çelınc etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çelınc etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2026

ne de güzel yazdım. helal olsun bana!

sims oynuyordum. aslında sürekli sims evleri yapmak oynamak anlamına gelir mi bilmiyorum ama sanırım öyle. neyse, o kadar büyük ve dolu dolu bir ev yapmışım ki saving ekranı geçmek bilmedi. instagram'a bakınayım dedim. karşıma başlığı "bu ay cevaplayabileceğin 31 soru" olan bir reel düştü. blogumu hatırladım. 

ben değil miydim sözler verip yazacağına dair büyük büyük konuşan? bu bir işaret olmalı dedim ve buradayım. başlıyorum. 

+ bu ay en heyecanlandığım şey:
pazartesi kıbrıs'a gidiyorum. arkadaşlarımı, glapsides'in tuzlu ve sıcacık sularını, ay ışığında kaleiçi'nde dolaşmayı ve sanırım bu aralar en çok ihtiyacım olan şey olan uzaklaşma duygusunu çok özledim. heyecanlıyım. 

+ şu sıralar en çok dinlediğim şarkı:
şu sıralar bu değil ama cevabımın bu olmasını istedim. 

"...çıkmazda aklım, benden ne yarattın?
hiç gitme diye büyüler yaptım..."


+ yazın vazgeçilmez içeceğim: 
ben yaz kış demeden aralıksız sade türk kahvesi içen insanım ama yaz dediği için soğuk bir şey söylemeliyim ve cevabım bu yandaki. hayatımda bundan daha iyi çok az şey içtim. 

elma,muz,salatalık ve ıspanak bir araya gelip nasıl bu kadar iyi bir şeye dönüşebilmiş bilmiyorum. 

keşke sadece file'de satılmasaydı da aklıma ne zaman gelse en yakın bakkaldan falan alıp içebilseydim. 

+ son zamanlarda beni en çok güldüren olay: 
hiçbir şey anlatmadan, direkt soru cevaplamaya başladığım için buraya sıkıştırabilirim. son yazdığımdan beri şöyle şeyler oldu: sevgilimle barıştım, sonra yine ayrıldım. bu ayrılığın son olduğuna adım gibi emin oldum ve yeniden barıştık. bunlar hep asla ama asla bir daha görüşmemek üzere, engellemeli falan ayrılıklardı benim için. ama bir şekilde yeniden bir araya geldik. bu son ayrılıktan sonra aşkımızı daha da filtresiz şekilde ilan etmeye başladık birbirimize. ve onun bu filtresizliğine gülüyorum en çok. hayatımda kimse seksi çıktığım bir fotoğrafa cevap olarak "wwwaaarfff" yazmamıştı mesela. :) yine güldüm aklıma gelince. 

+ şu sıralar en çok vakit geçirdiğim uygulama: 
tv gibi kullandığım youtube. uyanık olduğum her an bir şeyler açık fonda. çoğu zaman izlemiyorum ama ne yaparsam yapayım dinliyorum. 

+ bugün boş 3 saatim olsa ne yapardım: 
okul kapandı ve bol bol fazladan 3 saatlerim var. elbette sims oynuyorum. 

+herkese önerdiğim dizi: 
aslında sorunun başında "en son izlediğin" diyordu ama onu sildim. yeni bir dizi önerim yok. herkes battlestar galactica izlesin, sorarlarsa onu söylerim. ha kimsenin de sorduğu yok, herkesin canı burnunda. deniz göktaş dizi sayılmaz ama onu izlesinler madem. ana sayfamda karşıma çıktıkça izlenme sayısındaki artışına çok seviniyorum. inadına izlenmiş gibi. iç ferahlatcı bi' etkisi var. 

+ şu an en çok gitmek istediğim şehir: 
cevabı tam şu an olarak vermeliysem: bursa. sevgilime sarılıp uyurdum. 

+ son zamanlarda kendime aldığım en güzel şey: 
yakın zamanda iki tane parfüm aldım. armani code, ve davidoff cool water. bir de çok son zamanlar olmasa da dubai'den aldığım çikolata likörü. ama şimdi aklıma geldi, hepsini sollayacak olan şey, bayram tatilinde kıbrıs'tan aldığım heykelcik görünümlü güzeller güzelim: 


ismini Ceren'in kaynanasıyla kavgasındaki
"bana bak! ben namusu için yaşayan bir kadınım" haykırışından alıyor:
NAMUSU İÇİN YAŞAYAN KADIN HEYKELİ, famagusta'26

+ bu yaz gardrobuma eklemek istediğim parça: 
hiçbir şeyde gözüm yok galiba bu aralar. gardrop olmasın cevap, ev olsun. salonum için şu halıyı çok beğeniyorum ama üreticisini 250x350 boyutta yapmaya henüz ikna edemedim. 

    tatil dönüşü bunun için dişe diş kana kan bir mücadeleye girmeyi düşünüyorum.

+ bugün beni mutlu eden küçük bir şey: 
evimde kalan son bebek giysileri, battaniyesi ve peluşlarını, 2 ay sonra doğum yapacak olan bıııse için saklandıkları yerden çıkarıp hazırlamak. bu, vazgeçişlerimin sonuncusuydu ve ilk kez ağlamadan o anı atlatmayı başardığımı fark edince mutlu oldum. geçiyor işte her şey. bunu unutmamak lazım. 

+ telefonumda en çok kullandığım emoji: 
şu beşli umuyorum ki gündemimden hiç düşmez:

şu basit şeyi gösterebilmek için önce whatsapp'a girip kendime yolladım, sonra ss aldım ve gemini'da çözünürlüğünü yükselttim. rabbim beni ıslah etsin. 


+ yaz bitmeden kesin yapmak istediğim şey: 
bir değil iki şey: sevgilimle kısa da olsa bir tatil yapmak ve salonumu yenilemek. tohum kodlu duvar rengim, yeni halım, cillop süpürgeliklerim ve hayalimdeki pirinç avizemle kışa girmek. 

+ son zamanlarda keşfettiğim yeni bir mekan: 
ismini veremem ama çok güzel olduğu için hemen gösterebilirim.


+ şu an en çok hangi hedefim için çalışıyorum: 
sims'te yaptıklarım için çalışmıyorum ama bu bana kurması güzel bir hayal gibi geliyor. 

+ bu ay kendimle ilgili geliştirmek istediğim alışkanlık: 
yine kilo aldım. geçen yıl bu zamanların üstüne 7 kilo falan aldım. onu vermek için yeniden diyet ve bisiklet alışkanlığımı kazansam ne güzel olurdu. 

+ son zamanlarda aldığım en güzel iltifat: 
o engeli boşuna açmadık. sevgisini böyle ifade eden biriyle olmak içimde kırılmış o binlerce parçayı birleştirip iyileştiriyor. 

+ çektiğim son fotoğraf: 

trendyol'dan aldım ama çalışmadı. iade için uygulama benden ürün fotosu istedi. bozuk olduğu anlaşılıyor mu acaba böyle? :)
+ yaz akşamlarını tek kelimeyle anlat: 
benim bu aralar geçirdiğim yaz akşamlarını mı soruyor yoksa yaz akşamlarının ne ifade ettiğini mi bilemedim. genel bir cevap vereyim: sakin

+ son zamanlarda "iyi ki denemişim" dediğim şey: 
iyi ki duvarlarımın üstüne ördüğüm dikenli tellere kat çıkmayı bırakmış hatta onları oradan sökmenin de yolları olduğunu fark etmiş ve biraz acıtsa da o dikenli telleri sökmeyi denemişim.

+ bugün beni en motive eden şey: 
tatil bavulu hazırlamak. çünkü güzel günler bizi bekler... 

