31 Mart 2020

yaktuktapparidipparidillan...

twitter'a üç gün girmeyeceğim demiştim, bugün üçüncü gün. çok yerinde bir kararmış, yok artık twitter falan. haber de izlemiyorum. dünya yanarsa buradan bi' ses edersiniz. kapadım çünkü ben kendimi artık. gerçi gamlı baykuş kocam izlemediğim haberleri laf aralarına sokuşturup illa ki gündemime sokmaya çalışıyor ama onu da evden atacağım az kaldı. 

bugün öğlen  tam balkon kapısını kapatırken bir yetişkin sarmanı  ağzında yavru bir kara kediyle gördüm. boğazlıyor diye aklım çıktı, hoşt hışt pışt falan dedik ama bırakmadı sarman yavruyu tabii. sonra kahraman kocam sokağa koştu, sarmanla kocamın kovalaması sürerken oradan iki genç kız geçiyordu. neyse ki oldukça kedici  tiplermiş onlar da, kızlardan biri sarmanın bir anlık dalgınlığından faydalanıp kaptı yavruyu. kocam rica etmiş, "bizde ayı yavrusu var ne olur siz alın bunu, bi' kendisine gelsin" diye. kızlar sağ olsunlar alıp gitmişler ama sonradan içimize dert oldu. bizim "yavruyu boğazlamaya geldi bu pis eril" dediğimiz kedi acaba anası mıydı ya? sarman kaçınca dişi mi erkek mi emin olamamış çünkü. allahım ya lütfen durduk yere bir aileyi dağıtmış olmayalım. çok aklım takıldı, umarım yavruyu kurtaralım derken bir bok yememişizdir. biraz daha bunun üzerine düşünürsem oturup ağlayacağım.

müzikli mimde kendimi tarif eden bir şarkı bulmam lazımdı. kaç gündür o şarkının peşindeyim, beni tarif eden şarkı bulamadım. âbime sorayım dedim, şöyle bir cevap geldi: 

sebebini de sordum ama çok övdü durup dururken beni, o yüzden o kısmı şaappmicam. 

sonraki soru, içinde yemek adı geçen bir şarkı bulmamızı istiyor. cağnım fermina içki adı vermiş ben de ondan yüz buldum, benim gıdalı şarkım pennyroyal tea.

kurt cobain bu çayı "bitmeyen mide ağrıları için tüketiyordu" diyenler var, "hayır onunla alakası yok, kafayı bulmak için bu kadar kıymet veriyordu kendisine" diyenler var. artık ne işe yaradığını bilemiyorum. ergenliğimde grunge arkadaş grubumuzun da ikiye bölnümesine sebep olmuş bir şarkıdır kendisi. bazılarımız albüm versiyonunu savunurken bazılarımız unplugged hâli için can veriyordu. tarafımı şu şekilde  belli edeyim: 



sıradaki soru bütün sözlerini ezbere bildiğimiz bir şarkı soruyor. aslında kolay öğrenirim şarkı sözlerini, o yüzden saysam şimdi çok var ama esas gururlandığım şu: 


yemin ederim baştan sona biliyorum. ve en güzel tarafı şu ki bu şarkıyla çocukların aklını başından alıyorum. "youtube'a yazın en zor şarkı neymiş?" şeklinde attığım olta üzerine bu şarkının çıkması, benim tek nefeste şarkıya eşlik edebiliyor olmam falan akıllarını alıyor. hatta teneffüste koşup okuldaki bütün çocuklara hava atıyorlar "bizim örtmen dünyanın en zor şarkısını biliyor" diye. 

ekmeğini çok yesem de tabii bu iddiayla öğrenmedim. kendimce çok daha sanatsal kaygılarım varken, çok sevdiğim bir ressamın resimlerine klip yapayım derken yanlışlıkla ezberledim şarkıyı. klip bu:

hikayesini de başka bir gün anlatırım artık. 

rattatta 
ya 
ribirabi 
dillaba 
ritsdan 
dillan 
dellando 
habarittatta
.
.
.

öptüm



30 Mart 2020

kolonya bulunmayan günler

annemin dünkü fotoğraf hediyesi şuydu: 
gecenin bir yarısı duvarına yapıştırmıştım yine. görünce altına "canım kızım, annesine bahar getirmiş" yazmış. çok içlendim. inşallah götürebilmişimdir anneme o baharı. 

kahvaltıdan sonra çıkıp mahalledeki migros'a gittik kocamla. son bir haftaya kadar yaşını başını asla kabul etmeyen üvey babam neyse ki olayların ciddiyetini anladı. iki gün dışarı çıkmasa kanı bitlenen ve altmışına yeni merhaba diyen bu erkek bireyi ne yapıp edip evde tutmayı başarmış bulunmaktayız. onların alışverişlerini de artık ben yaptığım için listelerini ve pazar arabalarını alıp yola düştük. bizim pazar arabasını da kocama verdim sürsün diye, yarı yolda fark ettim ki arabayı sürmüyor, taşıyor! pazar arabası sürmemiş ki hayatında, ne bilsin! neyse ki meyve sebze seçme işinde çok iyidir. markete girer girmez onu manav reyonuna kitledim ben de diğer ihtiyaçları taşıyıp taşıyıp doldurdum arabaya.  

elimden geldiğince "iki hafta evden çıkmayacak gibi" düşünerek yaptım alışverişi ama bir noktada o ekmek bitecek, o sebze meyve rafı boşalacak tabii. bisküvili pasta malzemesi ve fıstık ezmesi dışında tek parça abur cubur almadım. annem evde süt eklemelik irmik helvalarından istemişti ama bulamadım. bir de kolonya yok hiçbir yerde.

