sifusakura etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sifusakura etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2024

salona açılan bir fransız balkonumuz var

anca saksı falan sığan süs balkonlarından. bitkilerle aram iyi değil. sulamayı unutuyorum ya da boğuveriyorum. annemle abim güneşin yönüne göre pozisyonlarını ayarlıyor, bitki besinleri, budamalar, okşamalar... onlarınki çiçek açıyor benimkiler can çekişiyor.

bu balkon aslında sifu'nundu. ona özel tasarlanmış gibi, uyuyup uzandığında tam olarak sığacağı büyüklükte. soğuktan ve yağmurdan nefret ederdi ama bahar gelince çıkıp sokağı seyreder, yaz geceleri sıcaktan bunalınca o koskoca bedenini yavru köpek gibi küçültüp sığışır orada uyurdu.


sifu gidince bomboş kaldı balkon. bazen salonda oturduğum yerden bakarken, bazen de eve dönüşte kafamı kaldırıp onu göremeyince ve yokluğu mideme tekmeler atınca  o boşlukla her göz göze geldiğimde ağladım.


sonra bir sürü çiçek edindim, çoğunu annem verdi, bir tanesi abimin hediyesi...
sifu'nun balkonunda çiçekler açsın istedim. 

sonra pırpır geldi. 

evin, evdeki her şeyin ve bizim sahibimiz olduğuna nasıl eminse balkonun da sahibi olduğunu düşünüyor ama onun için çok tehlikeliydi o kocaman aralıklı parmaklıklar. bir de bu salak, tepkilerine hiç hakim değil. refleksleri ışık hızında ve bir anlık gerzekliğiyle aşağı düşse anca aşağıdaki bahçenin tozu toprağı ağzına burnuna doluşunca anlar uçup yere yapıştığını. ki bu en iyi ihtimal. 

neyse, balkona her çıktığında ödüm koptuğu için ama 2. kat yüksekliğinden sokakta olan biteni izlemeye bayıldığı için bir şey yapmalıydım, şu alttakini yaptım: 

ben bu iş için çözümler ararken cool kocam lee "tavuk kümesi teli" önerisiyle geldi ilk, hemen mahallenin nalburlarına sordum. "onları burada bulamazsın zaten öyle 1-2 metre satmazlar" cevabı geldi hepsinden. sonra bir sürü şeyle birlikte bunu önerdiler. bir de plastik kelepçe alman lazım dedi adam. 

"he bunları biliyorum" dedim. hatta sonra "polis 1 mayıs'ta bunları takıyor gözaltına aldıklarına, nasıl hızlarını alamadılarsa artık kelepçe yetmiyor adamlara" da dedim. 

uzun bir sessizlik oldu. ne diyeceğini bilemedi adam. uzattığı pos cihazına kartımı dıtlattırıp kaçtım. 2 metre boyunda ama oldukça hafif tel rulosunu sırtıma vurup eve taşıdım. balkona şaapması yarım saat falan sürdü. o ara kocam milyon tane direktif verdi, o direktifler olmasa da yarım saat sürerdi ama onun sayesinde bu işin çözüldüğüne aşırı emin şu an. 

artık düşme ihtimali yok. belki balkon bu tel sistemiyle tamamen kaplansa daha sağlıklı olacaktı ama 1 metrelik tel bariyeri aşıp atlayacak kadar da salak değildir diye umuyorum. emin olamama sebebimse oturduğu yerden gördüğü şu manzara:

kuşlara bakıp bakıp tuhaf sesler çıkarıyor, bazen korkuyor bazen de peşlerinden havaya doğru sıçrayacakmış gibi hallere giriyor. umarım kafan biraz olsun çalışıyordur pırpır. 

sünnetle ilgili de gelişmeler var ve o da dün oldu. eve aşırı yakın olan ve pırpır'ın şimdiye kadarki tüm aşılarını falan yapan veteriner bu iş için 6500 istemişti. nalbur yolunda mahallenin diğer veterinerinin önünden geçerken girip bir sorayım dedim. her şey dahil 3500 lira dediler. bizim veterinerin pahalı olduğunu biliyordum ama yuh ama ya. zaten geçen ay pırpır'ın çenesinde siyahlıklar vardı. aşıya götürdüğümde "bu ne, bi bakar mısınız?" dedim. (ki onlardan önce ben zaten gogıllayıp kedi aknesi olduğunu çözmüştüm.) veteriner yağlı mamadan oluyor falan bir şeyler söyleyip bir solüsyon verdi. SOLÜSYON diye verdiği şey, bu 50 ml seyahat boy kolonya fısfıslarına doldurulmuş su benzeri bir sıvı. üzerinde herhangi bir etiket hiçbir şey yok. SOLÜSYON! mama yedikten sonra bunu sürün dedi. 150 lira dedi. 150 LİRALIK SOLÜSYON!

ama pırpır'a öyle bir şey sıkmak, sürmek falan kolay değil. mama olmayan her şeyden nefret ediyor, elbette sıkamadım. kokusundan da dümdüz alkol olduğuna eminim. tek yaptığım, akıl yürütüp ara sıra verdiğim ayranı kesmek oldu. hani yoğurt yağlı, ayran sıvı, tüm ağzıyla içine dalıyor falan. ve geçti siyahlıklar. SOLÜSYON olmadan geçti. of bu çok ayıp değil mi ya? emeğine daha fazla bedel biç tamam ama yani sen bana 10 liralık fısfısı solüsyon diye 15 katına ittirirsen gözümde o emeğin de değeri kalmıyor artık. sanırım oraya götürmeyeceğim bir daha. 

yine iki satır anlatayım diye girip destan yazdım. kapanışı yine dünkü çorap alışverişimle yapayım. sağdakini sena'ya aldım. 

sena bir tekne kazıntısı, bundan 20 yıl kadar önce annesi ona kazara hamile kaldığında aşırı şaşırmış ama nedense bir o kadar sevinmiştik. bazen ona bakıp şaşırmaya devam ediyorum. 20 yıl ne ara geçti de sena doğdu, büyüdü, daha çok büyüdü, şahane bir bölüm kazanıp istanbul'a geldi, feminizm öğrenmeye karar verdi ve şimdi karşılıklı kahve içerken virginia woolf'tan, frida'dan falan bahsediyoruz diye. aslında frida'lı şeylerden artık ikrah geldi ama neden bilmiyorum bunları sevdim. bir de "baktıkça beni hatırla" demeyi ve hatırlanmayı severim. birlikte şöyle muhteşem bir fotoğrafımız var. ben 25 falanım, sena henüz 3 yaşında. çok güzeliz. 

bakınız öpme işinde ne kadar başarılıyım hep olduğu gibi. 

öptüm.



