma teklifi dile getirecek kadar gözü kararttıysam o da bunu nasıl hayata geçirebiliriz diye plan yapmaya başlar. 

ne bileyim, mesela tüm tatil için fethiye'de bir yer rezerve etmiş, parasını da önden ödemiş ve gittiğimizde başka bir yerlere kaçmayı isteyecek kadar sıkılmış olalım. yemin ediyorum tepemize şimşek de düşse, ne olursa olsun oradan kıpırdamayacak arkadaşlarım, "ya saçmalama parasını ödedik, hem bu kadar yol geldik, bu kez de böyle olsun" diyecek arkadaşlarım var. hah işte mutlu bunlardan biri değil. 

mutlu'nun kafası böyle anlarda tam benimki gibi çalışır. mutlu, "hımmm parayı şu şekil kurtarabilir miyiz? homm öyle olmaz! a buldum "odada böcek çıktı" deriz, tamam o iş cepte. ben bunu hallederken sen de havluları kurut, bavulu topla. haaa bak şu tarafa geçelim oradan da şuraya geçeriz" gibi hızlı düşünüp harekete geçebilir.
ben bir tatil arkadaşından tam olarak bu tarz atılganlıklar bekliyorum. 

ertesi gün işimiz varsa, geceyi erken noktalamamız gerekiyorsa bile coşup yedinci biranın siparişini vermiş olabilirim ama mutlu oyunbozanlık yapmaz. "tamam lan ne olacaksa olsun" diye o da benimle birlikte o kuyuya atlar.

atlar ama hem kendisi hem de benim için kontrolü elden bırakmaz. belki de okuldan kalan bir alışkanlıkla, bir zamanlar ben onu nasıl kolladıysam onun da bir gözü hep bendedir. yani en azından son dört yılı tamamen bu şekilde geçirdik. 

mutlu bu satırları okuyacak o sebeple bundan sonrasını direkt ona yazacağım. 

sevgili arkadaşım mutlu, 
umarım hikayemizi güzel anlatabilmişimdir. akıllı bir şahsiyet olduğun için senin hakkında yazdığım hiçbir şeyin abartılı olmadığını biliyorsun. umarım kafan hep böyle iyi ve iyi niyetli çalışır. yani kuşkum da yok ama olsun yine de sen bu dediğimi unutma. zaten seni bu kadar boşuna övmedim.

aramızdaki koca yıllar şu an bize çok anlamlı gelmeyebilir ama görünen o ki beleş otobüs kartını ben senden önce edinecek, siyatiklerle falan uğraşmaya epey önce başlayacağım. tam o yıllarda kafam e-nabızdan doktor randevusu alamayacak kadar gitmiş olabilir. tüm bilişim yeteneklerinle yanımda olursan sevinirim. ayrıca e-devlet şifremi yirmi beşinci kez unuttuğumda da ilk seni arayacağım, o telefonu mutlaka aç. yoksa inat eder, beynimde kalan son bir iki hücreyle şuraya girer hakkında atıp tutarım. seni çok seviyorum. 

öptüm. 


8 Haziran 2021

arkadaş mimi 5: bir suça karışılacak arkadaş

sonunda sıra, kimi yazsam diye kıvranmadığım bilakis cevabı şaak diye aklıma gelen bir soruya geldiği için mutluyum. 

bu arkadaşla ilgili yazmadan önce kendisini dürtüp konuyla ilgili gerekli izinleri alabildiğim için de mutluyum ama en çok 25 yılı devirmek üzere olan muhteşem arkadaşlığımız halen sürüyor olduğu için mutluyum. 

ilk gününden son gününe anlatacağım tonla şey var ama önce şununla başlamam lazım: 


evet dostlarım, long long time ago... 

istiklal caddesi'nin tam da gönlüme göre bir yer olduğunu yeni keşfettiğim yıllar. sanırım 14 falanım. her gün kapısından küfürler ederek girdiğim korkunç lisemden öğleden sonra arkama bakmadan kaçıp soluğu taksim tramvay durağında alıyorum. bu arada ilginç bir sistemimiz var. 