çalışanların tamamı maskeliydi, reyonların arasında bir makine dolaşıyordu sürekli (sokakları yıkayan altı fırçalı araçların minik versiyonu gibi bir şey) ve kasiyer şu yüzü tamamen kapatan pvc maskelerden takmıştı, çok sevindim. 

eve döndükten sonra her şeyi tek tek prilledim, sebze meyvenin poşedini değiştirdim, bir kısmını balkona dehledim ve bu son cümle yaklaşık 1 saat sürdü.

kolonya bulamamak beni üzdü çünkü evdeki azalmak üzere. şu sıralar internet alışverişini kargoculara yapılmış bir ayıp gibi gördüğümden gönlüm hiç rahat değil ama galiba trendyol'dan sipariş vereceğim.  demin baktım iki tane 400 ml şişe 40 liraydı, kargo ücreti yokmuş. 

bugünü böyle ayrıntılı yazdım çünkü bu günlere dair bir daha hiçbir şey yazmak istemiyorum. örgülerden, dizilerden, yemeklerden falan bahsedeyim ama içinde corona, karantina falan geçen tek cümle kurmayayım istiyorum çünkü hepsinden  ikrah geldi bana. bir sonraki hedefim tam üç gün boyunca twitter'a girmemek, facebook'u sadece anneme yeni fotoğraflar yollamak için kullanmak ve pek negatif içeriğin olmadığı instagram'dan da olabildiğince uzaklaşmak. bol blol blog gezeceğim, örgü öreceğim, televizyonda sadece trt belgesel kanalını açık tutacağım ve her şey geçecek. sonra burada yine BAHAR GELDİ  ULAN BAHAR! diye şairane sloganlar atacağız. 

facebook'ta önerebileceğim bir profil var bu arada, benim gibi kendisini takip eden 50 bin kişi için hiç adını bile duymadığım ressamların hiç görmediğim resimlerini paylaşıyor. sayfası bu: -Christa Zaat

ve en son şu resmi paylaşmıştı, gözlerimi ayıramadım ekrandan uzun süre: 
eserin adı "kar kaplı italyan köyü" imiş ama ressamı danimarkalı, sigvard hansen. 

christa'nın yine facebook'ta female art in history diye bir sayfası var. o da kalbimin bambaşka bir yerinde. 

öneri makinesinin müzikli mimine iştirak edeceğim. ilk madde bu ay keşfetiğim bir şarkıyı soruyor ama ben bu soruya cevap bulamadım. ilk sorudan patlamış sayılmamak için daha önceden çok sevdiğim ama bir şekilde unuttuğum ve youtube'un bana hatırlatmasıyla yeniden fark ettiğim bir şarkının kabul edilmesini rica ediyorum, aha o da bu: 


tam bir müzisyen adına sahip sevgili şarkıcımızın ismi latin harfleriyle "orfeas peridis" şeklinde yazılıyor. şarkının adı da "kati mou kriveis"

insanın sözlerini anlamasa da içli şeylerden bahsettiğini hissedebildiği şarkılardan biri. rumca konuşabilmeyi çok isterdim. 

müzik miminin ikinci sorusu için çok düşünmem gerekecek gibi görünüyor, o da yarına kalsın artık. 


öptüm. 

28 Mart 2020

bu arkadaş neyin ecelinde?

dün ve bugün biraz örgü ördüm. ortaya çıkanları buraya koymayı hem çok istiyor hem de tek tek fotoğraflarını çekmeye çok üşeniyorum. ama yakın zamanda çözeceğim bu işi. 

bugün belki biraz dizi överim demiştim ama bu konularda iyi değilim. lakin bu işi epey iyi yapan birini tanıyorum ve o kişi de bawer.  son on yıl içerisinde bawer çakır imzalı bir yazıya denk geldiyseniz bir yerde, siz de kendisini tanıyor olabilirsiniz. benim tanışıklığım âbim yüzünden, birbirlerine hemşiiiire diyorlar, bende araya kaynayıp her ikisinin de hemşiiiresi oluyorum tabii. neyse, bawer hep iyi yazılar yazar. bir süredir bu instagram sayfasında (fakfukfon tv) dizi önerileri yapıyor. sayfanın mottosu şu: "maço hetero erkekler hakkında olmayan dizilerin/belgesellerin/şovların peşinde bir arşiv çalışması. niyeti ciddi." valla öylesine hasretim ki böyle bir mottoya ben, her şeyin erkekler hakkında olmasından aşırı sıkkın, kadın kahramana, kuir karaktere açım. o yüzden üç beş dizi değil, iyi bir kaynak önermek daha mantıklı bir fikir gibi geldi. 

ben bu aralar her gece gilmore girls izliyorum. kaçıncı kez baştan izlediğimi bilmediğim canım gilmore girls, cnbc-e'nin kanal e olduğu günlerden yadigar. bir şeylerin beni alıp bambaşka bir yere götürmesine ihtiyacım vardı, aklıma ilk gelen de bu oldu. şu son iki haftadır uyku öncesinde lorelai, rory ve luke ile olmak bana çok iyi geliyor. bir de emily var, canım emily.


bir de ekşi şeyler'de şöyle bir sayfa var önerebileceğim. netflix'te gizlenmiş kategorilere ulaşmak için ipucu yazısı, epey işe yarıyor. 

zavadak dayı'yı gördünüz mü? manavgat'ta kaza yapan sarı kazaklı arkadaş, türkiye'nin insan olup dile gelmiş  hali gibi. hem suçlu hem güçlü hem de komik. remixini de yapmışlar, çok bunalınca açıp izliyoruz kocamla. 


oldum olası ev sayfalarını gezmeyi çok severim. şu köşeyi beğendim en son. 