+ temmuz ayına şu ana kadar 10 üzerinden kaç veririm: 
henüz 12 temmuzdayız. şu 12 gün  8 gibi geçti sanki. ay sonuna dek 9 için umudum yüksek. 10 olmayacağını biliyorum ama yine de güzel geçsin. bu arada 8 de çok iyi! bu kadar beklemiyordum. 

+ temmuz sonunda ne için şükretmek isterim: 
çalışıyorum ama tatildeyim ve bu çok güzel bir temmuz demek. sağlıklıyım. iyi hissediyorum. ailem yanımda, arkadaşlarım bi' telefon uzağımda, aşk meşkten yana çok güzel hissediyorum. korkularım, kaygılarım ve beklentilerim var ama iyi şeyler olacağına inanıyorum. hepsine şükür. 

+ temmuz sonunda kendime ne için teşekkür etmek isterim: 
bütün paramı bitirmeden aksine biraz olsun biriktirerek temmuz sonunu görürsem çok teşekkür etcem kendime söz. 

+ gelecek aya kendime bırakacağım tek cümle: 
anlaşılmayı bekleyip kendini ve hislerini ifade etmekten vazgeçme, 


sorular bitti. saat tam 04.30 
bazı soruları atladım çünkü çok saçmalardı ama yine de başardım.
sims ekranı hâlâ "saving" derken gidiyorum.
oyunu ctrl+alt+del yapıp fişi çeker ve son bi' sigara içip uyurum sanırım. 

bu saate uyumak zorunda olmadığım için eğitim fakültesinin kapısından girdiğim güne de şükürler olsun. :) 

öptüm. 

11 Ocak 2022

geri geldim ama azıcık

nasıl yazılır unuttum biraz. o ara kış geldi, yeni bir yıl geldi, kafam bi' ara gitti ama umuyorum ki geri geldi. bazı şeyler sandığın gibiyse güzel, öyle olmadığını anlayınca verdiği tüm hisle birlikte silinip gidiyor. zaten ilk de değil bunu anlayışım. var bunlardan işte her yerde, bazen en savunmasız anında denk geliyor, boka basmışsın gibi oluyor. e bokun da günahı yok, geçmeseydin sen de oradan. 

yine evle uğraşmaya başladım. bir sürü plan proje, çizimler ve seçimler. birkaç ay iyi idare eder beni. bir de ehliyet sınavı nasıl bir şeymiş diye baktım, epey tırtmış. o da çıksın artık aradan. direksiyona ilk geçtiğimde gösterdiğim performans, diğer koltukta oturan esas ve esaslı şoförden epey yoğun tezahürat almıştı. ne olacak benim bu "istersem her şeyi öğrenirim ya, kolay" özgüvenim? neyse ki yokuşlardan hâlâ çok korkuyorum, o belki dengeler bu ukalalığımı. 

bir de fiziksel dertlerim var. son birkaç aydır yüzümde nokta olarak beliren "şeyler" sonra birer lekeye dönüşüp ısrarla geçmiyor. araştırma konusunda tam bir ruh hastası olduğum için çözümü anladım ama harekete geçme konusunda hiç iyi değilim. şimdi kim peşine düşecek o c vitaminlerinin, retinollerin bilmem ne de sonra her gün düzenli pıt pıt sürecek onları. off.  

hayalimdeki evrende bunların hiçbiri yok. hayalimdeki evrende boynumda koca halkalardan kolyemle bir grand maester olarak yaşıyor ve bütün gün mum ışığıyla aydınlatılan kütüphanemde takılıyorum. kral ve kraliçelere akıl veriyorum. ne atım var, ne kılıcım ne de girmem gereken bir savaş. boş vakitlerimde dorne bahçelerinde elimde pirinçten şarap kadehiyle geziyorum falan. kariyer hedefim bundan ibaret. 


komşum zihin'de şalanj gördüm, yakaladığım yerden ben de yazayım.
ilk soru büyürken yapmayı en sevdiğim şeyi  soruyor. biraz kafam karıştı, çocukken dememiş büyürken demiş. ikisinde de ortak olan şeyi düşündüm. ikisinde de en sevdiğim şey sokakta olmaktı. çocukken mahallenin altını üstünü getirip türlü oyunlarla başıma belalar açmak (ajancılık oynarken el bombası diye karşı kaldırımdaki düşman çocuklar çetesine açılmamış kola kutusu fırlatmak, onun bir anda akıl almaz bir sesle patlaması, mahalle esnafının linç girişiminden kaçışım gibi) ya da biraz daha büyüyünce istiklal caddesi'nin ara sokaklarında bu kez kimsenin fark etmediği belalara koşmak ve sonra onlardan kurtulmaya çalışmak. bu kez patlayanın kola kutusu değil, duygularım olması ve bu bitmeyen cümle. ayhh allahım... işte tüm bunların merkezinde sokakta olmak vardı. 

ikinci soruyu da şaapıp öyle gideyim. bu da konuşmaktan en zevk aldığım konuyu soruyor. herkesle konuşmayı sevdiğim şeyler farklıymış galiba benim. düşündüm, aklıma bin tane ayrı şey geldi. sanırım anı dinlemeyi de anlatmayı seviyorum. ama komik anı, "bak işte başıma ne geldi hahaha hohoho" diye biten hikayeler. anlatılsın gülelim bitsin. bir de ben sıkıştırayım araya kendi sorumu o arada. konuşmayı en sevmediğim konu ise içinde siyaset geçen herhangi bir şey. birinin siyasi fikirlerini dinlerken içim şişiyor. fikir dediğin nedir yahu? ne kadar solcu olduğunu anlatmaya çalışmasana bana, ya da nasıl süper tespitler yaptığını. bir dakika bile dinlemek istemiyorum yemin ederim. aynen en iyisini sen biliyorsun sevgili arkadaşım, sistem bozuk, evet o parti kötü, seninki en iyi, tabii ki oylara sahip çıkalım, söz bi' dahakine birlikte nöbet tutacağız sandık başında. wooowwoow. offf yazarken yıldım. isyan edip küfür edeceksen olur biraz, ama biraz. gerisine yokum. 

sorular elli iki taneymiş ama şimdilik bu kadarmış. zihin yazdıkça ben de gelir yazarım umarım. 

öptüm. 


26 Mayıs 2021

müzik diyorlar ben yine destan yazıyorum

zihnibeykomşum sağ olsun yeni çelınç atmış üstümüze, yeni diyorum ama bana gelişi yeni. 

kaç gündür takip ediyorum lakin iştirak etmeye anca muvaffak olabildim. neyse, kelimeler arasına "fevkalbeşer" falan sokuşturmadan başlayayım. 

komşularım üçerli beşerli yazdılar şarkılarını, kendime hiç güvenmiyorum, sanki çok önemli işlerim varmış gibi şuraya istikrarlı bir şekilde gelemem diye korktum. hedefim, tek seferde yazmak. saat gece 03.40, şimdi gidip ilk cevabımı düşünürken bir kahve yapacağım, sonrası allah kerim, kim bilir kaç saatte bitecek bu yazı? olsun, burada olmayı çok özledim, iyi ki çelınclar var. ay lav çelınç! 

# başlığında renk geçen sevdiğim bir şarkı:
nilüfer'in o kısacık melodinin ardından "aaaahkşam olduuu" diye aniden konuya girmesini ve kameraya sitemkar bakışlar atarken işvelenen yarı nevrotik halini izlemeyi çok seviyorum. 