günlerim en çok daha önce de bahsettiğim apartman arkadaşları tayfamla geçiyor. sekiz kişi falanız. doksanların ortası, henüz cep telefonu yok ve bu sekiz kişinin bir kısmı lisede, bir kısmı üniversite 1. sınıf falan, bir tanesi de babasının yanında çalışıp telefonlara bakıyor. okul ve işlerimizin ortak bitiş saati 13.00 gibi. ipini koparabilen istiklal'e çıktıysa saat 14.00 olduğunda taksim tramvay durağına gidip bekliyor. yarım saat kadar süren bir bekleme sonrası birimizden birimiz mutlaka orada olduğu için maceralara akmak üzere buluşmuş oluyoruz.
"cep telefonu yokken nasıl buluşuyorduk?" işte böyle buluşuyorduk. 

günlerden bir gün yine okuldan çıktım, tramvay durağına  gidip bekledim ama o gün ipini koparabilen yokmuş demek ki maceraya tek başıma atılmaya karar verdim. macera diyerek övdüğüme bakmayın. o zamanlar bizim gibilerin gittiği zaten üç beş bar var. onlardan birine doluşup son ses çalan rock şarkılarıyla günü geçiriyoruz. ha, tam hortum süleyman zamanları, polis baskını olacaksa yaşımız tutmadığı için aniden kaçıyoruz falan bu biraz macera sayılabilir tabii. neyse... 

"neyse, belki bir arkadaşı görürüm zaman geçer" diye umarak morg denilen aşırı underground mekanımıza gittim. morg hakkında ekşi sözlük'e şöyle şeyler yazılmış. ben de yazsam böyle yazardım. 

tüm bunlar olurken, birası ucuz barmenleri çok tişörtsüz morg'un diiceyine aşıktım. ama o zamanlar kızlar arasında, meftun olduğun çocuğa yazmamak hatta bunu belli etmemek modaydı. çünkü rakınrolun ruhu cool olmaya gerektirirdi. 

o saatte içeride neredeyse kimse olmayan, olanları da tanımadığım morg'da bir köşeye tünemiş dergimi okurken boyu devrilesice diicey geldi. ergenliğinin baharında bi' yarım akıllı olduğum için çok canım sıkıldı. "ayhh içeride kimse de yok, öfff ne şimdi sanki onun için gelmişim gibi, kalkıp gitsem mi ya ama o da şimdi çok saçma, neyse biraz oturur kalkarım" falan gibi beyinsiz cümlelerle kendimi yerken yanıma zayıf, esmer bi' çocuk oturdu. 

aşırı cool ama tamamen doğal cool bi' şekilde "ya ben sıkıldım dışarı çıkcam, sen de gelir misin?" dedi. bu doğuştan sakin hâli ve dünyanın en normal teklifiymiş gibi sunduğu seçenek bana öyle bir güven verdi ki "kardeş sen kimsin?" demedim, adını bile sormadım. dedim ki "olur, nereye gitcez?"

"biraz yürürüz ne bileyim, daraldım burada" dedi. çıktık. galatasaray'a doğru biraz yürüdükten sonra sıcak bir şeyler içmek geldi aklımıza. aznavur pasajı'nda bulunmaz kültür merkezi diye bizim gibilerin çokça gittiği ve ekşi sözlük'te şöyle anlatılmış bir yer vardı: 

dönemin hızlı gençleri biz miydik bilemiyorum ama hilmi amca bizi sevmezdi. on kişi gider sekiz çay söyler kırk saat otururduk, neden sevsin. neyse...