lilly'nin renkleri karıştırma zevkini,eşyalarını, duvarındaki posterleri, yatak örtülerini, halılarının çoğunu ve nerede kullandığını anlayamadığım o lavabosunu çok beğendim. yani şunu: 
şöyle lavabo yapmak çok mu zor sayın banyocular? neden hep sıkıcı beyazlara tâlim etmek zorundayız. benim çocukluğumda soluk yeşil klozetler vardı ve çok severdim onları. o zamanın orta sınıf banyoları artık  "retro bahtroom" gibi başlıklarla çıkıyor karşıma, retro! 30 sene öncesinin klozetine bile sahip çıkamıyoruz ya, çok üzülüyorum. bir o kadar da sevmeyeni vardır elbette o yeşil banyoların ama niye sevmediğimiz her şeyi (işe yaramasına rağmen) atıyoruz bilmiyorum. ikinci el satış denilen şey kişilerin seçimine bırakılmamalı (ister atar ister satarım=no!) bunun bir kanunu, kuralı falan olmalı, ne bileyim en azından bir kuruldan falan geçmeli bu atılacak şeyler önce, ona göre tasnif edilmeli. bir gün ülkenin başına geçersem ilk bunu yasaklayacağım. 

akşama doğru onedio'ya baktım biraz. zaman geçirmelik, eğlenceli 20 site derlemişler internetten. ben en çok radioo.com'u yeniden bulduğuma sevindim. dünya haritasından bir ülke ve tarih seçiyorsunuz. o tarihte, o ülkeden müzikler çalmaya başlıyor. türkiye'de adını bile duymadığım şarkıcılar çıktı birkaç kez karşıma. ara sıra da gidip şili, kolombiya falan güney amerika ülkelerinde geziyorum, peru'dan çok güzel şeyler çıkıyor. manyak gibi niyeyse 40'larda almanya'yı dinleyeyim dedim, bir anda etrafımda çirkin kurlar yapan ss subaylarıyla dolu bir salonda buldum kendimi. oralara gitmeyin. yunanistan'a gideyim dedim, 80'lere. komşu beni epey şaşırttı. şöyle bir şarkı varmış. 


çevirisine baktım, sözler de bi' acayip. beğendim. 


annemin dünkü fotoğraf hediyesi şuydu: 

facebook duvarına yapıştırıp "hadi kalk denize gidelim" yazdım. ertesi gün konuştuğumuzda, fotoğrafa bakıp güzel hayaller kurduğunu söyledi. bekle bizi şelllllâle!

sigarayı azaltmaya çalışıyorum. kocam az içiyordu, günlerdir hiç içmiyor. ben de başaracağım umarım. 

defneciğim ve annesiyle görüntülü sohbetler ettik. kocaman kız oldu artık ama bana hep bebek. facebook'ta şöyle bir şey paylaşmış, görünce çok içlendim. 



bugünlük bu kadar sanırım. 

öptüm. 


26 Mart 2020

ayy n'oluyor yahu!

ikinci dünya savaşı sürerken floransa'da bir müze müdürü olsanız davut'u nasıl korurdunuz?

o günü yaşayanlar şu şekil korumuşlar:




bir arkadaşımla yazıştım. kendisi bir uzak yol gemi kaptanı. akdeniz'in bir ucundan karadeniz'in bir ucuna maden taşıyor ve limanlarda inmiyorlarmış artık. "gemide doktor var mı, birisi hasta olunca ne yapıyorsunuz?" dedim. "öyle bir şey yok, hasta olanı gaste kağıdına sarıp denize atıyoruz" dedi. durduk yere güldüm sayesinde. bugün bana bir mektup yazıp yollamış. ama mail falan değil, tükenmez  kalemle bir kağıda yazmış sonra onun fotoğrafını çekip yollamış. gözlerim doldu, en son ne zaman birisi benimle ilgili böyle güzel laflar etmişti ve en son ne zaman buna böylesine ihtiyacım vardı bilmiyorum. öyle güzel laflar etmiş ki burada paylaşamam. bir manyağın kendini övmesi gibi olur. sevgili rabbimden herkese böyle denizler ötesinden yüz güldüren, göz dolduran arkadaş dilerim. 

en son deniz otobüsünde yazmışım, günlerden salıydı. 2 gün sonrasında yani o perşembe eve geldim. her şey bir distopyaya dönüşmemişti henüz ama böyle olacağını garip bir şekilde öngörmüştüm. o perşembeden beri evden sadece üç kez çıktım. 

üst katta oturan annemlere bile gidemiyorum ya hastaysam diye, marketten onlar için aldıklarımı kapıdan teslim edip kaçıyorum. evde canları çok sıkılıyor diye kendimce yeni şeyler icat etmeye çalışıyorum. mesela her gece o uyurken facebook sayfasına güzel çiçek fotoğrafları bırakıyorum. çiçekten biraz sıkılmıştır diye dün de bir kuzu bırakayım dedim. kuzuları çok sever, çok mutlu olmuş. o da artık her sabah "bakalım duvarımda bugün ne var?" diye heyecanla açıyormuş facebook'u. çok değişik günler yaşıyoruz. kuzu bu: 



tüm bunları bu şekilde yazmak için gereken motivasyonu cağnım minoshka'mda gördüğüm kanatlı kedi'nin davetinden almış bulunmaktayım. yaza yaza hakkından geleceğiz bu günlerin. 

neyse gideyim de sims falan oynayayım biraz. yarın da gelir dizi överim belki burada. 

öptüm. 




10 Mart 2020

ağrılar, kilolar, can sıkıntıları, deniz otobüsü, osman

cuma akşamından beri belim ağrıyordu, aynı ağrı dün sanki belimden yavaşça sol basenime ve bacaklarıma doğru seyirmeye başladı. doktora gitmedim, bence sebebi belli. daha üç beş gün önce burada gocunmuyorum dediğim o löp löp etler yüzünden ağrıyor artık oram buram. şubat başında başka bir şey için gittiğim doktorum "proteini arttırman lazım" deyince peynire ve fındık fıstığa abandığım için sanırım bu bir ayda yine kilo aldım ben. 

bugün bursa'ya gidecektim mayka'yı görmeye, dün akşam belim ağrıyor diye önce bi ' kendime geleyim deyip salıya erteledim. hazır bugün buradayken de anneme söz verdim birlikte pazara gideriz diye. birazdan evden çıkmam lazım. pazara gidemeden yarı yoldan dönmemeyi, yürüdükçe ağrının biraz olsun dağılmasını umuyorum. 

sigarayı bırakıp şöyle en azından bir 15 kilo versem sağlığım için çok önemli ve şahane adımlar atmış olacağım ama yok. insanlar neler başarıyor ben halen "keşke sigaranın sağlığa faydalı olduğu keşfedilse, keşke sadece kahve içerek bütün vitaminleri alabilsek" diye hayaller kuruyorum.

kalkıp giyinmem lazım artık. hiç umudum yok ama pazar dönüşü bir de kitap okuma ışığı arayacağım mahallede. evimde değilken özellikle uykudan önce canım çok sıkılıyor. internet falan da olmayacak en azından doya doya kitap okurum. ama önce o ışığı bulmam lazım. 

