4 Mayıs 2024
23 Nisan 2024
salona açılan bir fransız balkonumuz var
anca saksı falan sığan süs balkonlarından. bitkilerle aram iyi değil. sulamayı unutuyorum ya da boğuveriyorum. annemle abim güneşin yönüne göre pozisyonlarını ayarlıyor, bitki besinleri, budamalar, okşamalar... onlarınki çiçek açıyor benimkiler can çekişiyor.
bu balkon aslında sifu'nundu. ona özel tasarlanmış gibi, uyuyup uzandığında tam olarak sığacağı büyüklükte. soğuktan ve yağmurdan nefret ederdi ama bahar gelince çıkıp sokağı seyreder, yaz geceleri sıcaktan bunalınca o koskoca bedenini yavru köpek gibi küçültüp sığışır orada uyurdu.
sifu gidince bomboş kaldı balkon. bazen salonda oturduğum yerden bakarken, bazen de eve dönüşte kafamı kaldırıp onu göremeyince ve yokluğu mideme tekmeler atınca o boşlukla her göz göze geldiğimde ağladım.
sonra bir sürü çiçek edindim, çoğunu annem verdi, bir tanesi abimin hediyesi...
sifu'nun balkonunda çiçekler açsın istedim.
sonra pırpır geldi.
evin, evdeki her şeyin ve bizim sahibimiz olduğuna nasıl eminse balkonun da sahibi olduğunu düşünüyor ama onun için çok tehlikeliydi o kocaman aralıklı parmaklıklar. bir de bu salak, tepkilerine hiç hakim değil. refleksleri ışık hızında ve bir anlık gerzekliğiyle aşağı düşse anca aşağıdaki bahçenin tozu toprağı ağzına burnuna doluşunca anlar uçup yere yapıştığını. ki bu en iyi ihtimal.
neyse, balkona her çıktığında ödüm koptuğu için ama 2. kat yüksekliğinden sokakta olan biteni izlemeye bayıldığı için bir şey yapmalıydım, şu alttakini yaptım:
"he bunları biliyorum" dedim. hatta sonra "polis 1 mayıs'ta bunları takıyor gözaltına aldıklarına, nasıl hızlarını alamadılarsa artık kelepçe yetmiyor adamlara" da dedim.
uzun bir sessizlik oldu. ne diyeceğini bilemedi adam. uzattığı pos cihazına kartımı dıtlattırıp kaçtım. 2 metre boyunda ama oldukça hafif tel rulosunu sırtıma vurup eve taşıdım. balkona şaapması yarım saat falan sürdü. o ara kocam milyon tane direktif verdi, o direktifler olmasa da yarım saat sürerdi ama onun sayesinde bu işin çözüldüğüne aşırı emin şu an.
artık düşme ihtimali yok. belki balkon bu tel sistemiyle tamamen kaplansa daha sağlıklı olacaktı ama 1 metrelik tel bariyeri aşıp atlayacak kadar da salak değildir diye umuyorum. emin olamama sebebimse oturduğu yerden gördüğü şu manzara:
kuşlara bakıp bakıp tuhaf sesler çıkarıyor, bazen korkuyor bazen de peşlerinden havaya doğru sıçrayacakmış gibi hallere giriyor. umarım kafan biraz olsun çalışıyordur pırpır.
sünnetle ilgili de gelişmeler var ve o da dün oldu. eve aşırı yakın olan ve pırpır'ın şimdiye kadarki tüm aşılarını falan yapan veteriner bu iş için 6500 istemişti. nalbur yolunda mahallenin diğer veterinerinin önünden geçerken girip bir sorayım dedim. her şey dahil 3500 lira dediler. bizim veterinerin pahalı olduğunu biliyordum ama yuh ama ya. zaten geçen ay pırpır'ın çenesinde siyahlıklar vardı. aşıya götürdüğümde "bu ne, bi bakar mısınız?" dedim. (ki onlardan önce ben zaten gogıllayıp kedi aknesi olduğunu çözmüştüm.) veteriner yağlı mamadan oluyor falan bir şeyler söyleyip bir solüsyon verdi. SOLÜSYON diye verdiği şey, bu 50 ml seyahat boy kolonya fısfıslarına doldurulmuş su benzeri bir sıvı. üzerinde herhangi bir etiket hiçbir şey yok. SOLÜSYON! mama yedikten sonra bunu sürün dedi. 150 lira dedi. 150 LİRALIK SOLÜSYON!