bulunmaz'ın o gün kapalı olacağı tutmuş. başka bir yere gitmedik, pasajın merdivenlerine çöküp sohbet etmeye sonra birlikte bendeki karikatür dergisini okumaya başladık. o gün o merdivenlerde eğlendiğim kadar az eğlenmişimdir. çok benzer şeylere gülüp çok benzer şeylere küfür ediyorduk. cool çocuğun içinden aşırı eğlenceli bir tip çıkmıştı. onu o kadar çok sevdim ki üniversitede denizcilik okuduğunu öğrenince üzüldüm hemen. ulan tam ne güzel arkadaş buldum bu yarın bir gün gider falan diye korktum sanırım. ama meğer daha birinci sınıftaymış.

uzun yıllar boyunca bir şekilde kopmadan arkadaş kalmayı başardık. leo'yu hep çok ama çok sevdim. okulunu bitirip uzakyol gemi kaptanlığına başladığı ve uzun süreler ortalarda olmadığı bir dönem iletişimimizi kaybedip kopar gibi olduk ama sonra yine kavuştuk. eski blogumda bu kavuşmayı şöyle anlatmışım:

bi gece zurich diye bi barda. ortada deli deli dans eden ama uzun saçlarından yüzünü o karanlıkta seçemediğim bi çocuk gördüm. 

az biraz izleyince "aynı anda hem metalci işi kafa sallayıp hem de disko ritminde dans eden başka biri olamaz, bu kesin leo'!" deyip yanına gittim. 

bi' baksın da yüzünü göreyim diye dürttüm oğlanı. aniden durup "kim lan beni dansımın ortasında rahatsız eden bu münâsebetsiz?" dercesine kafayı kaldırdı  ve üç dört saniyenin sonunda ben olduğumu fark edip üzerime abandı. yüzünü hâla seçememiştim ama içimden "evet, eminim. bu kesin leo!" dedim o sarılırken.

yıllar sonraki bu kavuşmamız bana çok iyi geldi. o dönem kuduz gibi çalıştığı için aylarca gemide kalıyor, sekiz dokuz ay ortadan kaybolduğu oluyordu ama  istanbul'a ayak basar basmaz beni buluyor sonra birlikte onun gemide kazandığı paralarla bar meyhane geziyorduk. 

rakı ve şarap masalarına bıraktıklarımız leo'nun sadece gemide kazandıkları da değildi. bir gün at yarışında eline güzel bir para geçmiş, "acilen bu parayı ezmemiz lazım" diye aradı beni. "ya madem kazandın iyi işte harcama onu, gemiye bir ay geç git" falan dememi asla dinlemedi. 

eski bir çingene atasözü mü ne varmış,
kumar parası kenara atılmazmış, günahmış.  acilen harcamalıymışız. kendimizi pano'da şarap içerken bulduk yine. bu yandaki de işte tam o gece. sanırım 2005 yazı. yine gülüyoruz. 


bir yaz beni çin'den aradı, "sana şu kadar para yolluyorum, bana cihangir'de bir ev tutsana acil, haftaya geliyorum ben" dedi. "tamam tutayım da sen beğenecek misin bulacağım evi, nasıl ev istiyorsun?" dedim. bu soruyu daha önce hiç düşünmemiş belli ki "eee hımm, taksim'e yakın olsun, bir de fare olmasın, bu yeterli" deyip alelacele kapadı. 

ertesi gün taksim'e yakın ve görünürde fare olmayan küçücük bir ev buldum. bence hiç güzel bir ev değildi ama anca bu kadarını becerebilmiştim. 

kısa zaman sonra geldi. neden bilmiyorum evi çok beğenmiş gibiydi ama bence kendince beni meşgul ettiğini düşünüyordu ve "yok daha neler?
kız uğraşmış bulmuş, bir de beğenmeyecek miyim?" diye çalışıyordu kafası. 

bu soruya cevap olarak leo'yu seçişimin en önemli sebeplerinden biri bu aslında. 