ördüğüm ayının burnu hiç istediğim gibi olmadı, utancımdan buraya da koyamadım. sonra bir tavşan ve bir pikaçu daha ördüm. hepsi birbirinden şekilsiz ama yapacak bir şey yok.

dün üsttekileri yazıp pazara doğru yola çıktım. neyse ki korktuğum olmadı hatta fellik fellik gezdim mahallede. bu da bedenimin bana bir işareti: ağrıtıyorum ama yürümene engel değil, kaldır şu kıçını elin ayağın tutuyorken, bi’ doğrult şu işi!

bu arada bunları kadıköy’e giden bir sarı dolmuşun ön koltuğundan yazıyorum.  mudanya’ya giden bir deniz otobüsüne bilet aldım. saat şu an 15.58 ve biletimde 16.50 yazıyor. aslında sadece 20 dakikalık bir mesafe ama lanet olsun ki burası İstanbul. umarım yetişirim. 

ilk kez bloga telefondan yazı girdim, çok zormuş. hareket halindeki bir sarı dolmuştan yazmak daha da zor. ama nazar değmesin, yollar açık olsun diye dua ediyorum içimden. 

ben evden çıkarken televizyonda sağlık bakanı konuşuyordu. dediklerinden çıkarabilecek özet: “neredeler, kimler bilmiyoruz ama aramızdalar, herkes götü kollasın!” bir bilimkurgu filminde gibi hissettiriyor bu olanlar. normalde kimyasallı diye uzak durduğum o activex’in ıslak mendillerinden aldım, çantamda 4 tane mandalina var,  her gün vitamin içiyorum, çıkarken annemi de tembihledim gerekmedikçe kalabalığa karışmasın diye. sağlık bakanı ile aldığımız önlemler arasında bir fark yok gibi geliyor, annesine falan bu önlemlerden daha fazlasını salık veriyor mu acaba? 

bu salgın paranoyası içinde çok iyi bir fikir değil tabii kutu gibi bir deniz otobüsü içinde, büyük bir kısmı turist 100-150 kişiyle iki saat geçirmek. ama şimdi gitmezsem sonra hiç cesaret edemem gibi geldi. maykayı çok özledim, geçen yılın sonundan beri bursa’da gitmediği hastane, yapılmadık işlem bırakmadı. kronik koah hastası ama kendisi “ay tamam canım, yaşlılık işte abartmayın” şeklinde konuyu kapatıyor. bir, en ufak ağrıda hayatı resmen durduran benim gibiler var bir de mayka ve annem gibi sabaha kadar ağrıdan sızıdan uyuyamasa da kalkıp çay koyup kaldığı yerden devam edenler. 

saat 16.50. yetiştim. oturduğum yerden şunu çektim.




arkamda bir kız var, bi’ call center ile başı dertte, telefonda osman’ı şikayet ediyor her yere. geçmiş olsun osman. 

epey değişik bir yazı oldu. 

öptüm. 

5 Mart 2020

bu yazıda 23 yıl var

bundan 11 yıl kadar önce bir kış akşamı başlayan blogculuk maceramın sebebi yalnızlıktı. kıbrıs'a yeni gitmiş, sabahtan akşama okulda, akşamdan geceye ise güzel öğrenci odamda hayatımın en yalnız dönemlerini yaşıyordum. arkadaşım ya da sevgilim, evimde de internetim yoktu. word dosyalarına günlerimin nasıl geçtiğini, havadisleri yazıyor okula gidince bilgi-işlemin internetinden bağlanıp maille tek tek istanbul'daki arkadaşlarıma yolluyordum. sonra blogları keşfettim. ay dedim tek tek yazacağıma buraya yazayım, beni merak eden de açıp oradan okusun. 

sonra yalnızlığım zamanla geçti. her gün gördüğüm, gurbet ellerde hastalandığımda adeta anammışçasına bana bakan, iyileştiğimde birlikte sabahlara kadar bar meyhane gezip sabahına birlikte derse girdiğimiz, uyuklayınca hoca anlamasın diye arka sıradan dürten şahane arkadaşlar edindim. ama bırakamadım yazmayı. kişisel tarihimin kayıtlı olduğu böyle bir yerin varlığı hep iyi geldi. bir gün yaşlandığımda, gençliğimin gündelik halinin nasıl geçtiğini hatırlatacak bir yer fikri... kimi dönem gelip iki satır yazmadığım o uzun aralara rağmen hepsi burada. iyi ki de öyle olmuş. 