ama pırpır'a öyle bir şey sıkmak, sürmek falan kolay değil. mama olmayan her şeyden nefret ediyor, elbette sıkamadım. kokusundan da dümdüz alkol olduğuna eminim. tek yaptığım, akıl yürütüp ara sıra verdiğim ayranı kesmek oldu. hani yoğurt yağlı, ayran sıvı, tüm ağzıyla içine dalıyor falan. ve geçti siyahlıklar. SOLÜSYON olmadan geçti. of bu çok ayıp değil mi ya? emeğine daha fazla bedel biç tamam ama yani sen bana 10 liralık fısfısı solüsyon diye 15 katına ittirirsen gözümde o emeğin de değeri kalmıyor artık. sanırım oraya götürmeyeceğim bir daha.
yine iki satır anlatayım diye girip destan yazdım. kapanışı yine dünkü çorap alışverişimle yapayım. sağdakini sena'ya aldım.
sena bir tekne kazıntısı, bundan 20 yıl kadar önce annesi ona kazara hamile kaldığında aşırı şaşırmış ama nedense bir o kadar sevinmiştik. bazen ona bakıp şaşırmaya devam ediyorum. 20 yıl ne ara geçti de sena doğdu, büyüdü, daha çok büyüdü, şahane bir bölüm kazanıp istanbul'a geldi, feminizm öğrenmeye karar verdi ve şimdi karşılıklı kahve içerken virginia woolf'tan, frida'dan falan bahsediyoruz diye. aslında frida'lı şeylerden artık ikrah geldi ama neden bilmiyorum bunları sevdim. bir de "baktıkça beni hatırla" demeyi ve hatırlanmayı severim. birlikte şöyle muhteşem bir fotoğrafımız var. ben 25 falanım, sena henüz 3 yaşında. çok güzeliz.
bakınız öpme işinde ne kadar başarılıyım hep olduğu gibi.
öptüm.
15 Nisan 2024
bu kadar uzun süre dönmemeyi ben de beklemiyordum
anlatmak istediklerim var ve yok.
sanki bin yıl geçmiş. bir dünya şey oldu. ama anlatmak, hatırlamak demek ve bunu da istemiyorum. su gibi akıp gitmek işime geliyor.
biraz yaşlandım. hem de ilk kez yaşlandım, öncekiler gibi değil.
ama olsun ona da tamam. ya da bazen hiç tamam değilken de tamam demek zorunda kalmak.
al işte! sonra niye yaşlandım? en çok bundan mesela. ve bazı şeyleri anlatmak çok zor. böyle bir fotoğrafla deneyeyim.
dövmeciden çıkıp sokakta taksi beklerken adına bakıp
"artık hep yanımdasın" dedim.
tutunmaya çalıştığım bir teselliyle yaşıyorum yedi aydır. onu düşünmeden bir günüm geçmedi.
bıııse'nin dileği de benimle ilgiliymiş. gül ağacım ve ben hasretle bıııse'yi bekliyoruz.
o arada hayatıma pis burnu ve küçücük suratıyla şu arkadaş girdi. şubatın en soğuk günlerinden birinde, akşam ders dönüşü evin sokağına girmek üzereyken yolda üstüme atladı. çok zayıf, çok üşümüş ve benimle gelmeye çok hevesliydi. iki ay geçti gitmedi. sanıyorum ki gitmeyi aklından bile geçirmedi. bunu anlattığım herkes "kedi sahibini kendi seçer" diyor ama kendine sahip değil köle seçen kediler de vardır arkadaşlar.
bireysel bir gündemi var hep. koşmak, mutfak tezgahından sünger çalmak, top oynamak ve dikkatimi çekmek istediğinde bana ait şeyleri bir yerlerden usulca itelemek ve elbette ısırmak.