# başlığında rakam bulunan şarkı:
burada bir yerlerde kesin daha önce söyledim bunu ama yine şaapayım. teoman bey bu şarkıyı çıkardığında 17 yaşındaydım ve tam da o günlerde ona hem fiziksel hem de az çok karakter olarak benzeyen (en azından bana öyle geliyordu yani) birine aşıktım. kafamı otobüsün camına yaslayıp, şarkıyı teoman beyciğim benim için yazıp söylemiş gibi dinliyordum ve daha on yedi, on yedi, on yedi, on yediiiydiiiiiiim... (melodili) 

#  bana yaz dönemini hatırlatan bir şarkı:
eskiden yazın geldiğini pride yürüyüşünden anlardım. her yerde rengarenk bayraklar, arkadaşlarım yanımda, ama asıl ben onların yanındayım. bin türlü duyguyu aynı anda yaşıyoruz, sevgi, dayanışma, deli deli sloganlar, birlikte  çok daha güçlü hissetmenin verdiği o sevinç. ama binlerce başka güzel şey gibi onu da aldılar elimizden. yiyip içtikleri haram zıkkım olsun da şu adamlar neşemizi bile çaldılar ya hiç soğumuyor içim. valla ne yaşıyoruz, nasıl hala delirmedik aklım almıyor. gökkuşağının altında toplanamayacaksak yaz neden gelir ki yani? oyy dağlar ooy! 

# gürültülü dinlenmesi gereken bir şarkı:
ama 9 haziran 2013'te yayınlanan bu versiyonuyla... 
sonra çok daha kötü şeyler oldu ama hiç unutmadım. unutmayacağım. 

# bende dans hissi uyandıran bir şarkı:
önceki sorunun cevabı beni aldı duvara vurdu. şimdi kendimi iyileştirmem için dans ettiğim bir an getirdim gözümün önüne.
belki onlarca başka şarkı sayabilirim ama şu an bana en iyi gelecek olan, son sınıfımla iki yıl boyunca bıkıp usanmadan deliler gibi tepindiğimiz cheap trills! :) 
i got u beeeeyyyyyybi! 

# yolda giderken dinlenesi bir şarkı:
bunu yaklaşık bir ay kadar önce bursa'ya gittiğimizde fark ettim. istanbul'dan çıkana kadar (sanırım trafikte hızlı gidememekten) sakin, türkçe şeyler dinlemeyi seviyorum ama ne zaman ki otoyola çıkıyoruz ve cool kocam altındaki otomobilin tombul bir kibrit kutusu olduğunu unutup adeta bir maserati direksiyonundaymış gibi coşuyor heh işte öyle anlarda ben de gaza geliyorum. o zaman ikimizi de memnun edecek lakin onu highway to hell falan gibi tam da delirtmeyecek şiddette şeyler çalsın istiyorum. yani mesela şunun gibi. 

ya da bunun gibi : 

# dinlemekten usanmadığım bir şarkı:
şu ana dek en düşündüren soru bu oldu. yarım aklım nerelere gitti geldi ama cevabım şu:
mazhar'a eşlik eden de bizzat benim. yıllar önce cool kocamın beni "şu şarkıyı bi' söylesene sen" deyip evin bir odasına kurduğu karanlık stüdyosuna itekleyerek söylettiği haliyle. 23 yaşındaki küçük S. ve onun tedirgin sesini hatırlamayı ve bir gece yapacak hiçbir şey bulamamışken dandik bilgisayarımda yaptığım bu klibi çok seviyorum. 

# yetmişlerden bir şarkı: 
biri, bunca şarkıda ilk hangisini dinleyeyim diye sorsa hiç düşünmeden bu derim. 
bence ajda çok ilginç bir şarkıcılık performansı göstermiş burada. yani şarkıda o an  ne anlatıyorsa her bir sözcüğün duygusunu vurgularıyla, sözcükleri kısaltıp uzatmasıyla falan öyle aktarmış ki aklım almıyor. mesela "kimselere soramadım" derkenki çaresizlikte sesi titriyor. "onu bulup kaçmak ister canım" derken öyle bir "kaçmak" diyor ki sesinde bir hınzırlık. bitti mi, bitmedi! "düştüm ağına" diyor mesela yine titreyen bir sesle ama sonra "taştan mı sandın beni" derkenki o taş vurgusu falan, taşın taş olduğu türkçe bilmeyen hollandalıya bile geçer. onun da ardından gelen "yalancı ama tadı da başka" daki "tadı da başka" cilveli nağmelerle söylenmiş falan böyle ay aklımı kaçırıcam çok acayip. 
kadın resmen şarkıyı yaşamış, ama yani arabesk bir şekilde söylemiyorum bunu. sahne varmış gibi, tiyatro oyunu gibi şarkı. her tonlama gözümün önüne bambaşka bir ruh halini şaapıyor. şimdi o kadar iddialı cümleler kurup konuyu şaapıyor gibi basiretsiz bir şekilde bitirmem çok hoş olmadı ama daha fazla uzatmamak için böyle bağlayayım dedim. yoksa duramicaaam. 

# düğünümde çalınmasını istediğim bir şarkı:
düğünümde çok güzel şarkılar çaldı. düğün giriş şarkımız memlekette neredeyse hiç bilinmeyen fransızca bir şarkıydı. böyle de kalsın diye, hiçbir yerlerde duymayayım ki bana sadece cool kocamı ve o şarkıyı seçme sebebimizi hatırlatsın diye onu kendime saklıyorum hep. 

ama geçkin sosyetikler gibi nikah tazelesek ne çalarız diye düşündüm, aklıma ilk gelen bu oldu. mazimizde yeri büyük, kıymeti tarifsiz. 



# yeniden yorumlanan bir şarkı:
bu şarkıyı kargo'dan ilk dinlediğimde istiklal'de yaga isimli bir bardaydım. kargoyu sevdiğimden değil bestfrendim kargo'nun tonmaisteri olduğu için oradaydım. 
şimdi kendisinden cool kocam diye bahsettiğim lee ile yaklaşık altı yıl süren sevgililiğimiz çok kötü ve canımı acıtan bir şekilde bitmişti. hayatımın en boşlukta hissettiğim zamanlarını yaşıyordum. çalıştığım yerden çıkıp best friendim bece'nin yanına kaçmış, çok yorgun bir halde gecenin bitmesini ve evimize gitmeyi bekliyordum. kim bilir kaç kadeh alkol tükettiğim o bar taburesinin üstündeyken ışıklar tamamen karardı ve bu şarkıyı söylemeye başladılar. 

o gün, orada, o şarkının başından sonuna dek ağladım. bece yanıma geldi, aslında gelmemesi gerekiyordu. o anda mikrofon mu patlıyor amfi mi çatlıyor böyle şeylerle ilgilenmesi gerekiyordu ama işi gücü bırakıp sadece sarıldı bana. o sarılınca daha da coştum. o gürültüde kimse duymazken bece'nin kolları arasında sessiz sessiz ama o günlerde hiç olmadığı kadar, içime attığım her bir şeyi boşaltırcasına şiddetle ağladım. bunları yazarken şarkıyı da açtım dinliyorum, yine ağladım. 

# en sevdiğim klasik müzik parçalarından bir tane: 
klasik müzik benim bildiğim bir şey değil pek ama ara sıra kocam piyanoda bunu çalıyor, onu dinlemek epey hoşuma gidiyor. 

# karaokede biriyle düet yapmaktan hoşlandığım bir şarkı:
dünya yansa karaoke şarkım değişmez. düet arkadaşı olarak da abimi seçiyorum. çünkü damarlarımda bir damla olsun madonnacılık varsa bu tamamen abimin eseridir. 