15 Nisan 2024

bu kadar uzun süre dönmemeyi ben de beklemiyordum

anlatmak istediklerim var ve yok. 

sanki bin yıl geçmiş. bir dünya şey oldu. ama anlatmak, hatırlamak demek ve bunu da istemiyorum. su gibi akıp gitmek işime geliyor.

biraz yaşlandım. hem de ilk kez yaşlandım, öncekiler gibi değil. 

ama olsun ona da tamam. ya da bazen hiç tamam değilken de tamam demek zorunda kalmak.  

al işte! sonra niye yaşlandım? en çok bundan mesela. ve bazı şeyleri anlatmak çok zor. böyle bir fotoğrafla deneyeyim. 

dövmeciden çıkıp sokakta taksi beklerken adına bakıp
"artık hep yanımdasın" dedim. 

tutunmaya çalıştığım bir teselliyle yaşıyorum yedi aydır. onu düşünmeden bir günüm geçmedi. 




mart ayının başında bıııse gitti. kıtalar ötesi bir ülkeye, sekiz saat ileriye. 

gitmeden önceki son gecemizde uykudan önce marteniçkalarımızı bağladık. 

dileğim onunla ilgiliydi. en az bir adet leylek görmem gerekiyordu ve farkında olmadan sonu gelmez bir leylek sürüsü görmüşüm. leylek olduklarına emin olunca marteniçkamı evimin önündeki gül ağacına bağladım. 

bıııse'nin dileği de benimle ilgiliymiş. gül ağacım ve ben hasretle bıııse'yi bekliyoruz. 



o arada hayatıma pis burnu ve küçücük suratıyla şu arkadaş girdi. şubatın en soğuk günlerinden birinde, akşam ders dönüşü evin sokağına girmek üzereyken yolda üstüme atladı. çok zayıf, çok üşümüş ve benimle gelmeye çok hevesliydi. 

elimdeki poşetlerin arasından kendisini kavrayacak o birkaç parmağı zor ayırsam da aldım kucakladım. evde biraz besler, ısıtırım sonra gitmek ister dedim. 

iki ay geçti gitmedi. sanıyorum ki gitmeyi aklından bile geçirmedi. bunu anlattığım herkes "kedi sahibini kendi seçer" diyor ama kendine sahip değil köle seçen kediler de vardır arkadaşlar. 


bireysel bir gündemi var hep. koşmak, mutfak tezgahından sünger çalmak, top oynamak ve dikkatimi çekmek istediğinde bana ait şeyleri bir yerlerden usulca itelemek ve elbette ısırmak. 

oyunlu kedi ısırması da değil, kasti olarak canavarca hislerle ısırmak. mesela şu çektiğim video da beni ısırmasıyla bitti. 3 dakika değil 3 saniye içinde godzillaya dönüşüyor allahın cezası. 


ilk zamanlar aman korkmasın, küsmesin, stres olmasın derken geldiğimiz noktada o beni ısırınca ben de onu ısırıyorum. mini miniş aman da ne uslu ne tatlış dediğim kediciğin aslında gerçek bir şero çıkması biraz iyi geldi. küsmüyor, kinlenmiyor, terlik gösterince son hız kaçıp 1 dk sonra yeniden sırnaşıyor. tam bi' göt de diyebiliriz. öyle bir eziyet. 

şubatta tanıştık sanıyordum ama hikayemiz meğer ağustos ayında, o daha birkaç günlükken başlamış. belki sonra anlatırım. ismi pırpır. hiç düşünülmüş bir isim değil. okşayınca hemen pırrrpırrrr başlıyor diye. ama annem "boncuk" demeyi seçti, babam nedense "dünya" diyor. pırpır boncuk dünya

son aylarım bunun peşinde geçti işte. şimdi 4 buçuk kilo olmasını bekliyoruz. pet dünyasının kısırlaştırma dediği işleme girecek. kendi aramızda sünnet olacak deyip eğleniyoruz. dünyanın en komik fotoğrafını çektim geçen gün. 


aslında çok iyi hissetmiyorum ama neşemi de kaybetmemeye çalışıyorum. son günlerde daha çok zorluyorum kendimi iyi olmak için. depresyon gibi bir tatsızlık var içimde. bazı şeyler çok iyi ve bazı şeyler çok kötü hissettiriyor. 

bi' de hafta sonu bir bar tuvaletinde şunu çektim. 

şimdilik bu kadar olsun. kedimin pipisi üzerine yemin ederim ki artık daha sık yazacağım. 

öptüm. 


15 Haziran 2021

arkadaş mimi 8/9: yol yaparken unutulmaz anı yaşatan arkadaş

hangi akla hizmet aynı mimin içine tatil arkadaşı ve yol arkadaşı sorularını sokuşturdum bilmiyorum? insan yazarken bir düşünür şu cevapları... belli ki düşünmemişim, üç gündür kimi yazsam diye beynimin içini yokluyorum. aklıma tek bir kişi geldi: cool kocam lee

evet aklıma sadece o geldi ama bu yolculukların tozpembe bir bulutun içinde geçtiğini sanmayın. 

her seferinde en az bir tur karşılıklı yükseliyor hatta gavgavgav diye birbirimize giriyoruz mutlaka. neyse ki ikimiz de kindar tipler olmadığımızdan çoğu zaman parladığımız hızda sönebiliyor, kafa göz yaracak tonda başlayan bir cümleyi unicorn evrenine ışınlanmış gibi sakince hatta bazen o an gelişen komik bir şeye bağlayarak geçiştirebiliyoruz. 

şimdiye kadar birlikte çıktığımız en uzun yolculuğumuz istanbul-muğla-kayaköy-mudanya-istanbul rotasıyla tamamladığımızdı. 

iki insan ve bir köpek olarak çıktığımız bu yolculuğu nasıl anlatırım bilemiyorum. netflilikş'te mesela bazı filmler var, türüne bakıyorsun dram, komedi, macera, korku... diye gidiyor, ne olduğu belli değil. heh, bu yolculuk da tam olarak öyleydi. 

ağustosun bağrında geçen bu yolculuğun içinde öne yatırılmış arka koltukların üstünde seyahat eden köpeğin terledikçe dört bir yana savrulan salyaları, benim otoyol ve tır fobim, kocamın bu fobime inat  kendini formula pilotu sanıp gaza gelmeleri ve o ara bolca hırgür var. 

direksiyon başındaki sevgili kocamın bana bağrınırken yolu kaybetmesi sonucu kendimizi mudanya dağlarında bulmamız da var. ha mudanya'da dağ mı varmış demeyin, belki de yok ve biz öyle sanıyoruz. çünkü tüm bu olaylar olurken ne yaptığımızı biliyor değildik asla. 

bu kısmı en başından anlatayım. 

bahsettiğimiz rotada artık dönüş yolundayız, akşam karanlığı çökmüş. oldukça yorgun ve huysuzuz ama hazır buralardan geçiyorken mudanya'da birkaç gün kalacak ve istanbul'a öyle döneceğiz. 

seyrin tam bu anlarında yine bir şeyden birbirimize girdik. zor ve sabırsız bir mizaca sahip kocam bana bağrınırken bursa girişini kaçırınca zifiri karanlık bir yan yola saptık ve sağ olsun navigasyonun da tam o an çalışmayacağı tuttu. 

hıncını elbette benden çıkaran sevgili kocam bir yandan oflayıp poflarken bir yandan da sürüyor. sürüyor ama o karanlıkta nereye gittiğimiz belli değil. 