şubat mimi sorularından biri aşk hayatını tarzınla anlat diyordu, elbette önce "yok canım ne alakası var" dedim. ama sonra düşündüm vay be dedim biz de boru değiliz, biz de bugünlere böyle "süt sağmaya gidiyorum kombiniyle" gelmedik. şu sıralar nükseden sims bağımlılığımın da etkisiyle dedim ben simste yapıp yazayım. buraları bilmezden önceki günlere dair de bir şeyler olsun hem cağnım blogumda. üşenmedim şaaptım. 

bu çocuğumuz henüz 15 yaşlarında minicik bir ergen. yalnız, kendisine ergen denilince bozuluyor. sabahları söylene söylene okula, öğleden sonra da istiklal caddesi'ne kendi gibi ergen denilince bozulan gerzolarla buluşmaya gidiyor. en sevdiği barın adı morg. içeride 18 yaşından büyük sadece birkaç kişi var. onlardan biri de barın diiceyi erdem. kızımız kendisine aşık. erdem'le hayâti ortak noktaları var, ikisi de en çok nirvana seviyor. fonda lithium, heart shapped box ve smells like teen spirit çalarken bazen erdem'le göz göze geliyorlar. küçük kızımız çok heyecanlanıyor ama flörtleri aylarca bundan öteye gitmiyor. flört ettiklerini de zaten ikisinden başka kimse bilmiyor. onların bilme sebebi ise herkesin herkesi tanıyıp arkadaş olması ama bu iki safoskinin asla arkadaş gibi iki lafı bir araya getirememeleri. konuştuklarında üçüncü bir cümleye geçemiyorlar. 
bu arada 90'lı yıllarda olduğumuz için morg'u sık sık polis basıyor ama neyse ki her seferinde baskının haberi kendisinden önce geliyor. bir bar dolusu salak ergen koşa koşa yolun karşısına geçip trt'nin avlusunda takılıyorlar. muzlu likörle sütü karıştırıp ikinci plastik bardak bittiğinde maymuna dönüyorlar. ergen denince kızıyor ancak kafaları iyi olunca trt'nin duvarında uzun eşek oynamaktan da geri kalmıyorlar. 

kızımızın tarzı tam olarak bu, hava biraz soğuksa kıçına bir de oduncu gömleği bağlıyor ve en sıcak havada bile o lanet olasıca postallarından vazgeçmiyor çünkü grunge is not dead! 

artık 90'ların sonuna yaklaşırken bir hafta sonu kızımız atlas pasajında ispanyol paça bir pantolona aşık oluyor. pantolon 34 beden, biraz sıkıyor göbeği ama yine de alıyor onu o gün. bir tane daha yok çünkü alması lazım. cebindeki tüm parayı sayıp pantolona kavuştuktan sonra bütün gün sokak köpeği gibi aç geziyor ama olsun, mutlu oluyor. 


zaten tam da o aralar the doors dinlemeye başlıyor. nirvana ve pearl jam'den vazgeçmiyor ama yeni bir şeylere kayıyor gönlü. paçası bol ve çiçekli pantuluyla göbeğini bile açtığı yeni bir tarzı var artık. her akşam eve dönerken bir öğrenci bileti parası ve bir iki boncuk kolye alacak para bırakıyor. istiklal'den çıkarken mis sokak'taki takıcılara uğrayıp öyle gidiyor eve. bir gün "ayyhh boynumda baya bir ağırlık var, sayayım bakayım şunları" deyip neredeyse iki saatin sonunda boynundaki kolyeleri çözüp açmayı başarıyor. uç uca ekleyince 13 metre eden boncukları geri takıyor boynuna. yakışıyor çünkü. bu arada morg artık yok, en çok ipek sokak'taki çalıntıya gidiyor. yeni arkadaşları da var. 

bir akşam çalıntı'nın kapısında erdem'i ve ikisinin çok yakın arkadaşı olan kudret'i görüyor. bi' ara kudret bir yerlere kayboluyor, ilk kez erdem'le morg dışında bir yerde ve baş başalar. bir iki saat şu fotoğrafta tam su bidonunun durduğu merdivenlere çöküp kendilerince sohbet ediyorlar. kızımız son ayrıldığı sevgilisinden bahsediyor erdem'e. erdem ayrıldıklarını duyunca sevindiğini belli ediyor.
kudret elinde bir gitarla çıkıp geliyor. "hadi biraz sokakta çalalım da sonra bira içmeye gideriz" deyince kalkıyorlar. 

yapı kredi'nin önüne gidiyorlar. onlar çalarken yanlarına süleyman geliyor. süleyman yine sokaktan tanıdıkları bir çocuk, tinerci süleyman. tinerci süleyman'ın kafası yine bi' dünya elbette. "abla dansedelim mi?" diyor. bunu duyan piç kudret, elvis çalmaya başlıyor. kızımız "ayh saçmalamayın" eşliğinde kalkıyor. başka biri olsa "ya bi git" diyerek itekleyecek ama süleyman'ı reddederse çocuk içinden "tinerciyim diye öyle yaptı" der diye korkuyor. süleyman kırılmasın durduk yere. yapı kredi'nin önünde çiçekli pantolonu ve süleyman'dan gelen tiner-bali karışık kokular eşliğinde dans ediyorlar. fonda 'it's now or never' çalıyor. 

şarkı bitiyor, kendilerince bu romantizme ortak olan istiklal gezentilerinin attığı paralar birer biradan daha da fazlasını alacak miktara ulaşınca dünyanın en saçma isimli barı hangi'ye gidiyorlar. içeride üçünden başka kimse yok. erdem kızımızın elini tutuyor. fonda 'karma police' çalıyor. 

ve kış geliyor. kızımız artık on yedi yaşının ortalarında. 
artık çalıntı'ya gitmiyor çünkü orası artık "ay ne biçim tipler"le dolu. özellikle üniversite için istanbul'a sonradan gelen ve fazlasıyla kendinden emin, iki bira içip kalkan, oraya da zaten yan masadaki kızlar ve oğlanlarla flört etmeye gelmiş tipler. 

kızımızın favori mekanı artık maskeli. bu kez pantula değil başka bir çocuğa aşık oluyor. maskeli'deki çocuk barın aynı zamanda işletmecisi. ve aslında çocuk falan da değil. kızımız artık hayvan gibi içip hâlen ayık görünebiliyor ve bir gece kafası bi' milyorken 27 yaşındaki bu oğlana niyetini belli ediyor. reddedilmiyor lakin o gece kendisinden en az on kadeh falan dahasını yuvarlamış olan 27 diyor ki: ya ama sen niye on yedi yaşındasın ki ya!
şimdi buradan bakınca tamamen bu cümlenin üzerine kendine yeni bir tarz yarattığını apaçık gördüğümüz kızımız artık deri ceketler, minicik etekler ve götü donmasın diye kara kara külotlu çoraplar giyiyor. o zamanlar henüz çorap çizme diye bir şey olmadığı için dizüstü çorabını diz altı dar çizmesinin içine giyip kendine rakınrol bir tarz yapıyor. artık saçını başını nasıl yapacağını öğrenmiş, gözlerini de kara kara yapınca oldukça havalı olduğundan görenlerin dibi düşüyor, bi' tek 27 düşmüyor. 