şimdi geçkin geçkin konuşacağım ama biz küçükken bir albüme para verdiysek o kaset sarıp parçalanana kadar çalardık biz onu. bugün şahsım olarak, seksenlerin ikinci yarısı boyunca evimizde aralıksız çalan true blue albümündeki her notayı vuruşuna dek biliyorsam işte bunlar hep seksenler çocuğu olmaktan. 

# beni hayat üstüne düşüncelere iten bir şarkı: 
ama düşünüyorsun da ne oluyor derseniz, iyi şeyler oluyor gibi olurken olmuyor. sanırım hiçbir zaman, kendime bile tam anlamıyla tarif edemeyeceğim. 

kalbimin orta yerinde odadaki fil misali duran ama uzun süre ısrarla görmezden geldiğim en sonunda onlarla yaşamaya alıştığım kırıklar falan var. hayat değil de hayatım üzerine aklıma bir şeyler getiriyor bu şarkı hep. 

#bugün hala bir arada olmasını arzu ettiğim gruptan bir şarkı:

bir arada olmalarını ister miydim emin değilim ama kurt'ün yaşadığı o acıları yaşamamış olmasını dilerdim. nirvana'yı ilk dinlediğimde kurt öleli birkaç yıl olmuştu. aynı apartmanda yaşadığım ve tamamı ergenlerden oluşan arkadaş grubumla kurt'ün ölüm yıldönümünde onun için benim odamda bir tören yapmış, mumlar yakıp ruhu için güzel dileklerde bulunmuştuk. artık kendimizi o anın büyüsüne nasıl kaptırdıysak halıyı yakmışız tam ortasından. sorsan arabesk dinleyen yaşıtlarımızı aşağılayan tiplerdik bir de, onlardan çok da farkımız yokmuş şimdi bakınca. 

kurt'ün ölümüyle ilgili hala çok üzgünüm ama yıllar geçtikçe bambaşka bir yerden üzülüyorum. o zamanlar kurt cobain her birimiz için, ölümüyle bile şahane bir rakınrol ikonuydu. bugün baktığım yerden bambaşka bir şey görüyorum. sanki o hep yardım istemiş de ben işe güce dalıp onu unutmuşum, o da kimseye yük olmak istememiş, sırtına yeşil hırkasını geçirip evden çıkıp gitmiş gibi, bize anlatmaya çalışmış ama asla anlamamışız gibi. ben yaşlanırken ve o hep yirmi yedisinde kalmışken bu unplugged kayıtlarını her izlediğimde kederle karışık tuhaf hisler basıyor içimi. 

# aşık olma hissi uyandıran bir şarkı: 
bu klipteki ay yüzlü oğlan hayattaki ilk celebrity crush'larımdan biridir. gerçi yeterince celebrity olsa adını sanını da bilirdim ama olsun, ölürüm giderim yine aklımda suratı. çok yanıktım oğlana o yıllarda. çünkü ergenlik, çünkü hormonlar... 


# kalbimi kıran bir şarkı:
üzerime alınıyorum, durduk yere ağlayasım geliyor yemin ederim. 

# sesine hayran olduğum sanatçıdan bir şarkı: 
sesini çok sevdiğim iki şarkıcının düetiyle geldim. ama sadece seslerini değil, hem salif'i hem de cesaria'yı sanki önceki hayatımızda falan ahbaplarımmış gibi tuhaf bir tanıdıklık duygusuyla seviyorum. 

 # çocukluğumdan hatırladığım bir şarkı:
ben küçükken müzik bizim evde hiç susmayan bir şeydi. akşamları çok değil ama gündüz saatlerini hep fondaki şarkılarla hatırlıyorum. babamın devrimci şarkıları,  abimin pop saatleri, bazen de radyoda artık ne denk gelirse... şimdi anlatacağım şeyi bir çocuğun gözünden hatırladığımda çok büyülü bulduğum için özellikle burada olsun istedim. böyle epey güneşli bir gün hatırlıyorum hayal meyal, radyoda bir şarkı çaldı ve çok sevdim şarkıyı. ama öğrenemedim kim olduğunu, yine de uzun yıllar boyunca melodisi hep kulağımda kaldı. aradan yıllar geçti, ergenliğimin başlarında bir gün okuldan gelip yine radyoyu açtım. oha, yıllardır aklımda kalan o şarkı. ama başını kaçırdığım için yine öğrenemedim ne olduğunu. bu kez cesaretimi toplayıp aradım radyoyu, utana sıkıla az önce çalan şarkının ne olduğunu sordum, söylediler. tam olarak 'bana ait bir şey yıllarca benden alınmış da tam o an ona tekrar kavuşmuşum gibi' sevindim. 

eğer yazmaya bu kadar ara vermeseydim bence çok daha güzel anlatabilirdim hislerimi lakin aha bu da bana ders olsun. neyse. 

# beni hatırlatan bir şarkı: 
buna benzer bir soru önceki çelınçlarımızdan birinde daha vardı, o zaman âbime sormuştum, "incelikler yüzünden" demişti. yine destanlar yazdığım ve saat sabahın altısı olduğundan soracak kimsem de yok ama kapanışı kendime kendimi hatırlatan bir şarkının çok sevdiğim bir versiyonuyla yapayım. 

size daha önce linet'i, üşenmeyip konserine gidecek kadar çok sevdiğimi ve o konserde kah gözlerim dolarak kah hop hop hoplayarak kendimden geçtiğimi söylememiştim değil mi? onu da anlatayım bi' ara. 

yine gılgamış yazdım. artık gözlerim kapanıyor. umarım çok saçma imla hataları, anlatım bozuklukları falan yapmamışımdır, sonra dönüp fark edince çok üzülüyorum çünkü. 

öptüm. 


4 Mart 2020

şubat miminin sonu

şu mimi mart gelmeden bitirmek kısmet olmadı. yine de başımı eğmiyor ve bir türlü anlam veremediğim, anlam versem cevabını bulamadığım "a change to make" sorusunu es geçerek olanca gururumla devam ediyorum. 

28. soru diyor ki bugünün etkinliklerinden bahset. 28 şubat, geçen cuma günüymüş ama aklımda değil ki o gün ne yaptığım. soruyu bir kez daha kafama göre eğip bükerek geçtiğimiz haftadan bahsedeyim. 

çarşamba günü hastanede refakatçi olacağımı yazmıştım, iptal oldu. kuzenimin kızı -ki kendisi yirmilerine yaklaşık bir çocuğumuz olur- annesini yalnız bırakamadığı için bana "gelme" dedi. "ben bugün kalırım sen de dinlenir yarın sabah gelirsin" dedim ama ne yaptımsa çocuğu ikna edemedim. tam hazırlanıp çıkarken gelişen bu olaya üzüldüm diyemem tabii. ama özenle hazırladığım refakatçi çantasını boşaltırken epey takdir etim kendimi.  tatile gidiyorum ama savaş da çıkabilir diye bağıran bir çanta, ayh neyse. 

cuma günkü dersime dişim ağrıdığı için gidemedim, ama çocuğun pazartesi matematik sınavı olduğunu öğrenince çok canım sıkıldı, hazırlıksız göndermek istemedim sınava. kalktım pazar pazar yollara düştüm. yollara düştüm çünkü birbirimize çok uzağız. 120 dakikalık ders için 14.45'te evden çıktım döndüğümde saat dokuz buçuğa geliyordu. 
gitmek için önce otobüse sonra metroya bindim. metro istasyonu çıkışında beni otomobil ile aldılar. derse başladığımızda saat 5'e geliyordu. dönüşte bu kez minibüs durağına bırakıldım, o şekilde beşiktaş'a gelip tekneye ve sonrasında da eve ulaşmak için sarı dolmuşa bindim. bi de uçağa binseymişim döngü layıkıyla tamalanacakmış ama bir dahaki sefere artık. 
istanbul'da yaşamayı düşünüp de karar veremeyen varsa dönüp dönüp üsttekini okusun.