leo tanıdığım en iyi insanlardan biridir. kimseyi kendi derdiyle yormak istemez, küçük hesaplar peşinde koşmaz ama arkadaşlarının maddi manevi her derdine koşar, yani en azından bana karşı hep böyleydi. defalarca burnumu boktan kurtarmışlığı vardır. üzgünsem keyfimi yerine getirmek için çabalar. bunca yıldır birbirimize yapmadığımız şaka, söylemediğimiz söz yok ama bir gün bile kalbimi kırıp kabalaştığını hatırlamıyorum. beni çok sever, sevdiğini de hep hissettirir. benim de onu çok sevdiğimi bilir. 

bir suça karışacaksam da karıştıktan sonra da yanımda leo olsun isterim o yüzden. 

suç ortaklığı için ihtiyaç duyacağım tüm akıl oyunlarında ona güvenebilirim. kafası zaten normal insanlar gibi çalışmadığı için her duruma bambaşka açılardan bakabilir. ne bileyim mesela, merkez bankasını soyacaksak profesör gibi plan kurabilir ama delinin önde gideni olduğu için kırmızı tulumunu giyip çatışmanın ortasına da dalabilir. her durumda bilirim ki beni ateşe atmaz, ne olursa olsun arkamı kollar. 

ayrıca aşırı komik bir insandır. 7/24 esprili, neşeli bir mizaçtan bahsetmiyorum. hiç beklemediğim bir anda öyle bir laf eder ki yıllar sonra aklıma geldiğinde bile gülerim. sadece insanlarla birlikteyken değil kendi kendine de komik şeyler düşünüp kurabilir. kafası hem çok değişik hem de epey iyi çalıştığı için uzun cümlelere ihtiyaç duymaz. kendini çok sade bir şekilde ifade edebilir. bence bu açıdan da çok iyi bir suç ortağı olur leo'dan. 

birlikte hakim karşısına çıksak ben "şimdi hakim bey dünya gaz ve toz bulutuydu" diye başlayıp asla vermemem gereken bilgileri bile aleyhimize delil olarak mahkeme dilekçelerine işletecekken leo kuracağı üç cümle ile bizi ipten kurtarabilir. 

içi geçmiş bir ödlek olduğum için hayatımın bundan sonraki kısmında bir suça karışmam sanırım ama umarım leo ile bir daha hiç kopmayız. en son aynı masada oturuşumuzun üzerinden iki sene geçmiş olsa da hep iletişimdeyiz. artık istanbul'da değil, eşi ve iki çocuğuyla ege'de bir şehirde ama buna bile razıyım. bugünlerde yine gemide, son konuştuğumuzda güney afrika'dan şu fotoğrafı yolladı.

he bak bu da büyük artı. adam koskoca tankerlere kaptanlık yapıyor, her milletten insanın huyunu suyunu biliyor. ohoooo peşimize interpol düşse kaç yazar? 

yani bilmiyorum ki insan bir suça karışacaksa başka nasıl bir arkadaş isteyebilir yanında? 

 seni çok seviyorum ulan. iyi ki varsın. 

7 Haziran 2021

arkadaş mimi 4: bir şarkıyla hatırlanan arkadaş

 bu arkadaş müzikli mimdeki ayrılmam şarkısının anısını anlatırken aklıma gelen bir arkadaş.  


isminin tam ortasındaki hi hecesini ona seslenirken asla çıkarmadığımı fark etiğimden beri adı bece kalan, en son on yıl önce falan gördüğüm ve bir daha ne mesaj ne sosyal medya hiçbir şekilde iletişimimizin olmadığı bir arkadaşı anlatacağım bugün.  

bece ile 2005 gibi, şimdi cool kocam, o zamansa sevgilim olan lee vasıtasıyla tanıştık. tanışıklıkları epey eskiydi ama sık görüşmüyorlardı. sonra galiba bir iş için ortak çalışmaya başladılar. sevgilim lee sürekli "sizi tanıştırmam lazım" deyip duruyordu. bu ikili bir akşam bece'nin bana 15 dk mesafedeki evinden arayıp hadi gel dediler. gittim.  

o kadar kısa sürede birbirimizi çok sevip iyi arkadaş olduk ki "bizi yakınlaştıran işte şu andı" falan diyemiyorum. 