oyunlu kedi ısırması da değil, kasti olarak canavarca hislerle ısırmak. mesela şu çektiğim video da beni ısırmasıyla bitti. 3 dakika değil 3 saniye içinde godzillaya dönüşüyor allahın cezası.
ilk zamanlar aman korkmasın, küsmesin, stres olmasın derken geldiğimiz noktada o beni ısırınca ben de onu ısırıyorum. mini miniş aman da ne uslu ne tatlış dediğim kediciğin aslında gerçek bir şero çıkması biraz iyi geldi. küsmüyor, kinlenmiyor, terlik gösterince son hız kaçıp 1 dk sonra yeniden sırnaşıyor. tam bi' göt de diyebiliriz. öyle bir eziyet.
şubatta tanıştık sanıyordum ama hikayemiz meğer ağustos ayında, o daha birkaç günlükken başlamış. belki sonra anlatırım. ismi pırpır. hiç düşünülmüş bir isim değil. okşayınca hemen pırrrpırrrr başlıyor diye. ama annem "boncuk" demeyi seçti, babam nedense "dünya" diyor. pırpır boncuk dünya
son aylarım bunun peşinde geçti işte. şimdi 4 buçuk kilo olmasını bekliyoruz. pet dünyasının kısırlaştırma dediği işleme girecek. kendi aramızda sünnet olacak deyip eğleniyoruz. dünyanın en komik fotoğrafını çektim geçen gün.
aslında çok iyi hissetmiyorum ama neşemi de kaybetmemeye çalışıyorum. son günlerde daha çok zorluyorum kendimi iyi olmak için. depresyon gibi bir tatsızlık var içimde. bazı şeyler çok iyi ve bazı şeyler çok kötü hissettiriyor.
bi' de hafta sonu bir bar tuvaletinde şunu çektim.
şimdilik bu kadar olsun. kedimin pipisi üzerine yemin ederim ki artık daha sık yazacağım.
öptüm.
15 Haziran 2021
arkadaş mimi 8/9: yol yaparken unutulmaz anı yaşatan arkadaş
hangi akla hizmet aynı mimin içine tatil arkadaşı ve yol arkadaşı sorularını sokuşturdum bilmiyorum? insan yazarken bir düşünür şu cevapları... belli ki düşünmemişim, üç gündür kimi yazsam diye beynimin içini yokluyorum. aklıma tek bir kişi geldi: cool kocam lee
evet aklıma sadece o geldi ama bu yolculukların tozpembe bir bulutun içinde geçtiğini sanmayın.
her seferinde en az bir tur karşılıklı yükseliyor hatta gavgavgav diye birbirimize giriyoruz mutlaka. neyse ki ikimiz de kindar tipler olmadığımızdan çoğu zaman parladığımız hızda sönebiliyor, kafa göz yaracak tonda başlayan bir cümleyi unicorn evrenine ışınlanmış gibi sakince hatta bazen o an gelişen komik bir şeye bağlayarak geçiştirebiliyoruz.
şimdiye kadar birlikte çıktığımız en uzun yolculuğumuz istanbul-muğla-kayaköy-mudanya-istanbul rotasıyla tamamladığımızdı.iki insan ve bir köpek olarak çıktığımız bu yolculuğu nasıl anlatırım bilemiyorum. netflilikş'te mesela bazı filmler var, türüne bakıyorsun dram, komedi, macera, korku... diye gidiyor, ne olduğu belli değil. heh, bu yolculuk da tam olarak öyleydi.
ağustosun bağrında geçen bu yolculuğun içinde öne yatırılmış arka koltukların üstünde seyahat eden köpeğin terledikçe dört bir yana savrulan salyaları, benim otoyol ve tır fobim, kocamın bu fobime inat kendini formula pilotu sanıp gaza gelmeleri ve o ara bolca hırgür var.
direksiyon başındaki sevgili kocamın bana bağrınırken yolu kaybetmesi sonucu kendimizi mudanya dağlarında bulmamız da var. ha mudanya'da dağ mı varmış demeyin, belki de yok ve biz öyle sanıyoruz. çünkü tüm bu olaylar olurken ne yaptığımızı biliyor değildik asla.
bu kısmı en başından anlatayım.