fonda ne çalıyor hiç belli değil. çok içmiş hatırlamıyor. 

ne çaldığı, nasıl geçtiği belli olmayan birkaç senenin ardından bir akşam üstü çalıştığı barda soundcheck var. kızımız barın içinde, sahneye arkası  dönük. fonda çalan düzgün bir şey yok ama arada duyduğu "sssse aahhh sssse aaa" ve kablo cızırtıları, mikrofon ötmeleri eşliğinde birinin sesi dikkatini çekiyor. dönüp bakmıyor çünkü işi var o an, havuç doğruyor. sonra kulağıyla sadece o sesi takip ediyor. "abi basları aç, tizi kıs, tamam bırak" 

arkasını döndüğü an herkes enstrümanının başında, kimse konuşmuyor. kızımız davulcuyu beğendi, nasıl olduysa az önceki güzel sesin ona ait olduğuna da emin. bir şekilde konuşma trafiği yeniden başlayınca doğrulanıyor teorisi. içinden sevgili olacakları geçiyor. tanımadığı bu davulcu, götün teki mi, evli mi, kızımızı beğenir mi falan hiçbiri yok. çok emin, sevgili olacaklar. 

soundcheck bitince davulcu upuzun barın önündeki 18 sandalyeden tam kızımızın karşısındakine oturuyor. "bir şey ister misin?" sorusuna "fark etmez, alkolsüz ne verirsen içerim" diye cevap veriyor. 

'alkolsüz ne verirsen içerim'den iki hafta sonra bir akşam üstü yine deri ceketi, kısa eteği ve elinde iki ayçöreği ile davulcu'nun evinin önünde buluyor kendini. aslında başka bir yerde buluşacaklardı ama davulcu "hava soğuk, gel hem bir şeyler izleriz" diyerek evine davet edince çok da umurunda olmuyor. o kadar emin ki ikisinin arasında bir şey olacağından, bugün değilse yarın o eve gideceğinden. 

ay çöreklerini birer açık çay eşliğinde yedikleri akşamdan iki hafta sonra bir akşam ve yine o evde içinden diyor ki: bu benim hayatımın aşkı olacak. 

günler, aylar, yıllar geçiyor. hayatının aşkı hep yanında. artık eskisi kadar içmiyor, haftanın neredeyse her günü kendini sokaklarda bulmuyor. gündüz ve geceleri evde ve ortaköy'ün ya da istiklal'in ara sokaklarında yine davulcu'yla geçiyor. kara ceketler, minik eteklerden daha rahat ettiği kıyafetlere kayıyor tarzı. o da yaklaşık şöyle bir şey. 
hem rahat hem mutlu.  saçlarını da kesmeye karar vermiş o arada. uzun süre alışık olmadığı kadar kısa saçlarla geziyor.

bir akşam hayatının aşkı 'ben artık yokum" dediğinde de buna benzer bir şey var üstünde. 

bir türlü sevmediği ama nedense vazgeçmediği kısa saçlarıyla başka bir hayata başlamak üzere karanlık bir istiklal sokağına yürüyor. o karanlıktan çıkmak için şehri hatta ülkeyi terk etmesi gerektiğini hissediyor. 25 yaşında, hayatında ilk kez üniversite sınavına girmeye karar veriyor. bir yıl kadar süren geceleri barda kadeh tokuşturmalı, gündüzleri soru çözmeli bir dönem sonrasında bir ağustos günü gidiş biletini alıyor. gidiş bileti çok pahalı: bazen bar meyhaneden erken dönülüp çözülmüş soruların, her gün gidilen dersanenin sayesinde yapılmış netlerle dolu bir ösym belgesi. 

son 3 yıldır neredeyse kışın bile ayağından çıkarmadığı pörsümüş adidas samoa'ları ile hava alanında beklerken  hayatının aşkına, gittiğini  ve artık dönmeyeceğini hissettiren, sarkastik bir mesaj atıyor. mesaj "hoşça kal" şeklinde bitiyor. 

karşılık olarak uçağa tam binerken gülümseten "hoş çakal" cevabı geliyor. 

kısa saçları ve olabildiğince gündelik hâli ile ve otuz yaşına gelmişken bitiyor üniversite. daha mezun olmadan oradaki bir okulla anlaşıyor ve öğretmen oluyor kızımız. artık tarzı da böyle. 
okulun sıkı kıyafet yönetmeliğine uygun ama yine de olabildiğince rahat. çocuklar renkli giyinmesini istediği için onları kırmıyor ama gömlek giymediği belli olmasın diye sürekli şal takıyor. sınıfın kapısından içeri girince penye tişörtleri ile mutlu ama nöbete çıkarken o ceket giyiliyor yeniden. dövmeler saklanıyor, rengarenk şallarla penyeler gizleniyor. 

böyle böyle birkaç sene daha geçiyor. ama git gide mutsuz hissediyor kendini, "benim burada ne işim var?" diyor. "bu hayat benim mi, hep böyle mi geçecek?" diyor. bunu demeye başladığında tam olarak 2013 yazı. 2014 kışında ara tatilde istanbul'a geliyor, sanıyor ki istanbul'a gidince tatil iyi gelecek, on gün geçmeden "yok ya evimi özledim" diyerek geri dönmek isteyecek. tatilin son günü, içinde bir gram olsun dönme isteği olmadığını anlayınca annesinin evindeki odasında sabaha kadar sessiz sessiz ağlıyor. gelip bloguna şöyle şeyler yazıyor. 

ama yine de dönmek zorunda. artık tek kişilik, canı ne isterse yaptığı bir hayatı yok, hem çocuklar var orada bekleyen, zaten kapı gibi sözleşmeye de imza atmış. neyse bakalım bu da geçer diyerek geri dönüyor. 