bu arada genel dünya görüşü cart curt dışında benzediğimiz tek bir noktamız yok.  
ben olaylar karşısında genellikle sakin bir tipimdir, hemen her şeye atlamam. bece her günü son günüymüş gibi aceleyle yaşar. benim kendime ait güvenli bir alanım vardır, huzurumu kaçıracak şeyleri erken fark eder bir an önce oradan cıslamaya bakarım. bece belaya donsuz koşar falan böyle de zıt taraflardayız. 

hani bir önceki yazıda demiştim ya barbie bana arkadaşlarımı yargılamamam gerektiğini öğretti diye, o dönem bunu artık epey halletmiş olduğum için bece'nin bu zıtlığını hiç yadırgamadım. aksine bu zıtlık ikimize de çok iyi geldi. 

tanışıklığımızın ilk zamanları bece hayatının nerrrde akşam orrrda sabah bir dönemindeydi, ben onun o hiç bitmez manitacılık hikayeleriyle aşırı eğleniyordum. o ise dünyanın en zor insanıyla altı yıldır birlikte oluşum sebebiyle beni ilişki gurusu falan sanıyordu. onun "aaaa bak, şu oldu, bu oldu, sonra ben bunu dedim, sence iyi mi yaptım, acaba böyle mi yapsaydım?" sorularıyla sabahlara kadar bazen çekirdek bazen de şaraptan tekilaya uzanan geniş alkol skalamız eşliğinde çok eğleniyorduk. 

ben de fena değilimdir de onun her şeyi dalga geçerek karşılayabilmesini çok seviyordum. 

mesela bir sabah, kapısında  şu yandaki gibi bir manzara ve ona eşlik eden sesle uyanmak onun keyfini kaçırmazdı. her durumda gülecek bir şey bulur hatta halelaloiiiooo hollallaaiiee diye gidip yumurtasını alır gelirdi. 

tanıdığım en alçak gönüllü insanlardan biriydi bu arada. çok iyi bir arkadaş olduğu için onu övdüğümde  "ben kızlarla nasıl arkadaş olunur bilmiyordum ki, sen öğrettin" diye cevap verirdi. aslında şimdi daha iyi anlıyorum ne demek istediğini. 

sistapawır namına bir geçmişi hiç yoktu. doğup büyüdüğü izmir'de, çevresindeki orta sınıf ailelerin süslü kızlarıyla bir türlü gerçek bağlar kuramadığını anlatırdı. sonra ses mühendisliği okumuş. her yer adamlarcaaaa... tüm hayatı, arkadaşı veya sevgilisi olan pembe götlü erkekleri nazlatmakla geçmiş bir şekilde. 


bece'yle arkadaşlığımızın en sıkı fıkı dönemlerinde sevgilim lee ile ayrıldık. kargo'nun ayrılmam'ında anlattığım gibi benim için çok zor bir ayrılıktı. kalbim çatır çutur kırılmıştı, hayatımı yeniden kurup kurgulamam gerekiyordu. tuhaf bir boşluk hissediyordum ama bu boşluğu yeni bir ev, yeni bir iş ya da okul, yeni bir sevgili, yeni herhangi bir şeyle doldurmak için acele de etmiyordum. 

tüm bunlar olurken yanımda en çok bece vardı. telefonun ucundaki sesiyle, evime 15 dk mesafedeki evinde yemekleri ve ev sahipliğiyle, "hadi bu gece çıkalım" dediğimde "tamam wuhuuuu on dakikaya hazırım!" cevaplarıyla ve olanca neşesiyle hep yanımdaydı. zaten o dönemi en çok bu wuhhuuuular sonrasında patlayana kadar içmelerimiz ve başımıza açtığımız türlü belalarla hatırlıyorum. oraya da geliyorum.