bahsettiğimiz rotada artık dönüş yolundayız, akşam karanlığı çökmüş. oldukça yorgun ve huysuzuz ama hazır buralardan geçiyorken mudanya'da birkaç gün kalacak ve istanbul'a öyle döneceğiz.
seyrin tam bu anlarında yine bir şeyden birbirimize girdik. zor ve sabırsız bir mizaca sahip kocam bana bağrınırken bursa girişini kaçırınca zifiri karanlık bir yan yola saptık ve sağ olsun navigasyonun da tam o an çalışmayacağı tuttu.
hıncını elbette benden çıkaran sevgili kocam bir yandan oflayıp poflarken bir yandan da sürüyor. sürüyor ama o karanlıkta nereye gittiğimiz belli değil.
kocamın "neyse şuraya doğru süreyim" kararı sonucu aniden ama gerçekten aniden kendimizi bütün meydana yayılmış bir köy düğününün ortasında bulduk.
sonrası şöyle: arabaya üç metreden fazla kimseyi yaklaştırmayan 60 kiloluk ayı hayvanı sifu'nun düğün tantanasıyla panikleyip arabanın içinde dört dönmeye başlaması, koca aracın neredeyse devrilecek kadar sallanması, köy ahalisinin -meydana aniden bir uzay mekiği inmiş gibi- yaşadığı o şaşkınlık, bir an önce kaçmak için panikle basılan kornalar, araba daaattt daaat sesleriyle olduğu yerde sarsılırken bize çevrilen gözler, arkada goaaavvgooaaavvhhoooaaav sifu... off...
bir şekilde, kendi çıkardığımız o kaostan kaçmayı başarabildik. bu arada navigasyon hâlâ çalışmıyor ve gidiyoruz nereye gittiğimizi bilmeden.
ileride birkaç adam bulunca hemen yol sorduk. bazen bir konuyla ilgili bilgi arttıkça her şey daha da anlamsızlaşır ya, tam olarak öyle oldu.
çünkü biz o dakikaya kadar sahil yolunun kenarında bir yerlerde sanıyorduk kendimizi. meğer bambaşka bir yere sapmışız, meğer son yarım saattir mudanya'nın dağlarında turlayıp duruyormuşuz ve doğru istikamet için yine geldiğimiz yöne doğru gitmemiz gerekiyormuş.
elbette bir kez daha o köy düğününün içine ejderha gibi dalmayı gözümüz yemedi.
kocam, arabayı adamların tarif ettiği yönden başka tarafa çevirince bunlar yok oradan gitmeyin falan dediler ama cool kocam dinlemedi hiçbirini.
can havliyle daldığımız bu yeni yolda ilk üç dört dakika çok güzeldi. sokak lambaları, uzaktan seçilen evlerin ışıkları, acaba buralardan ev mi alsak romantizmi falan derken ve yine gerçekten aniden kendimizi sonsuz bir karanlığın içinde ve sanıyorum ki bir tarlanın içinde bulduk.
yol gibi bir şey var ama yok gibi de. lastiklerden gelen ses ve hop hop zıplamalarımızdan belli ki taşlık bir ortamdayız. öyle bir zifiri karanlık ki arabanın sadece önünde 5 metrelik bir mesafeyi görebiliyoruz. yan camlardan bakıp da görebildiğim hiçbir şey yok. yani koskoca bir tarlanın ortasında olabiliriz ama belki de bir virajın ucunda, bir uçurumun kenarındayız?
biz neredeyiz, neresi burası derken hayatımda ilk kez olan bir şey oldu, tilki gördüm. karı koca ikimiz de hayvan görünce şuur kaybı yaşıyoruz. tilkiyi ve heyecanla zıplayan kuyruğunu görünce yolmuş, uçurummuş falan hepsini unutup 1 numaralı tilkinin arkasından atlaya zıplaya koşan 2 ve 3 numaralı tilkileri izlemeye başladık.