kocamın "neyse şuraya doğru süreyim" kararı sonucu aniden ama gerçekten aniden kendimizi bütün meydana yayılmış bir köy düğününün ortasında bulduk. 

sonrası şöyle: arabaya üç metreden fazla kimseyi yaklaştırmayan 60 kiloluk ayı hayvanı sifu'nun düğün tantanasıyla panikleyip arabanın içinde dört dönmeye başlaması, koca aracın neredeyse devrilecek kadar sallanması, köy ahalisinin -meydana aniden bir uzay mekiği inmiş gibi- yaşadığı o şaşkınlık, bir an önce kaçmak için panikle basılan kornalar, araba daaattt daaat sesleriyle olduğu yerde sarsılırken bize çevrilen gözler, arkada goaaavvgooaaavvhhoooaaav sifu... off...

bir şekilde, kendi çıkardığımız o kaostan kaçmayı başarabildik. bu arada  navigasyon hâlâ çalışmıyor ve gidiyoruz nereye gittiğimizi bilmeden. 

ileride birkaç adam bulunca hemen yol sorduk. bazen bir konuyla ilgili bilgi arttıkça her şey daha da anlamsızlaşır ya, tam olarak öyle oldu. 

çünkü biz o dakikaya kadar  sahil yolunun kenarında bir yerlerde sanıyorduk kendimizi. meğer bambaşka bir yere sapmışız, meğer son yarım saattir mudanya'nın dağlarında turlayıp duruyormuşuz ve doğru istikamet için yine geldiğimiz yöne doğru gitmemiz gerekiyormuş. 

elbette bir kez daha o köy düğününün içine ejderha gibi dalmayı gözümüz yemedi. 

kocam, arabayı adamların tarif ettiği yönden başka tarafa çevirince bunlar yok oradan gitmeyin falan dediler ama cool kocam dinlemedi hiçbirini. 

can havliyle daldığımız bu yeni yolda ilk üç dört dakika çok güzeldi. sokak lambaları, uzaktan seçilen evlerin ışıkları, acaba buralardan ev mi alsak romantizmi falan derken ve yine gerçekten aniden kendimizi sonsuz bir karanlığın içinde ve sanıyorum ki bir tarlanın içinde bulduk. 

yol gibi bir şey var ama yok gibi de. lastiklerden gelen ses ve hop hop zıplamalarımızdan belli ki taşlık bir ortamdayız. öyle bir zifiri karanlık ki arabanın sadece önünde 5 metrelik bir mesafeyi görebiliyoruz. yan camlardan bakıp da görebildiğim hiçbir şey yok. yani koskoca bir tarlanın ortasında olabiliriz ama belki de bir virajın ucunda, bir uçurumun kenarındayız? 

biz neredeyiz, neresi burası derken hayatımda ilk kez olan bir şey oldu, tilki gördüm. karı koca ikimiz de hayvan görünce şuur kaybı yaşıyoruz. tilkiyi ve heyecanla zıplayan kuyruğunu görünce yolmuş, uçurummuş falan hepsini unutup 1 numaralı tilkinin arkasından atlaya zıplaya koşan 2 ve 3 numaralı tilkileri izlemeye başladık. 

bu bizim tilkimiz değil ama aynı karanlık ve aynı açı bulunca hemen şaapayım dedim.

yol olmayan yolun bundan sonrasında "burada tilki varsa kirpi de vardır, başka hayvan da vardır" diye korkup sanıyorum ki saatte 5-10 km falan hızla yavaş yavaş ilerledik. bir on dakika falan bu şekilde gittikten sonra çok uzaktan sahilin ışıklarını görmeyi ve titrek de olsa sokak lambalarıyla aydınlanmış başka bir köye ulaşmayı başardık. 

kendimizi anayola attığımız an yaşadığım rahatlamayı tarif etmem mümkün değil. ya gerçekten uçurumdan yuvarlansaydık? ya bir hayvana çarpsaydık? ya bir hayvan bize çarpsaydı? ya asla yolu bulamasaydık ve sabaha kadar dağlarda dolansaydık? 

güç bela mudanya'daki hedefimize yani lee'nin annesi maykamın evine ulaşmayı başardık. cool kocam lee bu badireyi nasıl büyük bir kahramanlık göstererek atlattığını tüm ev halkına uzun uzun anlattı. nasıl süper bir şoför olduğundan girdi iz bulma konusunda ne büyük bir yetenek olduğundan çıktı. bir ara çok şükür ki anlatmaya ara verip içeri gitti. annesi de arkasından uzun uzun bakıp gittiğinden emin olunca bana dönüp "kızım, bunun babası da böyleydi" diyerek bu yiğitlik hikayesinden içinin nasıl da şiştiğini beyan etti. ahahhahahha. 

her ne kadar şu an cool kocam lee'ye bir miktar bok atıyor olsam da onunla yol arkadaşlığını seviyorum. bunca yıl sonra bile, herhangi bir şeyle ilgili uzun uzun konuşabiliyor olmamızı da seviyorum. mesela birlikte çok sağlam dedikodu yapabiliyoruz ama bu dedikoduları kendimizce felsefi temellere bağlayıp saatlerce zaman geçirebiliyoruz. he bir de müzik zevkimiz çok benziyor. bence yol arkadaşlığının en gerekli bağlayıcısı bu. 

ben ya sevmediğim şarkı denk gelirse diye ödü kopan, bu sebeple radyo bile dinleyemeyen bir insanım, nasıl dayanayım ortak müzik zevki olmayan arkadaşla uzun yola? yok, asla olmaz. 

yani, işte böyle... 

bence yol arkadaşı sorusuna cevap verirken unutulmaz bir anıyı da aradan çıkarmış oldum. he çok da bi' numarası olmayan bir anı ama olsun. her saniyesi absürt bir film gibi aklımda hâlâ. yaşarken pek öyle değildi ama sonrasında hatırlaması çok eğlenceli. 

kapanışı yine bir fotoğrafla yapayım. kahramanımız artık mudanya'dan istanbul'a dönüş feribotunda. bu kez sürmüyor, benden yıldığı için uyuyor taklidi yapıyor. 