benim gibi istanbul'dan başka gidecek bir yeri olmayan da 14.45'te bindiğim otobüsün camından çektiğim şu fotoğrafa bakıp teselli edebilir kendini.
  

bu arada eve dönerken biliyordum ki o buzdolabı boş, o ocakta bir kap sıcak çorba yok. ben sarı dolmuşta tüm bunları düşünürken tüm gün  haber seyrederek dünyayı kurtaran kocamı aradım. "pizza siparişi verir misin, ben gelene kadar gelmiş olur" dedim. pizza söylemek zor bir iş olduğu için haklı olarak söylendi elbette ama neyse ki dünyayı kurtarma işine ara verip söyledi o pizzayı. ne şanslı bir kadınım. 

eve geldiğimde pizza da gelmişti. dünyanın en iyi ve en kötü şeyi fast food olabilir. güp güp götürdük ama midem şişti bütün akşam. 

bu arada pazartesi sabahı bana bir işlem yaplacaktı hastanede, genel anestezi ile bayıltılacağım için de gece yarısından sonra yemek-içmek ve sigara yasaktı. saat 12'ye yirmi kala bir sigara, beş geçe de bir bardak su içerek geceyi noktaladım. 

pazartesi sabah 9 gibi girdiğimiz hastaneden öğleden sonra 1 gibi çıktık. hiç ağrım sızım olmadı, sadece hafif bi' sersemlik. zaten uykusuzdum, pazartesi 12 gibi devrildim, salı öğlen 11.30 gibi de telefonun sesiyle uyandım. 1 hafta daha antibiyotik içeceğim. 
bugün de temizlikle geçti, onu süpür, bunu sil, minimalizme karar ver derken akşam oldu. öyle bir haftaymış işte. yine destan yazdım. 

29. soru diyor ki: her zaman yapacağım bir şey?
sanırım hayatımın sonuna dek evimi bir hayvanla paylaşacağım. bu süre boyunca da yine ağlayacak ve evrimin hayvan ömrünün insan ömrüne kıyasla neden bu kadar kısa olacak şekilde geliştiğine küfredeceğim. 

30. soru denemek istediğim bir şeyi soruyor. içim mi geçmiş benim? hiç yok ki denemek istediğim bir şey. olmak istediğim bir şeyler var, olmak istemediğim bir şeyler var ama denemek için çok mu yaşlı hissediyorum acaba kendimi, gönlüm mü yorgun artık ne bileyim ama veremedim işte bu soruya bir cevap. keşke olsa, olsa da gelip hevesle yazsam. 

ve son soru bu şubat ayının en sevdiğim kısmını soruyor. 
ocak ayı ortasında bir test istemişti doktor, onun sonuçları can sıkıcı olabilirdi. 13 şubatta aldığımız sonuçlar hep temiz çıktı. sanırım en iyi kısmı buydu şubatın. 

14 şubat'ta da anneme sürpriz doğum günü yaptık. abim geldi, çok güzel bir aile fotoğrafımızı kanvas tablo yaptırmıştım annem için, beklediğimden daha iyi bir baskıyla yolladılar. annem hem abimin balonlar ve çiçeklerle gelişine, hem hediyesine, hem de pastasındaki 23 yazan muma çok sevindi. eve en son sevgili damadı, canım kocam kucağında kocaman bir orkideyle geldi. bazen kendini ayı ayı yapsa da canı isteyince oldukça kibar bir eril birey olduğunu görünce sevindim, annem orkidelerin mor olduğunu fark edince daha da mutlu oldu. o gün de çok güzeldi. 

uzun süre sonra daha çok ve düzenli olarak kitap okumaya başladım. listeden biraz sapmış durumdayım ama gocunmuyor bilakis gönlümün dilediğini yaptıkça daha da okumaya hevesleniyorum. 

şubat ile birlikte bloga da dönmüş olduğumu umuyorum. sanırım hiç yoksa 6-7 yazı yazdım. bence daha fazlasını da başarabilirim. bu da şubatın güzel taraflarından biri oldu. 

yarın yani çarşamba günü dersim var, akşam gelip şuraya yeniden bir şeyler yazarsam ay vallahi benden kralı yok. 

oyhh mim bitti. yazmaya sebep bulamazsam hemen yenisini bulur çakarım. bu bloga yazılacak, neflix'in, sims'in köpeği olunmayacak! yine kendime yaptığım bir atarla gidiyorum. 

e ama sizin nasıl geçti şubat ayınız?





25 Şubat 2020

24 ve sonrası: anılar, kalbe dert gönüle yara olanlar

yarın kuzenim ameliyat olacakmış. kuzenimi severim, onun annesi olan ve iki yıl önce bir gece aniden kaybettiğimiz teyzemi daha da çok severdim. dünyanın en yaratıcı küfreden kişisiydi teyzem. uzun yıllar avusturya'da yaşadığı için kaba bir alman aksanı vardı, o akıl almaz küfürlerini dolu dolu aksanıyla duymak bizi çok güldürürdü. zaten teyzemin siniri uzun sürmez o da bizimle gülerdi. evine hangi saate gidersek gidelim zorla mutfaktaki masasına oturtur buzdolabında ne varsa o kocaman masaya sererdi. bir yandan akşamdan kalan taze fasülyeyi tabağa koyarken çocuklarına kaydığı fırçalar ve vizyoner küfürleri eşliğinde köyden gelen peyniri çıkartırdı. telaşı bitince, kahvaltı mı yapılacak akşam yemeği mi hazırlandı belli olmayan sofrada yanımıza oturtur cevabını gerçekten dinlediği sorular sorardı. başka bir teyzenin öylesine soracağı hal hatır soruları işte. ama teyzem gerçekten dinlerdi. bir gün yine böyle bir sofraya tam oturmuşken dedim ki: teyze almanca sayabiliyor musun hala? teyzem bunu büyük bir gurur meselesi yapmış olacak, aklıyla büyük bir yarışa girip yemek boyunca saymaya devam etti. ayn,zıvayn diye bi' başladı, biz tabakları kaldırıp makineye dizerken teyzem hâlâ kendi kendine sayıyordu. komikliği çabayla değil yaradılışından gelen bambaşka bir haldi. 

teyzemin ölüm yıl dönümünde annem facebook sayfasına onun bir vesikalık fotoğrafını koyup altına "abla bizi yıktın gittin" yazmıştı. annem böyle şeyler yazan biri değildir, facebook'u da genellikle tam bir orta yaşlı anne gibi kullanır. gittiği yerlerde çekilmiş havalı fotoğraflarını koyar, bazen çiçekli fotoğraflar paylaşır, güzel dilekler diler. annemin o gün yazdığı şeyi görünce karnıma yumruk yemiş gibi olmuştum. teyzemin ölümü en çok annemi üzdü. ben daha küçücükken, henüz yirmilerinde genç bir kadınken kaybettiği annesi yerine teyzemi koymuştu çünkü. çok arkadaşı da yoktur annemin, teyzem onun hayattaki en yakın arkadaşıydı. bir gece gelen kalp krizi ile giden teyzemin ardından annemin boynu bükük kaldı. halen onu her hatırladığında yerinden kalkıp kendi dikkatini dağıtmaya, ağlamamaya çalışıyor. keşke elimden gelse de ona ablasını geri getirebilsem. 