şubattan mayısa kadar karanlık. barda meyhanede geçen bir karanlık değil. gündüzleri okulda, akşamları daha bir yıl önce hevesle alıp, dayayıp döşediği evinde geçen bir karanlık. nefes alamadığı, bir bahar günü okulda defne'ye sıkı sıkı sarılıp "defne bu anı sakın unutma" dediği günler. o defne'ye sarılsın, defne ona. sonra hiç sıkılmasın, canı da her şeyi yakıp yıkıp istanbul'a falan gitmek istemesin diye defne onu tutsun bırakmasın istiyor. fonda ağaçlar hışırdıyor.

lakin yapamıyor. 

mayıs sonlarında aaaaahhh yeter ne olacaksa olsun diyor artık içinden. haziranda çocuklara karnelerini veriyor. onlar bilmiyor ama sıkı sıkı sarılıyor hepsine. öyle bir belirsizlik ki "affedin çocuklar ben gidiyorum" diyemiyor. ertesi gün uçağı var, çocuklar eylül'de görüşeceklerini sanıyor ama kızımız dönmeyeceğini içten içe biliyor. 

bu kez uçağa binerken hoşçakal demiyor, "geri döner miyim bilmiyorum" diyor. karşıdan cevap falan da gelmiyor. artık canı sıkılan da zaten sadece o değil. 

istanbul'a adım attığının ertesi günü iki arkadaşı ve nasıl oluyorsa hayatının aşkı davulcu ile birlikte bir öğlen vakti peyote'de bir masada buluyor kendini. birer bira söylemişler. hava ne güzel, bira sevmezdi aslında ama bu ne güzel bira, bu ne güzel bir gün. sonra abisi ve onun arkadaşları ile buluşuyor. caddede pride yürüyüşü var o gün. ellerinde "but kavmi" yazan kocaman bir dövizle kalabalığa karışıyorlar. abisinin arkadaşı seyyar satıcının yanından geçerken birer  çiçekli taç alıp takıyor hepsinin kafasına. kafasındaki çiçekli taç ne güzel! hep birlikte "direne direne kazanacağız" diye bağırmak ne güzel. birileri deli deli kahkaha ve çığlıklar atarken diğer taraftan gelen gürül gürül slogan sesleri ne güzel. arkadaşlarla olmak ne güzel. fonda arkadaki deli gruptan gelen "faşizme karşı bacak omuza" sesleri duyuluyor.

kızımız bir daha geri dönmüyor. 

bu yazıya simsli, tarzlı, komikli bir şey yazayım diye başlamıştım nerelere geldi. bir saati geçmiş yazmaya başlayalı, yerimden hiç kalkmadım. nasıl oldu bilmiyorum. bir kahve yapıp bi' su alıp kendime geleyim. 

geldim, bitiriyorum artık. kaldığımız günden neredeyse altı yıl sonra işte tarzım da, yüzümdeki çizgiler ve dombik dombik yanaklarım da böyle: 


2014 yılındaki pride yürüyüşünün üzerine 17 kilo almış bulunmaktayım. bir zamanlar 'acaba bana olur mu' diye düşünmeyip vitrinde neyi beğense en küçük bedenini alıp çıkan, bisiklet yaka  tişörtler giyebilen, göbeğini hiç düşünmeden açıveren kız yemin ederim yaşlandı artık. yaşlanırken aldığı 10+17 kiloyla barışması da hiç kolay olmadı, kurtuluşu yamuk yamuk etekler ve siyahta buldu. dolabında yılda bir kez falan giydiği yegane kot dışında renkli bir şeyi neredeyse yok. evde bile siyah giyiyor. 

ve tam olarak aşağıdaki gibi yaşlanmak istiyor. 

biraz kilo versin, saçlarındaki griler öyle güzel çoğalsın ki boyamak zorunda kalmasın, bir düğüne davete giderken öyle gitsin ki hem yakışsın hem de üstündekiler "ben gençken alabildiğine cool ve rakınroll bi' kızdım" desin.

demiştim ne yazarsam yazayım havalı bir tarzım varmış gibi görünecek diye. yazıyı tam olarak yazdığım şekilde bitireyim. 
şu an tam olarak şöyle görünüyorum. biraz sonra kalkıp bulaşık makinesini boşaltacak, makinedeki nevresimleri asıp köpeğin evin dört bir yanına saçtığı tüyleri süpürecek bir hanım birey için bence ideal bir tarz. hikayeyi "işte benim stilim" ile açıp "doya doya moda" formunda sonlandırıyorum. ay vallahi de gocunmuyorum. göynümüz hoş olsun. 

davulcu en son "ben artık yokum" demişti. "ben artık yokum"dan dokuz yıl sonra yine bir akşam "benimle gelir misin?" dedi. gittim. iyi ki de öyle olmuş. hayatımın aşkına gurur yapmamak  en iyi kararlarından biriydi. o da boş durmamış, benim buralarda olmadığım yıllarda gitar çalmayı öğrenmiş. 

artık her günümün sonunda davulcu, fonda gitar çalıyor. 

öptüm. 


4 Mart 2020

şubat miminin sonu

şu mimi mart gelmeden bitirmek kısmet olmadı. yine de başımı eğmiyor ve bir türlü anlam veremediğim, anlam versem cevabını bulamadığım "a change to make" sorusunu es geçerek olanca gururumla devam ediyorum. 

28. soru diyor ki bugünün etkinliklerinden bahset. 28 şubat, geçen cuma günüymüş ama aklımda değil ki o gün ne yaptığım. soruyu bir kez daha kafama göre eğip bükerek geçtiğimiz haftadan bahsedeyim. 