bece o dönem hayal kahvesi'nde çalan bir grubun tonmaisterliğini yapıyordu. bir gün biz yine bar meyhane geziyoruz ve ben gerçekten çok ama çok sarhoşum. hayal kahvesinin önünden geçerken kapıda arkadaşlarıyla karşılaştı. ayak üstü selamlaştık. sevdiğim bir mekan değil ama arkadaşları ısrar edince girmiş olduk. o gün insanlarla birebir sosyalleşesim yoktu hiç, hemen kendime bir içki alıp üst katta zulada bir yere oturdum. bece bi' ara arkadaşıyla bir şey konuşmak için aşağı indi. ben de bari müzik dinleyeyim dedim ama sahnede çok kötü bir grup vardı. 

kendi kendime söylenirken iyice içim sıkıldı. içkim bitti, e zaten içerisi kıyamet gibi kalabalık falan. neyse, bunu bulayım da gidelim diye aşağı indim. zor bela gittim yanına. çantasını yukarıda bırakmış salak, "onu alsana ben de bi' tuvalete gireyim, gidelim" dedi. buradan sonrasını görsellerle anlatacağım. 


tam şu sarı çöp kadının olduğu noktadayım. çöp kadın merdivenin öyle bir ağzında duruyor ki çekilmezse ona çarpmadan geçmem imkansız. zaten beyinsizin bir elinde içki diğerinde sigara var. bir adım geri atsa yer var ama o şekilde geçersem ya içkisi devrilecek ya da sigarası beni yakacak. bu arada aramızda bi' karış mesafe... 

"pardon, geçebilir miyim, heey" falan derken ilk, duymadı sandım. sonra fark ettim ki duyuyor, görüyor ve ayık ama çekilmiyor. göz göze gelmeyi başardım bir şekilde. yukarıdan da çin ordusu gibi kalabalık inmeye hazırlanıyor. son sesimle ama yine insan gibi bir tonlamayla "pardon geçebilir miyim?" dedim. ne yaptı peki? 

gözümün tam içine bakarak önce öfledi, sonra göz devirdi ve hadi bunlara da tamam ama iyice geçti merdivenin önüne. içimden "be cool soni be cool" dedim ama yok nafile, delirtti beni. sakince kulağına doğru eğildim "ben buradan geçerim ama sen de bunu yersin!" diye çaaaat bi' yapıştırdım tokadı manyağa! 

ahahahaha sonrası şöyle: bu gerzeğin ilk birkaç saniye neler olduğunu anlayamayışı, benim o arada aşkı memnu'nun son bölümündeki firdevs hanım gibi bi' koşu merdiveni çıkıp çantaları alışım, aşağıdan kopan çığlık sonrası karışan ortalık ve tüm bunların üzerine her şeyden habersiz tuvaletten çıkan bece'yle göz göze gelişimiz, bece'nin üç saniye içinde tüm bu kargaşayı çıkaranın ben olduğumu bir şekilde anlaması ve "ne oluyor ulan!" diye olaya müdahil oluşu... 

off allahım allahım! en kötüsü, ben tokadı attığım gibi bece'nin burada çalışıyor olduğunu hatırladım. aaa yarın bu kız buraya gelmek zorunda, ay ben ne yaptım falan derdindeyim ama o tabii baktı güvenlikler bana doğru geliyor, tam bir gözükara manyak olduğu için "o kız durup dururken  olay çıkarmaz, ağzınıza sıçarım burada" falan diye coştukça coştu. bir yandan da bar işlerini biliyorum ben, çöp kadın belli ki mekanda birinin bir şeyi. yoksa tek sözüyle üstüme yürümez kimse. baktım ki olay büyüyecek, az daha fıymazsak bu güvenlikler kolumuzu bacağımızı kırıp bizi kaldırıma atacak yapıştım bece'nin koluna çekiştire çekiştire kendimizi kapının dışına atmayı başardım. o an şöyle bir kare getirin gözünüzün önüne. arkadan bunu kucaklamış hatta ayaklarını yerden kesmişim ama o hâlâ içeriye doğru kocaman el kol hareketleriyle "SİKERLER ULAN!" diye bağırıyor. evet tam olarak böyle bağırıyor, manyak çünkü. 