öptüm

22 Mart 2021

köpek döşeği, bazı anılar, dizi ve iki kitap

son bir haftadır epey erken uyanıyorum. bugün de 7 gibi uyandım, ikinci kahvemi içiyorum. henüz bu erken uyanmaların bir faydasını görmüş değilim. gündüzleri evde canım sıkılıyor. 

sanırım kasım ayının başıydı, bir gece yarısı aynada kendi kendime acıdım. dışarı çıkmam gerekiyordu ve daha giyinirken bile yorulmuştum. aynada da hiç iyi görünmüyordum zaten. sonra o günden bugüne yaklaşık 14 kilo verdim. sadece kiloyu değil ölçülerimi de sayıyorum, çok ilginç gelişmeler oldu tabii ama bence hâlâ şüşkoyum. zaten son haftalarda epey bir yerimde sayıyorum. sanırım vücudumun direnç noktasını buldum. bulmaz olaydım. spora ara vermiştim ne zamandır, diyete de çok uydum diyemem. sanırım yine hop hop tombiş koş tombiş motivasyonunu kazanmam lazım, belli ki bundan sonrası sadece boğazımı tutarak ilerlemeyecek. meğer ne çok baklava börek sığdırmışım küçücük hayatıma.

evin salonuyla ilgili epey bir ilerleme kaydettim, hatta masa hariç her şey geldi, yerleşti. o da sanırım bu hafta sonuna kadar gelmiş olur. güzel fotoğraflar çekmeyi beceremiyorum ama şans eseri düzgün açılar, ışıklar falan bulursam kendi çapımda fotoğraflı salon turu şaapabilirim, belki de şaapamam ama olsun deneyeceğim. 

aklımda yazmam gerektiğine inandığım birkaç çocuk kitabı daha var. meğer ne vakitsizlikmiş derdim ne de yorgunluk. düpedüz tembelmişim ben. önümüzdeki 1-2 ay boyunca bu yarım kalmış kitapları tamamlamak istiyorum. amin. 

mesleki instagram sayfamı da epey bir boşladım. hesabın takipçi sayısı 30 bini geçti, attığım storyler falan binlerce insana ulaşıyor ama corona bende insanlara ulaşmama, aksine onlardan saklanma hastalığı yarattı sanırım. "en yakın arkadaşlarımı bile göremezken ne yapayım hiç tanımadığım binleri" mi diyor acaba bilincimin altı, ne diyor? ayhh vallahi boku yemişim ben. 

cumartesi günü cool kocamın teklifiyle istiklal'e çıktık. bir öğrencisine amfi lazımmış, tünel'den ona amfi bakacaklarmış ben de gelirsem belki bir yerde oturur hava alırmışız. tamam dedim çıkalım. 

evden tünel'e varana kadarki trafik, gözüme giren güneş, evinin duvarları siyahımsı gri olan bir insan olan şahsımın güneş altında  kendini vampir gibi hissetmesi, istiklal'in salı pazarı kıvamındaki kalabalıklığı falan mahvetti beni. sırasıyla trafikten, güneşten, insanlardan ve oturduğumuz süre boyunca soğuktan nefret ettim. 3-5 saat sonra eve döndüğümüzde bitap düşmüş halde battaniyeye kıvrılıp "iyi ki ivdiyim iilihim iv çk gizel"  diye şükrettim. 

sonra mutlu aradı, ona anlattım, "ben boku yemişim mutlu, korona bitince ben nasıl çıkacam evden?" dedim. "korkma, ben nâci gibi gelir her gün küçük küçük alıştırırım seni" dedi. salak. o an ve sonrasında epey güldüm bu şakasına. ama eğer siz gülmediyseniz sebebi masumlar apartmanı izlemiyor oluşunuzdur. 

köpeğin durumu da benden hallice, evde yalnız kalmamaya o kadar alıştı ki, bana zaten ölümüne bağımlı bir yavrucuk işe güce falan gitmek için evden saatlerce yok olduğumda nasıl içerleyecek kim bilir. o da benim bir nevi gülben'im oldu son bir yıldır. evet yine masumlar apartmanı şakası. 

bugün mahallede pazar var, evimin koca ayısı için yere nenem usulü döşek yaptım, köpek döşeği. gidip onu kaplamak için kumaş ve renkli pazar çorabı almak için çıkmak istiyorum. hava güneşli ama serin.

***

ertesi günden bildiriyorum. dün gerçekten şu üsttekileri yazıp aniden çıktım evden. kumaşçı bu hafta gelmemiş pazara, onun yerine çekyat örtüleri satan bir tezgah buldum. eve gelip biçip diktim vallahi kendi çapımda, fena da olmadı sanki. aha şöyle bir şey oldu: 

içine teptiğim kırlentler evde vardı, iki büyük, iki de normal boy kırlenti birbirine diktim önce, sonra işte yüz yaptım falan derken 80x100 ölçülerinde kendi gibi devasa bir yatağı oldu ayımın. piyasada XL diye satılan köpek yatakları bile dar geliyor buna. götünü başını sığdıramayacağı bir yatağa yüzlerce lira vermeden 40 liraya şu işi çözdüğüm için gururlandım bir miktar. pencere önüne yatıp dışarıya bakarak dalıyor bazen, onu öyle huzurla uyurken görünce  çok seviniyorum. 

***

yine üsttekini yarım bırakıp gitmişim ve bugün yine pazartesi. 

bütün haftayı regl sancıları eşliğinde dünyaya, evrene, evrime, bu ağrıları sebepsiz yere çekmeme sebep olan her şeye beddualar ederek geçirdim. tam da spor, yeniden diyet falan derken hepsi yalan oldu tabii. bir miktar bira içtiğim, 2 paket cips yediğim, ekmekten kaçmadığım aksine hamur işini sevgiyle kucakladığım bir hafta oldu. neyse ki yeniden kendime geldim. kaldığım yerden bir şey olmamış gibi devam ediyorum, zaten etmek zorundayım. hâlen şüşkoyum, bu bir gerçek. 

geçen hafta iki tane kitap aldım. ikisi de çok genç olduğum zamanların kitapları. ikisi de artık o her kimse birinin alıp geri getirmediği ve artık baskısı olmayan kitaplardı. kitaplığımda yokluğunu hissettiğim ama rabbim insanı nadirkitap sahaflarına muhtaç etmesin dedirten kitaplar. ama bunca yıl sonra nereden aklıma geldiler önce onu anlatacağım. 

hepimiz gibi netflix'i tükettiğim için biraz da şu blutv neymiş deyip bir aylık abone oldum. içerik epey dandikti, ben de çok karıştırmadım ama sonra şu çıktı karşıma: 

kitabını lisede, filmini ise anca üç-beş yıl önce izleyebildiğim christian f'nin korkunç eroin anılarını bir de dizi yapmışlar. bunu izlememe şansım yoktu zaten de ben gerçekten bu kadar iyi bir iş beklemiyordum. 

öykü bildiğimiz öykü, tanıdığımız karakterler ama son yıllarda en beğendiğim sanat yönetmenliği işini buldum. kıyafetler, mekanlar, kullanılan her bir parça, o halüsinatif anlar falan... müzikleri ayrı güzeldi zaten. hiç bitmesin istedim. 

sonra işte oradan aklıma geldi, o kadar etkilenerek okuduğum kitap neden bende yok? oradan da aklıma kanat'ın kitabı geldi. nadirkitap'ta pejmürde kondisyondaki kitaplara istedikleri milyorlardan sonra bir zeka pırıltısı olarak aklıma dolap denilen ve son bir ayda derinliklerinde aşırı güzel şeyler bulmamı sağlayan uygulamaya bakayım dedim. allah sizi inandırsın komşular, birini 7, diğerini 12 liraya bulup aldım hemen. aha bu da kompozisyonu: 


kanat'la ilgili bir şey anlatıp gideceğim şimdi. 