teyzemden geriye annem için kol kanat gerilmesi gereken üç evlat kaldı şimdi. o üç evlattan en küçüğü teyzemin ilerleyen yaşlarındaki zorlu hamileliği sonucu dünyaya gelmiş bir oğlan çocuğu. daha hamileliğinin başında doktor teyzeme "doğumda seni de kaybedebiliriz, çocuğu da. her şeye hazırlıklı ol." demiş. neyse ki korkulan olmuyor ama teyzem doğurduğu gibi büyük bir ruhsal çöküntüye giriyor ve şişli'deki meşhur lape hastanesinde yatırıyorlar. ortada kalan çocuğa bakmak üzere işinden ayrılan annemle birlikte koca bir bavul hazırlayıp teyzemlere gittiğimizi hatırlıyorum. teyzemin daha ergenliğe bile yaklaşmamış yaşlardaki iki kızı, onlardan da küçük abim, beş yaşlarındaki ben ve annesi hastanede el kadar bir bebek ve elbette teyzemin aşırı geçimsiz kocası. teyzem üç ay kadar kaldı hastanede, annem hepimize baktı o yaz, hepimize. 

annem hâlen hepimize bakmaya çalışıyor. doğumuyla teyzemi lape bahçesindeki ağaçların arasına salan küçük oğlan büyüdüğünde tam bir hain evlat ökkeş'e dönüştü. büyük ve anlamsız eril duygu dalgalanmaları yaşarken annemi ve çevresindeki herkesi kırıp döküyor, kaba saba bir tip. ben de çocukluktan gelen bir bağlılıkla seviyorum ama öyle şeyler yapıyor ki gözüm görsün istemiyorum çoğu zaman. annem de küsüyor ona, sonra diyor ki: "ne yapayım, ne anası var ne babası. ben de sahip çıkmazsam bu salak ölür gider bir yerde." ablasına duyduğu hasretle ökkeş'i de bağrına basıyor işte bir şekilde. sevmek ve aile olmak içinde çok karmaşık şeyler barındırıyor hakikaten. 

bu kadar şeyi neden anlattım bilmiyorum. aslında sadece 'yarın kuzenim ameliyat olacak ve ben de ona refakatçi olarak hastanede kalacağım' yazıp geçecektim gündelik bir bilgi olarak ama içimde birikmiş demek, içimde birikenlerin bir yere akası gelmiş.

hastanede nasıl bir ortam olacak bilmiyorum. göztepe devlet hastanesi, refakatçilere kıçlarını koyacakları bir kanepe bir şey veriyor mu yoksa sabaha kadar hastane köşelerinde sokak köpeği gibi sürünecek miyim? bilgisayarımı yanıma alayım dedim, bir de kitap ve fener gibi bir şey. uykusuzluk mesele değil de bir şeye bakmadan duramama hastalığım var. onun için hazırlıklı olmam lazım. en kötü ihtimalle kantin vardır, oraya kaçarım diye umuyorum. 

daha fazla derin duygulara dalmadan çelınca devam edeyim en iyisi. 

# ertelediğim bir proje :
yakın zamanda ertelediğim ve en içimde kalan proje, mesleki instagram hesabım olan sayfanın adıyla bir dernek açmaktı. 7 kişi olunca dernek açılabiliyor, 7 kişi var ama kimsede o enerji yok, enerji olsa zaman yoksa, hepsi olsa yine bir şeyler yok. bilmiyorum ki vitaminsiz miyiz neyiz? ileride yapsak ne güzel olur. 

tabii projenin biri gelip biri gitmiyor. çok eskiden buralarda 'havada durdum' diye bir blog vardı, çok hayranıydım. şimdi baktım blogspot adresi olarak yok, belki de sadece başlığı buydu ama ta oralardan yadigar şöyle bir şey var: 

aklıma bir şey gelince hayata geçirmek için çok uğraştığım dönemler var ama hayatımın önemli bir kısmı da hele girdabı içinde geçiyor. 

beni korkutan bir şey: 
yine eski çelınc sorularından. daha önce sanırım kımıl kımıl hayvanlar, yokuştan aşağı inen kamyonlar yazmıştım buna. değişen bir şey yok. 

tanışmak istediğim bir kişi:
ünlü kişilerle tanışmak istemek gibi bir duygum yok hatta hep öyle uzaktan seveyimciyim ben. tanışmaktan kasıt da zaten bir yerde merhaba deyip hayatıma devam etmekse aayhh hiç çekemem ama bazı insanların arkadaşım olarak hayatımda olması güzel olabilirdi. mesele simone de beauvoir'la tanış olsak, ara sıra buluşup birer kahve içerken sartre'ın ve edebiyat dünyasının dedikodusunu yapsak güzel olabilirdi. son okuduğum kul'un etkisindeyim hâlen, bir kitap kahramanı olan mercan'la samatya sahilinde çekirdek çitleyip öyle boş boş takılmak da güzel olurdu. ahmed arif içerideyken ona sigara, temiz çamaşır götüren bir hısmı da olabilirdim. görüş gününde son yazdığı şiirleri tutuştursa elime gizlice, dönüş yolunda heyecanla okusaydım falan. aha işte proje gibi proje, elimde yüz tane şiir, onları basacak bir yayıncıyla yarı ışık alan yazıhanesinde buluşuyorum bir öğlen vakti. diyorum ki "türk edebiyat tarihine geçecek bu adam, gel bu şiirleri basalım kardeşim" 

yarın fırsat bulamam diye 26. soruyu da şaaptım. perşembe eve dönünce devam ederim umarım. 27. soru "a change to make" diyor. ben bunu çeviremedim. kendimdeki bir değişim mi, dünya için mi? ne diyor  allah rızası için bi' deyiverin de ona göre cevap vereyim gururumla. 

öptüm. 

23 Şubat 2020

kendi kendime atarlar eylemeye geldim.

şuraya "yaptıklarım sözlerimle örtüşüyor" yazıp, aynı  yazıyı "hadi yarın görüşürüz" diye sonlandırıp günlerdir  iki satır şey yazmamak da ayıp değilse nedir? 

üstesinden geldiğim bir değişim: 
hayatım boyuca hep bir ayağım istiklal caddesi'nde olacak sanıyordum. önce sevdiğim yerler kapandı, sonra caddede ve arka sokaklarında adım başı karşılaştığım arkadaşlarım ortadan yok oldu. sonra ben buralardan gittim. döndüğümde gördüğüm ise artık bambaşka bir yerdi. en azından orası var dediğim mekanın 100 metre ötesinde bombalar patladı, insanlar öldü. ben korktum, benim gibi olanlar korktu. geriye bir sonraki alışveriş durağı için kafası havada tabela ararken elindeki poşetlerle ayağıma basan turist kaldı. emek sineması'nı yıkıp yerine demirören diye bir şey yaptılar, öyle devasa ve öyle korkunç ki! geriye o korkunç şeyin önünde hiç içi yanmadan selfie çekinen kız kaldı. patlak amfileri ve boktan müzikleriyle korkunç sesler çıkaran halaycı, horoncu ve bilumum şarlatan kaldı. her cumartesi sabahı ellerinde çocuklarının fotoğrafı, sessiz sessiz oturan anneler ite kaka sürüldü, aynı yere demir atmış polis otobüsü ve bir çift toma kaldı. 

herkesin nostaljisi tabii kendine. "eskiden buralara şapkasız çıkılmazdı efenim" diyen bir kuşak var. sonra da ben varım işte, bir de o ortadan kaybolan arkadaşlarım, 90'larda genç olanlar. o zamanlar bu aptalca şeyler çalmıyordu istiklal'de. beni her gördüğünde "kabilemizin en güzel kızı" diye koca kollarıyla sarıp sarmalayan, elinde sapı kırık, akortsuz gitarıyla canım bizon murat bağırıyordu caddenin bi' ucunda. ne güzel çalamıyor ve lakin nasıl içli söylüyordu. mesela şöyle şeyler. 



burası da hazzo pulo geçidi. ben gençken böyle bir yerdi. 
şu banklardan birinde gençliğimin can yoldaşı gökhan'la anım var. o üniversiteyi kazanıp şehir dışına gidince ilk kez altı ay kadar hiç görüşememiştik. geldiğinde burada buluştuk bir öğlen vakti. hava kararana kadar birbirimize o altı ayda olan biteni anlatıp hasret giderdik. kalkarken gökhan demişti ki "biliyor musun burası namık kemal'in istanbul'daki son eviymiş." acaba hangi daire diye bakınıp birer bira içmek üzere neva'ya gitmiştik. neva kapandı, gökhan şimdi nerede hiçbir fikrim yok. 

alttaki de şimdiki hali. banklar yok, nargile var. benim gökhan da yok, "kardeş beni dumanı üflerken çek" diyen başka bir gökhan olabilir. başka bir gökhan'a namık kemal desem instagram'dan story atar: "namık kemal keyfi" 
allah seni kahretsin başka bir gökhan!