sonrasında kendimizi nereye attık hiç hatırlamıyorum ama o sarhoş kafayla asla gocunmadık. aksine sabaha kadar gözümüzden yaşlar gelene kadar güldük ve içmeye devam ettik, sonra da zıbardık yattık. sabah olunca, dün benle birlikte coştu bu deli ama ayılınca allah belanı versin der mi diye korka korka yanına gittim. tam bir manyak olduğu için hâlâ gülüyordu. sallama ya ne olacak diye de rahatlattı beni. ha bu arada tam düşündüğüm gibiymiş, çöp kadın sahnedeki grubun menajeri, solistin ablası, işletmecinin de manitasıymış. yine iyi yırtmışız ama ohh elime de  sağlık valla hiç pişman değilim. neyse... 

ayrılmam şarkısında geçenle bu hikayenin toplamı bece'yle arkadaşlığımızın özeti gibi. çok kederli anlar var, bu ve benzeri düzeyde karıştığımız suç olayları var, sonunu düşünen kahraman olamaz düsturuyla yola çıkıp kıçımızın üstüne oturduğumuz anlar falan da var.

ama bir an var ki hiç unutmuyorum, o da bir şarkıyla hatırladığım bir an. 

2008 yazı, istanbul'dan gitmeye karar vermişim. bece'yi ve buradaki pek çok şeyi çok özleyeceğimi biliyorum ama gitmem lazım. bu şehirde son günlerim, pek çok şeyi son defa yaşıyorum ve bunu biliyorum. parkorman'da whitesnake konserine gittik, sahneye yakın olmayan ama şahane bir açıdan, bir bankın üstüne çıkmış konseri izliyoruz. is this love çalıyor, coverdale'in yanık sesine sarhoş bağırışlarımızla eşlik ediyoruz. çok mutluyuz falan, sonra şarkı bitine bece dönüp bana diyor ki "bok var gidiyorsun!"

o anın videosu da vardı bir yerlerde ama bulamadım, bunu buldum. 

whitesnake'ten bir ay kadar sonra, bavul mavul topluyorum. bece kuruçeşme arena'da mfö konserinde çalışıyor, fotoğraf çekmek için tek fırsatı tuvalette karşılaşınca bulabilmişiz. 

o zamanlar fotoğrafların rengini falan beğenmeyince mutlaka üstünde oynardım, bunu da böyle yapmışım. bence epey manidar olmuş, zamanın ruhunu yansıtmışım sanatıma.

geride bıraktığımız onlarca partinin ardından bece'yi bazen çok özlüyorum. küsüp bir daha yüz yüze bakamayacak bir şey yaşamadık ama benim gidişimle hayatlarımız çok değişti. 

bizi bir arada tutan esas şey yan yana olup türlü olaylar çıkarmak, çeşitli duygu patlamaları yaşayıp birbirimizi sakinleştirmek ya da o patlamaların keyfini sürmekti sanırım. hepsi bitince ve aramıza da uzun mesafeler girince bir daha hiç, bir araya gelmedik. birkaç sene önce, ortak bir arkadaşımızdan iyi olduğunu duydum, o bana yetti. bir gün tekrar yan yana  gelsek  eskisi gibi olur muyuz bilmiyorum ama içimde ona dair bir kırgınlık yok, umarım onun da yoktur. 

öptüm.

6 Haziran 2021

arkadaş mimi 3 : arkadaş grubu ile bir anı

bu soruyu çok düşündüm. aklıma daha önce anlatmadığım kayda değer bir anı gelmedi. ama kendi hazırladığım mimin sorusunu boş geçmeye de utandım. sonra dedim ki "mim benim değil mi ulan? istediğim gibi eğip bükebilirim yani ne olmuş?" (bu noktada bir miktar "şahsımın başkanlığında" tarzı bilinç kaybı yaşamış da olabilirim.) 

madem hafızamda şuraya yazabileceğim üç satır yok bari özlemekten can vereceğim bir arkadaş grubumla yaşamayı arzuladığım hayalimi yazayım. e gerçekleşince de anı olacak zaten, neden olmasın? evet başlıyorum. 