kanat benim aynı zamanlarda, aynı yerlerde gezdiğim biriydi. bir arkadaşlığımız hatta bir gün olsun takılmışlığımız yoktu ama görürdüm onu hep. 
hayatımda önemi olan bir gün var, o gün yanımda erdem ve kudret vardı. istiklal'de turluyorduk, hepimiz birer çocuktuk ve çok sarhoştuk. bir sürü yere girip çıktık o gün. ben hiçbir şey hissetmediğim ama belli ki kararıma epey bozulan bir sevgiliden  ayrılmış ve ergenliğin verdiği bu vicdan azabını erdem ve kudret'le gezerek üstümden atıyordum. çok eğleniyorduk. akşamüstü saatlerinde metropol pasajı'nın önünde kanat'la karşılaştık. oğlanlar ayak üstü konuştular falan ayrıldık sonra yolumuza gittik. 

birkaç saat sonra başka bir barda bir an var hatırladığım. daha da sarhoşuz, üç ergen sarhoş kafa kafaya vermiş son ses çalan karma police'in içinde kaybolmuşuz kendimizce. masaya biri geliyor, canı sıkkın. "kanat ölmüş" diyor ama bizimkiler "yok yahu ne ölmesi pasajın önünde gördük daha demin" diyorlar. tam da orada ölmüş. sinemanın tuvaletine girmiş, sonrası yok. 

neden bilmiyorum kalkıp pasaja gittik, tuvaletin olduğu kata indik. hiçbir şey yoktu. olayı görenlere sorduk, doğru deyip cesedini hangi kabinde bulduklarını gösterdiler. tam olarak neyden korktuğumuzu bilmeden korkup kaçtık. kendimizi yine caddeye attık. 

o gün kanat'tan ve hikayesinden bağımsız öyle şeyler oldu ki belki de hayatımın gidişatı değişti. ve ben o günü zaten hiç unutmazdım da keşke ölümü de hatırladıklarım arasında olmasaydı. 

ölümünden çok kısa süre sonra okumuştum onun kitabını da. yazdıklarını okurken bile kafam karışmış, kalbim kırılmıştı. kim bilir onun için yaşaması ne kadar zordu tüm bunları. 

kanat'ın kitabına tekrar kavuşmak bana iyi geldi. kanat da bence kitabının, onu satmak yerine hep saklayacak birinde olmasını isterdi gibi geldi. benim hissettiğimse anlatamadığım tuhaf bir huzur diyeyim. 

işte böyle sevgili komşularım. 

ee sizde ne var ne yok?

27 Haziran 2020

ben gelmez oldum + kitaplı mim 1

evde bir o yana bir bu yana dönüşümün 4. ayına yaklaşırken yemin ederim halen daha anlayamadım iyi miyim değil miyim?

dün epey bir düşündüm. rahat rahat evde kalabilme şansım varken ve bu halde bile ekmek teknesi iyi kötü yürürken halen daha şikayet etme hakkım var mı diye?

varmış. 

- devam etmesi gereken önemli bir tedavim vardı, yarım kaldı. 
- bu boktan salgın çıkmadan önceki hafta belimden sol bacağıma kadar inen bir ağrım vardı, o hiç azalmadı ve bu çok saçma. artık kesinikle doktora gitmeliyim. 
- hayatımda hiç kimseyle yan yana kalmadığım haftalar ve aylar boyunca kocamla evdeyiz ve her ne kadar iyi idare ediyor olsak da bana afakanlar bastı basıyor. 
- 3,5 ayı geçkindir bir araya geldiğim bireyler: kocam, anam, anamın kocası ve 1 adet ayı hayvanı
- arkadaşlarımı çok özledim, hiç bu kadar uzun süre bir arkadaşımı  görmediğim olmamıştı. 

kocamla yaşamak zaten yeterince zor bir şey, yemin ediyorum dünyanın en zor insanı yarışmasında dereceye girer, hiç olmadı mansiyon falan verir eli boş göndermezler. elbette benim de ona çekilmez gelen hallerim var ama neyse ki dünyada birlikte yaşamak istediği ve ona kollarını sonuna dek açan tek insanın ben olduğumu hatırlayınca biraz frenliyor kendini. yani yemin ederim hiç emin değilim charlize theron buna evlenme teklif etse ne der? ona da aşık çünkü bence bana olduğu kadar ama napacan işte olduğu kadar olmadığı ahahahaah

neyse yani bir şekilde birbirimizi öldürmeden bunca aydır idare ettik. ama yani daha dün sabah uykumdan hışımla ve tam olarak şu cümleyle uyandırıldım: 
- sifu'yu niye balkona kapattın?

tarihe bunu not düşmek için ayrıntısıyla yazacağım. ilk olarak daha önce hiçbir şekilde ayıyı bir yere kapattığım yok, böyle bir mazimiz yok. ayrıca hadi daha önce yok niye kapatayım hayvanı ben, manyak mıyım? hadi gördün şaşırdın. önce bi' gelip sorsana "sen mi kapadın? bu nasıl olmuş?" desene! yok, illaki bir sorumlu bulacak kötü giden şeye. ben kapatmadım deyince gelen cevap daha da fantastik, ben kapamadığıma göre sen kapadın! bak hala ne diyor?

olay şöyle gelişmiş: bu ayı, mutfak balkonuna gitmiş herhalde yatmaya, o ara ya rüzgarla kapı kapanmış ya da bu kuyruğuyla falan itti bir şey yaptı, kalmış öyle uyumuş. 
bu teori, benim 'aklı selim bir insan olduğum için' bulduğum teori ki zaten başka türlüsü mümkün değil. 

sonra elbette söylendim. bilirsiniz sevgili dostlarım, uzun süren ilişkilerde kadınlara "eşinizin içinden ne dediğini anlama" skill'i yüklenir. benimki içinden şöyle diyordu: 
"e amma uzattın ya tamam ben yapmadım de geç!" 
oysa ki ben aynı dakikalarda içinden şunu geçirmesini dilerdim. 

"nasıl olduğuna anlam veremediğim kötü olaylarda saygıdeğer eşimi suçlamaktan vazgeçmeliyim" 

ya da şu daha iyi olur: 

"başıma gelen her kötü şeyin sorumlusu olarak sevgili eşimi görmem düpedüz ahmaklık, bu ahmaklığı yapmamalıyım." 

benzer saçmalıkta ithamlarla haftada en az 20 kere falan karşılaşıyorum. 
umarım bu iç ve sabır çekişlerim benim cennete giden biletimdir kardeşlerim, değilse çok bozulucam. 

neyse kocamdan ve coronadan yeterince dert yandığım yeter bence. 
şu sayfayı azıcık olsun hevesle açmamı sağlayan cağnım blog komşularımdan leylak dalı'nın kitaplı mimine geçiyorum artık. 

kitaplığımın temeli ne zaman atıldı? 
oldukça temelsiz bir kitaplığım var bence. 2008'de başka bir ülkeye giderken kitaplarımın çoğunu dağıttım. sonrasında zaten pdf okumaya çok alıştım ama yine de basılı kitap birikti elimde epey. sonra geri dönerken o birikmişleri de dağıttım. ne bileyim herhalde beş kitap falan döndü benimle oradan. he çok da üzülmedim, kitap biriktirmenin delisi değilim. anca gerçekten sevdiysem tutuyorum o kitabı elimde, yoksa isteyene, merak edene veriyorum zaten, hem ne güzel işte hediye oluyor. 