çarşamba günü hastanede refakatçi olacağımı yazmıştım, iptal oldu. kuzenimin kızı -ki kendisi yirmilerine yaklaşık bir çocuğumuz olur- annesini yalnız bırakamadığı için bana "gelme" dedi. "ben bugün kalırım sen de dinlenir yarın sabah gelirsin" dedim ama ne yaptımsa çocuğu ikna edemedim. tam hazırlanıp çıkarken gelişen bu olaya üzüldüm diyemem tabii. ama özenle hazırladığım refakatçi çantasını boşaltırken epey takdir etim kendimi.  tatile gidiyorum ama savaş da çıkabilir diye bağıran bir çanta, ayh neyse. 

cuma günkü dersime dişim ağrıdığı için gidemedim, ama çocuğun pazartesi matematik sınavı olduğunu öğrenince çok canım sıkıldı, hazırlıksız göndermek istemedim sınava. kalktım pazar pazar yollara düştüm. yollara düştüm çünkü birbirimize çok uzağız. 120 dakikalık ders için 14.45'te evden çıktım döndüğümde saat dokuz buçuğa geliyordu. 
gitmek için önce otobüse sonra metroya bindim. metro istasyonu çıkışında beni otomobil ile aldılar. derse başladığımızda saat 5'e geliyordu. dönüşte bu kez minibüs durağına bırakıldım, o şekilde beşiktaş'a gelip tekneye ve sonrasında da eve ulaşmak için sarı dolmuşa bindim. bi de uçağa binseymişim döngü layıkıyla tamalanacakmış ama bir dahaki sefere artık. 
istanbul'da yaşamayı düşünüp de karar veremeyen varsa dönüp dönüp üsttekini okusun.

benim gibi istanbul'dan başka gidecek bir yeri olmayan da 14.45'te bindiğim otobüsün camından çektiğim şu fotoğrafa bakıp teselli edebilir kendini.
  

bu arada eve dönerken biliyordum ki o buzdolabı boş, o ocakta bir kap sıcak çorba yok. ben sarı dolmuşta tüm bunları düşünürken tüm gün  haber seyrederek dünyayı kurtaran kocamı aradım. "pizza siparişi verir misin, ben gelene kadar gelmiş olur" dedim. pizza söylemek zor bir iş olduğu için haklı olarak söylendi elbette ama neyse ki dünyayı kurtarma işine ara verip söyledi o pizzayı. ne şanslı bir kadınım. 

eve geldiğimde pizza da gelmişti. dünyanın en iyi ve en kötü şeyi fast food olabilir. güp güp götürdük ama midem şişti bütün akşam. 

bu arada pazartesi sabahı bana bir işlem yaplacaktı hastanede, genel anestezi ile bayıltılacağım için de gece yarısından sonra yemek-içmek ve sigara yasaktı. saat 12'ye yirmi kala bir sigara, beş geçe de bir bardak su içerek geceyi noktaladım. 

pazartesi sabah 9 gibi girdiğimiz hastaneden öğleden sonra 1 gibi çıktık. hiç ağrım sızım olmadı, sadece hafif bi' sersemlik. zaten uykusuzdum, pazartesi 12 gibi devrildim, salı öğlen 11.30 gibi de telefonun sesiyle uyandım. 1 hafta daha antibiyotik içeceğim. 
bugün de temizlikle geçti, onu süpür, bunu sil, minimalizme karar ver derken akşam oldu. öyle bir haftaymış işte. yine destan yazdım. 

29. soru diyor ki: her zaman yapacağım bir şey?
sanırım hayatımın sonuna dek evimi bir hayvanla paylaşacağım. bu süre boyunca da yine ağlayacak ve evrimin hayvan ömrünün insan ömrüne kıyasla neden bu kadar kısa olacak şekilde geliştiğine küfredeceğim. 

30. soru denemek istediğim bir şeyi soruyor. içim mi geçmiş benim? hiç yok ki denemek istediğim bir şey. olmak istediğim bir şeyler var, olmak istemediğim bir şeyler var ama denemek için çok mu yaşlı hissediyorum acaba kendimi, gönlüm mü yorgun artık ne bileyim ama veremedim işte bu soruya bir cevap. keşke olsa, olsa da gelip hevesle yazsam. 

ve son soru bu şubat ayının en sevdiğim kısmını soruyor. 
ocak ayı ortasında bir test istemişti doktor, onun sonuçları can sıkıcı olabilirdi. 13 şubatta aldığımız sonuçlar hep temiz çıktı. sanırım en iyi kısmı buydu şubatın. 

14 şubat'ta da anneme sürpriz doğum günü yaptık. abim geldi, çok güzel bir aile fotoğrafımızı kanvas tablo yaptırmıştım annem için, beklediğimden daha iyi bir baskıyla yolladılar. annem hem abimin balonlar ve çiçeklerle gelişine, hem hediyesine, hem de pastasındaki 23 yazan muma çok sevindi. eve en son sevgili damadı, canım kocam kucağında kocaman bir orkideyle geldi. bazen kendini ayı ayı yapsa da canı isteyince oldukça kibar bir eril birey olduğunu görünce sevindim, annem orkidelerin mor olduğunu fark edince daha da mutlu oldu. o gün de çok güzeldi. 

uzun süre sonra daha çok ve düzenli olarak kitap okumaya başladım. listeden biraz sapmış durumdayım ama gocunmuyor bilakis gönlümün dilediğini yaptıkça daha da okumaya hevesleniyorum. 

şubat ile birlikte bloga da dönmüş olduğumu umuyorum. sanırım hiç yoksa 6-7 yazı yazdım. bence daha fazlasını da başarabilirim. bu da şubatın güzel taraflarından biri oldu. 

yarın yani çarşamba günü dersim var, akşam gelip şuraya yeniden bir şeyler yazarsam ay vallahi benden kralı yok. 

oyhh mim bitti. yazmaya sebep bulamazsam hemen yenisini bulur çakarım. bu bloga yazılacak, neflix'in, sims'in köpeği olunmayacak! yine kendime yaptığım bir atarla gidiyorum. 

e ama sizin nasıl geçti şubat ayınız?