2021 yazının en güzel günlerinde corona illeti bir anda dünyadan yok olmuş. kimse bu duruma anlam verememiş elbette ama altı milyar insan o kadar uzun süredir bunun hayalini kuruyormuşuz ki çok da kurcalamamışız. koca bir ohh çekip sıradan hayatımıza dönmüşüz. 

hikayemiz mina'nın ankara'dan istanbul'a gelmesiyle başlıyor. nihayet. 

güneşli bir istanbul sabahı onu taksim meydanı'nda karşılamışım ve cadde boyunca güle oynaya yürüyüp büyük londra oteli'ne geçmişiz. geçebilmişiz çünkü durumumuz var, 
bu da hayale dahil. 

biz otele yerleşirken resepsiyondan arayıp "arkadaşınız geldi" demişler. koşa koşa aşağı inip birgül'ü almışız. onu da sağ salim odasına şaaptıktan sonra artık hazırız. 

önce biraz birbirimize doyalım, bol bol gıybet çevirelim diye kızları  limonlu bahçe'ye götürmüşüm. 


mekanın en güzel masasına kurulup serinletici drinklerimiz eşliğinde hasret gidermişiz. 

ona salla buna giydir derken epey geç olmuş, artık kılıcımızı kınından çıkarma vakti gelmiş de geçiyormuş. 

ha o arada coronanın bitişi kadar ani ve şaşırtıcı bir gelişme daha olmuş tabii. üç adım atmayı imkansız kılan turist yığınları ve istiklal caddesi'ni koca bir avm'den ibaret gören sıkıntılı tayfa buralardan elini ayağını çekmiş. cadde 90'ların ortasındaki o hareketli ama yaşanabilir haline geri dönmüş. bizse bunca zaman sonra kavuşmamızın acısını nerede çıkarabiliriz diye düşünürken geceyi karaokeyle tamamlamaya karar vermişiz. drinklerin de etkisiyle domuz yavruları gibi birbirimizin üstüne çıka çıka kat ettiğimiz mesafe sonrası şahane bir kulüpte bulmuşuz kendimizi. 

ooo artık gelsin mojitolar gitsin sex on the beachler derken bol miktar madonna şarkısı ve haykırmalı türkçe poplarla geceyi tamamlar gibi olmuşuz ama bitmiş mi, bitmemiş? 

içtiğim gecelerin sonunda pis bir şeyler tıkınmazsam ertesi gün nasıl da kendime gelemediğimi o sarhoş kafamla uzata uzata anlatıp kızları doğduklarına pişman ederken bir yandan da türlü manüpülasyon ve fiziksel çekiştirmelerle büyükparmakkapı'daki marmara büfe'ye götürmüşüm sistalarımı. çünkü yoksa susmayacağım. 

"en nezih başlayan günü bile kaldırım kenarında patso gömerken bitirmek rakınrolun ruhudur kardeşlerim" diye beyinlerini yerken benim de artık uykum gelmiş. 


yine geldiğimiz yoldan otelimize dönüp yataklarımıza devrilmişiz. ayılınca ohooo daha pera müzesi senin istanbul modern benim sanatsal olaylar, boğaza nazır içilen çaylar kahveler, teraslı bir meyhanede zeki müren çalarken yanımıza gelen udiyle birgül'ün şakıması, mina'nın "ulan o gün karaokeye gideceğimizi bilseydim kaplanlı deri ceketimi giyerdim" çıkışı sonrası bi' tur daha kapısından girilen karaoke barlar... o arada buraya yazamayacağım kadar karanlık şeyler de yaşanmış olabilir. zaten yaşansın çok rica ediyorum. 

sevgili evren, sevgili kozmoz. al bak dileğimi yazdım yolladım, artık iş sende. 
yüzümü kara çıkarma. 
amin.