şimdiki kitaplığımız sevgili kocamla yıllar içinde sevip sakladıklarımızdan ibaret, çok büyük değil. dediğine göre, çoğunu eski sevgilisi ayrılırken götürmüş. hâlâ söyleniyor. :) 

sadece basılılarda değil e-kitaplarda da büyük eleme yaptım geçen yıl. yıllarca ne bulduysam indirmişim, 50 gb e-kitap klasörü mü olur? olmaz tabii! onların da asla okumayacağıma emin olduklarımı sildim gitti. yine de bir 10-15 gb falan vardır kalan.  

kitaplığımdaki en eski kitap?
benim çocukluğumdan ve aslında babamın kitaplığından kalma. ona nereden geldi bilemiyorum ama bu: " en büyük kaybımız / 10 ikinciteşrin 1938 "

1938'de istanbul cumhuriyet matbaasında basılmış. 

babam da yıllar önce başka bir ülkeye göç ettiği için kitaplarının çoğunu burada bıraktı. ama çoğu aşırı felsefi ya da miâdı dolmuş siyasi şeyler olduğu için (ne yapayım 70ler solunda marksist politikanın temellerini ben?) benimseyemedik hiçbirini. en son geçen aylarda yine elime geçti böyle birkaç tanesi. ayırdım, stk'cı solcu çocuklar var tanıdık onlara götürcem. 

ama bu kitapla çok anımız var. 

çocukken açar açar ağlardık abimle. anti-kemalist büyütülmeyen hiçbir çocuğu teğet geçmesi mümkün değil zaten. o fotoğraflar, o yazılar, ay o fontlar bile bir keder bulutundan sayfalara yağmış gibi. 

pek çok yazar ve şairin, devlet adamının veda yazıları var içinde. 
ben elbette hasan ali yücel'inkini seçtim size göstermek için. 


çocukken de biliyorduk çok eski olduğunu, bir şekilde abimden çıkıp benim kitaplığımda şimdi. gözüm gibi bakıyor, alıp kaldırırken dini bir rütüelmiş gibi özenli davranıyorum hep. 

kitaplığıma ilave ettiğim en son kitap?
mesleki kitapları es geçersem en son yine bir seray şahiner kitabı almışım, 
                                         

son indirdiğim e-kitap da "kedilere dair" imiş, onu daha okumadım ama reklamı atla'ya başladım. roman ya da öykü değil zaten, bölüm bölüm deneme gibi bir şey, köşe yazıları seçkisi de olabilir.  ayh yine hiç anlatamadım. 

kitaplığımda başkasından alıp geri vermediğim kitap?
yok sanırım çünkü çok uzun zamandır kimseden kitap ödünç almadım. aklıma tek gelen bir panait istrati kitabı. seneler önce emrah, istiklal caddesi'nde çantama sokuşturmuştu "ben içmeye gidiyorum kaybederim,sende kalsın" diyerek. 15 yıl sakladım o kitabı, geçen yaz yıllar sonra buluşunca götürdüm. neden bilmiyorum hiç şaşırmadı.

aaa ama okulun kütüphanesinden sırf üstünde damga var, hatıra kalır diye saatleri ayarlama enstitüsü'nü çalmıştım cahil gibi. bu utanç verici lekeyi bir gün temizleyeceğim ama söz. 

benden alınıp geri verilmeyen kitap?
kitap, kitaplarrrrr... mesela bir hayal gibi ortadan kaybolan jerzy kosinski kitaplarımdan (neredeyse hepsi vardı) 1 tane bile yok şu an elimde. ağır roman gidip gelmeyince çok bozulmuştum çünkü tekrar alamıyorum o kitabı, bir sahafta denk gelene kadar da almam. adamın mazisine olan kinim geçmedi. kuzenime okusun diye verdiğim persepolis'in 4 yıldır hala geri gelmeyişine de çok bozuğum çünkü anısı var bende tam olarak o kitabın, okunduğu yerin falan. aklıma ilk bunlar geldi ayhh tamam biriktirmiyorum da sevdiğim kitaplar ortadan kaybolunca çok canım sıkılıyor. 

yani işte böyle sevgili komşular, hâlâ buralarda mısınız, sizde ne var ne yok?

he bi'de sevgili blogspot üst kurulu (ya da bu ayarlarla her kim oynuyorsa artık) 
yeni arayüz bok gibi olmuş. 

tam 'bunlar gitti bizi de burada unuttu' diye sevinirken dönüşünüz hiç hoş olmadı. 
eski arayüzü geri verin. 
(resim boyutu ayarlama işi güzel, o kalabilir) 
saygılar. 

22 Nisan 2020

yeni mim, evin en güzel şeyi, gel hele gel...

demiştim en son yeni mim bulacağım diye, buldum da geldim. 
kafa dergi isimli blogun sahibi komşum yapmış. bir kerede cevaplayıp arkama yaslanacağım. 

sabah kalkar kalkmaz yaptığım şey?
kalkabilmek için önce  üstümden şu ayıyı depiklemem gerekiyor. 
hâlâ bilmeyenler varsa diye belirtiyorum. sinsice köpek taklidi yapan bu arkadaş en son 57 kiloydu. 57 kilo insanlar tanıyorum. 25 yaşıma kadar tartıda 57 kiloyu görmeden yaşadım. televizyonda falan insan kucağında taşınan ayı yavruları görüyorum, belli ki o yavrular da 57 kilo değil. 

ayıyı iteledikten sonra kalkmayı başardıysam önce gidip yüzümü yıkıyorum herkes gibi. sonra acilen bir bardak su içmem ve kahve yapmam lazım. kahve pişerken telefondaki bildirimlere, gelen mesajlara falan bakıyorum. ama hiçbirine cevap yazmıyorum. bu sıralamayı atladığım bir sabah, arkadaşıma göndereceğim gülen bok emojisini bir velime yollamışlığım var.  önce o kahveyi içmem lazım. 

kahvaltıda olmazsa olmazlarım?
ekmek. çünkü ekmek yoksa diğerlerinin ne anlamı var. hayattaki en güzel şey sıcak minik bir ekmek parçası değilse nedir?


evin en fazla vakit geçirdiğim bölümü?
L şeklindeki kanepemizin sol köşesi ve eğer salonda uyuduysam aynı kanepenin yine sol kenarı. bazı günler şu lokasyon dışında çok az yerde görülüyorum. evin işlerini falan yapıp hemen geri tünüyorum köşeme. son beş yıldır blog yazılarını hep bu köşeden yazdım, kitabımı bu köşeye gömülerek bitirdim. oturma ve yatma yeri tek kişilik yatak genişliğinde olduğundan bu devasa köşe artık bir mabet gibi oldu benim için.