çok üzüldüğüm bir değişim bu benim için. her yerden kaçar bir şekilde istiklal'in ara sokaklarında bulurdum kendimi. bir insan 25 yaşına kadar, hayatta hangi duyguları yaşıyorsa ben hepsinde oradaydım. ilk çalıştığım yer, ilk kazandığım para, ilk kazandığım para ile kendime aldığım ilk hediye, ilk aşık olduğum çocuk, ilk aşık olduğum çocuk yüzünden çektiğim aşk acısı, kaybettiğim her şeyden sonra kafa dağıtmaya, kazandıklarım ertesinde kutlamalara gdişim. hepsinden yıllar sonra hayatımın aşkını bulduğum yer, ondan da yıllar sonra hayatımın aşkının beni terk edişi, yine gecenin karanlığında bir yerlere karışmalarım falan. bunların hepsi bir cadde ve onun ara sokaklarında olup bitti. keşke istiklal hep o zamanki gibi kalsaydı. o çok değişti, benim de bunu anlayıp hazmetmem yıllar aldı ama üstesinden gelmek buysa başardım bence. aslında bunu söylemek, yaşlandığımı kabul etmem demek biraz. en çok da o yüzden zordu ama artık üzülmüyor sadece özlüyorum. 


son zamanlarda bulunduğum bir yer: 
şak diye havalı bir yerlerin fotoğrafını yapıştırmak isterdim şuraya ama yok. son zamanlarda evdeyim. bazen bir otobüsün koltuğunda, ara sıra kocamla arabanın ön koltuğunda ya da annemin mutfağındaki sandalyedeyim. kocaman bir L kanepenin köşesine tünemiş 38 yaşında bir insanım ve sims oynayarak, ara sıra örgü örerek ve kafamdaki yeni kitapları düşünerek geçiriyorum zamanı. 

beni gururlandıran biri: 
10 yaşında, olabildiğince ince düşünen, duygusal bir öğrencim var.  haftada bir evlerine gidiyorum, birlikte ödevlerine bakıyor, sınıfta anlamadıklarının üstünden geçiyoruz. ama çok da konuşuyoruz hayat, olan biten hakkında. sınıfındaki bir çocuktan ve zorbalıklarından çok şikayetçi. diğer küçük zorbayı da tanıyorum. hakikaten can sıkıcı olabilen bir çocuk. birkaç taktik vermiştim bununla nasıl baş edebileceğiyle ilgili. geçen hafta şöyle bir konuşma geçti aramızda

yine öyle bir şey yaptı ama bu kez ağlamadım. sonra da üzülmediğimi fark ettim.
- nasıl oldu bu? ne yaptın da seni üzmeyi başaramadı?
- senin söylediklerini aklıma getirdim o an. gerçekten işe yaradı. artık öyle zamanlarda hep dediklerini tekrarlayacağım içimden. 

hem kendimle hem onunla gurur duyduğum bir andı. beni en çok çocukların yaptıkları gururlandırıyor zaten. en çok onlardan pay biçiyorum kendime.

iyi bir fikir: 
bu soru neden bahsediyor hiç anlamadım. bana ait bir fikir mi, yeni bir fikir mi, eskiden düşünülmüş iyi bir fikir mi? bence tarihteki en iyi fikir yazının bulunuşu olabilir. ateş, tekerlek falan elbette ölmeyip bugünlere gelmemizi sağlamış ama yazı, edebiyat falan çok iyi fikirler değil mi ya?

kişisel yeteneklerim: 
bunu liste yapacağım.
- çok iyi türk kahvesi yaparım. 
- uyumadan çok uzun süre geçirebilirim.
- ama çok güzel, deliksiz uyuyabilirim.
- açlığa dayanıklıyım.
- yazım güzeldir.
- çok güzel insan sakinleştiririm. o kadar çok konuşurum ki karşımdaki sırf ben susayım diye derdini unutabilir hatta günümdeysem içini umutla doldurabilirim. 
- bilgisayar işlerinde iyiyimdir. stalktan torrente, grafik tasarımdan video editlemeye geniş bir yelpazede hizmet sunabilirim. 
- güzel mercimek çorbası yapabiliyorum. 

bana ilham veren bir söz:
"bu da gelir bu da geçer ağlama"

büyümemi sağlayan bir hata:
"bundan yaklaşık dört sene önce yaptığım bir hata büyümeden yaşlanmama sebep oldu. yazarsam ağlarım, yazmayacağım. 

dinlendiren bir an:
zor bir günün akşamında yaptığım türk kahvesi, bir miktar tütünle koltuğun kenarına tüneyip bilgisayarı açtığım o an. tam o köşede boş beleş şeyler izlemek ya da okumak. 

başkalarıyla paylaşmak istediğim sözler:
yine anlamadım ne soruyor? burayı okuyan insanlarla mı ne paylaşmak istiyorum? bilemedim. ama dün bir sohbette sosyal medyadan falan bahsederken dedim ki "ayh hiçbiri umrumda olmaz, ne facebook, instagram ne twitter, hepsi kapansın ama bloglar açık kalsın, o yeter." bunu paylaşmak isterim sevgili komşularım. iyi ki bloglar var, çok seviniyorum bunca yıl sonra hâlâ burada oluşumuza. 

maceraperest hissettiren bir şarkı: 
adventurous demişti aslında ama başka nasıl çevireceğimi bilemedim. maceraperest deyince gözümün önüne aslı astarı olmayan şeyler geliyor. böyle şehirler arası geniş geniş yollardayım, tek başıma eski bir amerikan arabası sürüyorum. radyoda son ses chris de burgh traveller çalıyor. nereden geldiğim nereye gittiğim falan hiç belli değil, "traveller goes, nobody knows..." diye eşlik ediyorum. 


okuduğum son roman: 
seray şahiner'in  kitabını bitirdim iki gün önce:kul. çok güzeldi. kitapta tek bir karakter var. ara sıra konuştuğu isimsiz (garson, esnaf vb) karakterler hariç sadece mercan var kitapta, bir de mercan'ın düşündükleri. ne güzel yazıyor bu kadın yahu! keşke hak ettiği kadar güzel övebilseydim ama bilemiyorum işte nasıl kitap övülür. çok beğendim. 

üstteki maddeyle 23. güne yetişmeyi başardım. allah rızası için bundan sonraki maddeleri günü gününe yazayım şuraya. 

ayh gene kime yalvardığım da belli değil. 

öptüm. 


4 Şubat 2020

2020 kitaplarına dair bir takım umutlarım var

dün dedim ki şubat ayı yazma çelıncında 4. madde yerine 2020'de okumak istediğim kitapları listeleyeyim. sözümü tutmaya geldim. 