çalışırken bana eşlik eden içecek?
çalışmaktan kasıt sınıfta yaptığım işse (son çalıştığım okulun cağnım aşçısı songül'ün deyimiyle) neskahvesi. ama soru sanırım evde yaptığımız işlerden bahsediyor. o zaman hep türk kahvesi ve su.

evde yapılacak en keyifli aktivite?
rahat bırakıldığım sürece evdeki birçok aktiviteyi seviyorum ben ve zaten öyle vizyon sahibi, enteresan şeyler de bilmiyorum. en sevmediklerimi yazacağım o yüzden: yemek yapmak, bulaşık makinesini boşaltmak ve çamaşır asmak. 

şu sıralar izlediğim dizi?
son bir aydır uyumadan önce gilmore girls'e başladım yeniden. çünkü bu günlerden uzaklaşmam gerekiyordu, buradan ve bu zamandan. 

kocamla battlestar galactica'ya başladık ama final bölümlerini izleyeceğimiz günün sabahında beni delirttiği için o sonunu izlerken kendisine katılmadım. o akşamı düzenli nefes alıp vererek kafamdaki "koca katili olmadan karantinadan nasıl çıkılır?" sorusuyla tamamladım. 

tam şu anda bunu önerebilirim. 

umarım ikinci sezonu gelir. 

başucu kitabım?
hiç olmadı sanırım böyle bir şey. yani dönüp dönüp  okuduğum bir kitap, hayatın anlamını içerdiğini düşündüğüm bir kitap ve hatta tür. ne bileyim, okuyoruz işte. beğendiğim  ya da sevdiğim kitapları evde tutuyorum o kadar. eskiden okuyup çok beğenmediklerimi biriktirir sonra sahaf arkadaşıma götürürdüm. o 7-8 kitabı alır onlara karşılık bana seveceğimi düşündüğü başka bir kitap verirdi. hep de iyi kitaplar verdi sağ olsun. artık işini mi iyi yapıyor yoksa 13 yaşımdan beri beni tanıdığı için ona göre tahminler mi bunlar bilmiyorum. adı ersoy, beyoğlu aslıhan pasajı'ndaki kağıt gemi'nin sahibi. sahaf kitabı lazımsa kendisini bulup selamımı söyleyebilirsiniz. ama selam söylemeseniz de  mutlaka "çay koydum, içer misin?" diyecek ve bu konuda ısrar edecektir. 

yıllardır ersoy'a kitap götürmüyorum. artık çok etkilenmediğim kitapları birilerine hediye ediyorum. ay aklıma gelmişken yepyeni bir taktik öğrendim onu anlatacağım. 

instagram'da falan takip ettiğim minimalizm hesaplarından biri paylaşmıştı. hani hepimizin evinde okunmamış ya da mutlaka tekrar okumak istediğimiz kitaplar vardır ya. onlar için kitaplıkta yeni bir raf açın ve kitaplığa dağılmış bu arkadaşları önce bir araya getirin diyor. kitapçı rafı gibi düşünün bu rafı. yeni bir kitap almaktansa önce bu rafın önüne gidin ve o kitaplar bitene kadar okuyun. eğer bazı kitaplara halen eliniz gitmiyorsa onları elden çıkarın. bence bu epey işe yarayacak bir yöntem. 

gece uyumadan mutlaka?
küllüğü mutfağa götürürüm, sabah düzgün bir eve uyanayım diye etrafa çeki düzen veririm. ayıyı öperim. izlenecek bir dizi açar ya da kitap okur öyle uykuya dalarım. haydi iyi geceler diyerek yatağa girip uyuyabilen biri değilim. gözlerimi kapatınca uykum gelmiyor, kafama düşünceler üşüşüyor, o düşünceler beni uyutmuyor. bu çocukken bile böyleydi. okumayı öğrenmek hayatımın en büyük mucizesi olmuştu. 

karantina tedbiri kalktığında gitmek istediğim ilk yer? 
gidip anneme sarılmak. annemi öperken burnuma gelen bir koku var, dünyanın en güzel kokusu. ilk yapacağım şey gidip annemi öpmek olacak. 

sonrası biraz tehlikeli. dün bir watzap grubunda şöyle bir konuşma geçti mesela. 


yapmayı en çok özlediğim şey?
sokağa çıkmak, korkmadan gezinmek, arkadaşlarımı görmek. ama en çok annemi öpmek. 

koronavirüs salgını bana en çok şunu öğretti?
gerçekten her an, her şey olabilir ve  maddi-manevi anlamda güvende değiliz bu hayatta. her an beş parasız, evsiz kalabilir, sevdiklerimizle ayrı düşebilir hatta onları kaybedebiliriz. bir virüs, bir deprem, herhangi başka bir şey yeter. herhangi başka bir şey bir uzaylı istilası da olabilir çünkü neden olmasın? onu da şu şekil karşılarım artık. 


"gel hele gel gel!"

mim bitti. 
bu da bugünün evdeki güzel şeyi: 

şu üstttekinin bir kolaj değil telefondan alınmış bir screenshot olduğunu ve tüm hafızamın bu ayının böyle yüzlerce fotoğrafıyla dolu olduğunu da belirtmek isterim. 

öptüm. 


26 Mart 2020

ayy n'oluyor yahu!

ikinci dünya savaşı sürerken floransa'da bir müze müdürü olsanız davut'u nasıl korurdunuz?

o günü yaşayanlar şu şekil korumuşlar:




bir arkadaşımla yazıştım. kendisi bir uzak yol gemi kaptanı. akdeniz'in bir ucundan karadeniz'in bir ucuna maden taşıyor ve limanlarda inmiyorlarmış artık. "gemide doktor var mı, birisi hasta olunca ne yapıyorsunuz?" dedim. "öyle bir şey yok, hasta olanı gaste kağıdına sarıp denize atıyoruz" dedi. durduk yere güldüm sayesinde. bugün bana bir mektup yazıp yollamış. ama mail falan değil, tükenmez  kalemle bir kağıda yazmış sonra onun fotoğrafını çekip yollamış. gözlerim doldu, en son ne zaman birisi benimle ilgili böyle güzel laflar etmişti ve en son ne zaman buna böylesine ihtiyacım vardı bilmiyorum. öyle güzel laflar etmiş ki burada paylaşamam. bir manyağın kendini övmesi gibi olur. sevgili rabbimden herkese böyle denizler ötesinden yüz güldüren, göz dolduran arkadaş dilerim. 

en son deniz otobüsünde yazmışım, günlerden salıydı. 2 gün sonrasında yani o perşembe eve geldim. her şey bir distopyaya dönüşmemişti henüz ama böyle olacağını garip bir şekilde öngörmüştüm. o perşembeden beri evden sadece üç kez çıktım. 

üst katta oturan annemlere bile gidemiyorum ya hastaysam diye, marketten onlar için aldıklarımı kapıdan teslim edip kaçıyorum. evde canları çok sıkılıyor diye kendimce yeni şeyler icat etmeye çalışıyorum. mesela her gece o uyurken facebook sayfasına güzel çiçek fotoğrafları bırakıyorum. çiçekten biraz sıkılmıştır diye dün de bir kuzu bırakayım dedim. kuzuları çok sever, çok mutlu olmuş. o da artık her sabah "bakalım duvarımda bugün ne var?" diye heyecanla açıyormuş facebook'u. çok değişik günler yaşıyoruz. kuzu bu: 



tüm bunları bu şekilde yazmak için gereken motivasyonu cağnım minoshka'mda gördüğüm kanatlı kedi'nin davetinden almış bulunmaktayım. yaza yaza hakkından geleceğiz bu günlerin. 

neyse gideyim de sims falan oynayayım biraz. yarın da gelir dizi överim belki burada. 

öptüm. 




4 Mart 2020

şubat miminin sonu

şu mimi mart gelmeden bitirmek kısmet olmadı. yine de başımı eğmiyor ve bir türlü anlam veremediğim, anlam versem cevabını bulamadığım "a change to make" sorusunu es geçerek olanca gururumla devam ediyorum. 

28. soru diyor ki bugünün etkinliklerinden bahset. 28 şubat, geçen cuma günüymüş ama aklımda değil ki o gün ne yaptığım. soruyu bir kez daha kafama göre eğip bükerek geçtiğimiz haftadan bahsedeyim. 

çarşamba günü hastanede refakatçi olacağımı yazmıştım, iptal oldu. kuzenimin kızı -ki kendisi yirmilerine yaklaşık bir çocuğumuz olur- annesini yalnız bırakamadığı için bana "gelme" dedi. "ben bugün kalırım sen de dinlenir yarın sabah gelirsin" dedim ama ne yaptımsa çocuğu ikna edemedim. tam hazırlanıp çıkarken gelişen bu olaya üzüldüm diyemem tabii. ama özenle hazırladığım refakatçi çantasını boşaltırken epey takdir etim kendimi.  tatile gidiyorum ama savaş da çıkabilir diye bağıran bir çanta, ayh neyse. 

cuma günkü dersime dişim ağrıdığı için gidemedim, ama çocuğun pazartesi matematik sınavı olduğunu öğrenince çok canım sıkıldı, hazırlıksız göndermek istemedim sınava. kalktım pazar pazar yollara düştüm. yollara düştüm çünkü birbirimize çok uzağız. 120 dakikalık ders için 14.45'te evden çıktım döndüğümde saat dokuz buçuğa geliyordu. 
gitmek için önce otobüse sonra metroya bindim. metro istasyonu çıkışında beni otomobil ile aldılar. derse başladığımızda saat 5'e geliyordu. dönüşte bu kez minibüs durağına bırakıldım, o şekilde beşiktaş'a gelip tekneye ve sonrasında da eve ulaşmak için sarı dolmuşa bindim. bi de uçağa binseymişim döngü layıkıyla tamalanacakmış ama bir dahaki sefere artık. 
istanbul'da yaşamayı düşünüp de karar veremeyen varsa dönüp dönüp üsttekini okusun.

benim gibi istanbul'dan başka gidecek bir yeri olmayan da 14.45'te bindiğim otobüsün camından çektiğim şu fotoğrafa bakıp teselli edebilir kendini.
  

bu arada eve dönerken biliyordum ki o buzdolabı boş, o ocakta bir kap sıcak çorba yok. ben sarı dolmuşta tüm bunları düşünürken tüm gün  haber seyrederek dünyayı kurtaran kocamı aradım. "pizza siparişi verir misin, ben gelene kadar gelmiş olur" dedim. pizza söylemek zor bir iş olduğu için haklı olarak söylendi elbette ama neyse ki dünyayı kurtarma işine ara verip söyledi o pizzayı. ne şanslı bir kadınım. 

eve geldiğimde pizza da gelmişti. dünyanın en iyi ve en kötü şeyi fast food olabilir. güp güp götürdük ama midem şişti bütün akşam. 

bu arada pazartesi sabahı bana bir işlem yaplacaktı hastanede, genel anestezi ile bayıltılacağım için de gece yarısından sonra yemek-içmek ve sigara yasaktı. saat 12'ye yirmi kala bir sigara, beş geçe de bir bardak su içerek geceyi noktaladım. 

pazartesi sabah 9 gibi girdiğimiz hastaneden öğleden sonra 1 gibi çıktık. hiç ağrım sızım olmadı, sadece hafif bi' sersemlik. zaten uykusuzdum, pazartesi 12 gibi devrildim, salı öğlen 11.30 gibi de telefonun sesiyle uyandım. 1 hafta daha antibiyotik içeceğim. 
bugün de temizlikle geçti, onu süpür, bunu sil, minimalizme karar ver derken akşam oldu. öyle bir haftaymış işte. yine destan yazdım. 

29. soru diyor ki: her zaman yapacağım bir şey?
sanırım hayatımın sonuna dek evimi bir hayvanla paylaşacağım. bu süre boyunca da yine ağlayacak ve evrimin hayvan ömrünün insan ömrüne kıyasla neden bu kadar kısa olacak şekilde geliştiğine küfredeceğim. 

30. soru denemek istediğim bir şeyi soruyor. içim mi geçmiş benim? hiç yok ki denemek istediğim bir şey. olmak istediğim bir şeyler var, olmak istemediğim bir şeyler var ama denemek için çok mu yaşlı hissediyorum acaba kendimi, gönlüm mü yorgun artık ne bileyim ama veremedim işte bu soruya bir cevap. keşke olsa, olsa da gelip hevesle yazsam. 

ve son soru bu şubat ayının en sevdiğim kısmını soruyor. 
ocak ayı ortasında bir test istemişti doktor, onun sonuçları can sıkıcı olabilirdi. 13 şubatta aldığımız sonuçlar hep temiz çıktı. sanırım en iyi kısmı buydu şubatın. 

14 şubat'ta da anneme sürpriz doğum günü yaptık. abim geldi, çok güzel bir aile fotoğrafımızı kanvas tablo yaptırmıştım annem için, beklediğimden daha iyi bir baskıyla yolladılar. annem hem abimin balonlar ve çiçeklerle gelişine, hem hediyesine, hem de pastasındaki 23 yazan muma çok sevindi. eve en son sevgili damadı, canım kocam kucağında kocaman bir orkideyle geldi. bazen kendini ayı ayı yapsa da canı isteyince oldukça kibar bir eril birey olduğunu görünce sevindim, annem orkidelerin mor olduğunu fark edince daha da mutlu oldu. o gün de çok güzeldi. 

uzun süre sonra daha çok ve düzenli olarak kitap okumaya başladım. listeden biraz sapmış durumdayım ama gocunmuyor bilakis gönlümün dilediğini yaptıkça daha da okumaya hevesleniyorum. 

şubat ile birlikte bloga da dönmüş olduğumu umuyorum. sanırım hiç yoksa 6-7 yazı yazdım. bence daha fazlasını da başarabilirim. bu da şubatın güzel taraflarından biri oldu. 

yarın yani çarşamba günü dersim var, akşam gelip şuraya yeniden bir şeyler yazarsam ay vallahi benden kralı yok. 

oyhh mim bitti. yazmaya sebep bulamazsam hemen yenisini bulur çakarım. bu bloga yazılacak, neflix'in, sims'in köpeği olunmayacak! yine kendime yaptığım bir atarla gidiyorum. 

e ama sizin nasıl geçti şubat ayınız?