• hep yek - seray şahiner
• kul - seray şahiner
 deli bal - pelin buzluk 
• hayat yolları - alice miller
 çekilir dert değil - özge calafato 
 kadınlığın 21 hikayesi - seçki 
• alis harikalar diyarından tüymüş bulunuyor - seçki
• başka ateşler - latin amerikalı kadın yazarlar antolojisi 
 atları bağlayın geceyi burada geçireceğiz - melisa kesmez 
 isveç kibritleri - robert sabatier
 babam aşkale'ye gitmedi - zaven biberyan

belki başka şeyler de vardır ama aklıma ilk gelenler bunlardı. 

listede kadınlar tarafından yazılmamış sadece iki kitap var. bilinçli bir tercih değildi ama iyi denk gelmiş. sanırım bir noktada içim şişti o koca koca erkek bakış açılarından ve kadınları kadınlardan daha iyi anlatma iddialarından falan. 

isveç kibritleri'ni bir çocuk hikayesi olduğu merak ediyorum. yazarın biyografisinde gördüğüm çocukluk ve gençlik deneyimleri  güzel bir kitap yazmasını sağlamıştır gibi geldi. şöyle ki: 
kitap da zaten annesini kaybetmiş, olivier adındaki bir çocuğun başına gelenleri anlatıyormuş. bir yerlerde 'bol tasvirli, ağır yürüyen bir kitap' demişler. allah biliyor ya uzun uzun tasvirlerden de içim şişiyor artık ama elimde süründürmeden bitirmeyi başarırım umarım. 

zaven biberyan'ı çoktandır ermeni edebiyatından bir şey okumadığım ve dün zihin bey'in bloguna yaptığım bir yorumda bunu ne kadar özlediğimi fark ettiğim için heyecanla ekledim. 

bu fotoğrafı aras yayıncılık twitter'da paylaşmış. tarih 2 ağustos 1943 imiş ve zaven bey burada askerdeymiş. mobiletle uzaklara bakıp fotoğraf çekilmeyi ben babamın kuşağı ile başlayan bir şey sanıyordum. meğer ondan daha eskiymiş. 

bence çok güzel bir  fotoğraf. mobilet var, manzara var, hava güzel. daha ne olsun. 

kalan 11 ay için 11 kitap hiç iyi bir rakam değil ama bir şeyler oldu bana. yaşlanmak denen şeyi bel ağrılarından ve artık sürekli takmak zorunda olduğum gözlüğümden önce bu okuduğum kitap sayısının azalması hâlinden anladım. otuz beşi geçip kırka yürüyen hangi arkadaşımla konuştuysam onlar da öyle dedi. 'ne yaparsan gençlikte' sözü meğer kitap okumak için de geçerliymiş. bir ay içinde sekiz-on kitap okuyup bitirenin ben olduğuma falan inanamıyorum şimdi. neden böyle bilmiyorum, acaba artık başka hayatlar, hikayeler mi insanın ilgisini çekmiyor gençlikteki kadar yoksa düpedüz tembellik mi bu? neyse, ben kendimi "aaa ama mesleki şeyler okuyorum daha bir dünya" diye kandırmaya devam edeceğim elbette. 

listeyi tamamlar ve yanına seray şahiner ve melisa kesmez'in diğer kitaplarından da kondurursam kendimi epey başarılı hissedeceğim. 

kutlamayı da birgül'ün umarım 2020  bitmeden çıkacak yeni kitabı ile yapacağım. 
tam olarak şu şekil bir kutlamadan bahsediyorum: 


e sizde ne var ne yok? 

3 Şubat 2020

merhaba!

bu dördüncü blogum ve fark ettim ki yaklaşık dört senede bir bana bi' haller oluyor ve yeni bloglar açıp macerama öyle devam ediyorum. yine öyle bi' geldiler işte. 

bu kadar uzun süre yazmak ne güzel diyorum hep ama istikrarla bu işi sürdürmek çok kolay değil, en azından benim için. nasıl başlayacağımı düşünürken gittim pinterest'e journal prompt yazdım karşıma bu çıktı. 

altta şubat ayı içi olan da vardı ama soruların çoğu içimi açmadı, kalanlar da zaten önceden hakkında yazdığım şeylerdi. şubata fazla gelen o son iki soruyu da yapmam sanırım. aman derdim bu olsun. 

öyle işte, bugün ilk 3 günle başlıyorum. şubat boyunca burada olmaya çalışacağım her gün. o arada gündelik olan bitenleri de şaaparım. 

#1: olmasını en çok beklediğim şey: 
daha ilk sorudan pas diyeceğimi hiç düşünmemiştim. yazabilirim sandım ama olmadı, yazıp yazıp sildim. bence yazmama gerek de yok, beni biraz olsun tanıyıp da şunu okuyan varsa zaten biliyor. sadece gelecekteki kendime bir notum var: olduysa ne güzel. olmadıysa da belki böyle gerektiği içindir, üzülme. 

#2: bu ay hedeflediğim üç şey: 
havai fişeklerle ilan etmeyi istesem de kesinleşmeden nümayişe çevirmek istemediğim haberi bu vesileyle vereyim, yazdığım çocuk kitabı epey havalı bir yayınevinden çıkıyor. kesinleşmekten kast ettiğim, sözleşmeye atılacak imzalar. o imza dışındaki şeyler tamam. geçen hafta gittim görüştük, onlar mutlu ben mutlu. yayın koordinatörü, son aylarda kendilerine gelen 60 dosya içinden 10 tanesinin seçildiğini, benimkininse en beğendiklerinden biri olduğunu söyledi. 

ilk hedefim kitabın tüm düzeltmelerini bitirip "tamam işte bu!" diyebilmek ki aslında dedim bence bunu. sadece aynı şeyle çok fazla içli dışlı olunca insanın kafası bir acayip oluyor, yüz defa baktığım şeyde gözümden kaçan yazım hataları, eksik harf vb var hâlen. 'gitmesi' yazmam gerekirken 'gimesi' falan yazmışım mesela. 

ikinci hedefimde de fena durumda değilim. aklımda iki kitap projesi daha var. biri daha çok ajanda gibi bir şey, diğeri ise çocuklara yazılmış gibi görünen ama ebeveynlere de "he kızım bak sana diyorum gelinim sen anla" cinsinden bir kitap fikri. ajanda gibi olanın  (ki ismi bile hazır) yaratıcı birkaç fikre ihtiyacı var, üzerine düşünüp onu tamamlamak istiyorum bu ay içinde. diğerini bitirmek bu ay içindeki hedeflerimde yok ama yine de kafamdakileri yazıya geçirsem çok iyi olacak. 

üçüncü hedef sigarayı bırakmak olsun mu? evet, tamam üçüncü hedefim bu!

#3: on sözcükle bir gününü anlat:
on sözcük olmasın o, on madde olsun. 

1.  uyan
2.  pencereleri aç. 
3.  kahve iç.
4.  bir şeyler ye.
5.  ortalığı topla.
6.  dışarı çıkacaksan hazırlan. evdeysen bilgisayarı aç. 
7.  bilgisayardaki işlerini yap. 
8.  anneyle zaman geçir. 
9.  kitap oku. 
10. bir şeyler izlerken uyumaya çalış. 

bu arada fark ettim ki 1.ve 4. sorunun cevabı neredeyse aynı. yarın onun yerine, 2020'de okumak istediğim kitaplardan bir liste yapayım diyorum. sonra yine 5. günden devam ederim. 

hayalimdeki şubat hiç de camdan gördüğüm gibi değil, tam olarak şöyle bir şey diyerek gidiyorum. 

öptüm.