![]() |
| bu bizim tilkimiz değil ama aynı karanlık ve aynı açı bulunca hemen şaapayım dedim. |
yol olmayan yolun bundan sonrasında "burada tilki varsa kirpi de vardır, başka hayvan da vardır" diye korkup sanıyorum ki saatte 5-10 km falan hızla yavaş yavaş ilerledik. bir on dakika falan bu şekilde gittikten sonra çok uzaktan sahilin ışıklarını görmeyi ve titrek de olsa sokak lambalarıyla aydınlanmış başka bir köye ulaşmayı başardık.
kendimizi anayola attığımız an yaşadığım rahatlamayı tarif etmem mümkün değil. ya gerçekten uçurumdan yuvarlansaydık? ya bir hayvana çarpsaydık? ya bir hayvan bize çarpsaydı? ya asla yolu bulamasaydık ve sabaha kadar dağlarda dolansaydık?
güç bela mudanya'daki hedefimize yani lee'nin annesi maykamın evine ulaşmayı başardık. cool kocam lee bu badireyi nasıl büyük bir kahramanlık göstererek atlattığını tüm ev halkına uzun uzun anlattı. nasıl süper bir şoför olduğundan girdi iz bulma konusunda ne büyük bir yetenek olduğundan çıktı. bir ara çok şükür ki anlatmaya ara verip içeri gitti. annesi de arkasından uzun uzun bakıp gittiğinden emin olunca bana dönüp "kızım, bunun babası da böyleydi" diyerek bu yiğitlik hikayesinden içinin nasıl da şiştiğini beyan etti. ahahhahahha.
her ne kadar şu an cool kocam lee'ye bir miktar bok atıyor olsam da onunla yol arkadaşlığını seviyorum. bunca yıl sonra bile, herhangi bir şeyle ilgili uzun uzun konuşabiliyor olmamızı da seviyorum. mesela birlikte çok sağlam dedikodu yapabiliyoruz ama bu dedikoduları kendimizce felsefi temellere bağlayıp saatlerce zaman geçirebiliyoruz. he bir de müzik zevkimiz çok benziyor. bence yol arkadaşlığının en gerekli bağlayıcısı bu.
ben ya sevmediğim şarkı denk gelirse diye ödü kopan, bu sebeple radyo bile dinleyemeyen bir insanım, nasıl dayanayım ortak müzik zevki olmayan arkadaşla uzun yola? yok, asla olmaz.
yani, işte böyle...
bence yol arkadaşı sorusuna cevap verirken unutulmaz bir anıyı da aradan çıkarmış oldum. he çok da bi' numarası olmayan bir anı ama olsun. her saniyesi absürt bir film gibi aklımda hâlâ. yaşarken pek öyle değildi ama sonrasında hatırlaması çok eğlenceli.
kapanışı yine bir fotoğrafla yapayım. kahramanımız artık mudanya'dan istanbul'a dönüş feribotunda. bu kez sürmüyor, benden yıldığı için uyuyor taklidi yapıyor.
22 Mart 2021
köpek döşeği, bazı anılar, dizi ve iki kitap
son bir haftadır epey erken uyanıyorum. bugün de 7 gibi uyandım, ikinci kahvemi içiyorum. henüz bu erken uyanmaların bir faydasını görmüş değilim. gündüzleri evde canım sıkılıyor.
sanırım kasım ayının başıydı, bir gece yarısı aynada kendi kendime acıdım. dışarı çıkmam gerekiyordu ve daha giyinirken bile yorulmuştum. aynada da hiç iyi görünmüyordum zaten. sonra o günden bugüne yaklaşık 14 kilo verdim. sadece kiloyu değil ölçülerimi de sayıyorum, çok ilginç gelişmeler oldu tabii ama bence hâlâ şüşkoyum. zaten son haftalarda epey bir yerimde sayıyorum. sanırım vücudumun direnç noktasını buldum. bulmaz olaydım. spora ara vermiştim ne zamandır, diyete de çok uydum diyemem. sanırım yine hop hop tombiş koş tombiş motivasyonunu kazanmam lazım, belli ki bundan sonrası sadece boğazımı tutarak ilerlemeyecek. meğer ne çok baklava börek sığdırmışım küçücük hayatıma.
evin salonuyla ilgili epey bir ilerleme kaydettim, hatta masa hariç her şey geldi, yerleşti. o da sanırım bu hafta sonuna kadar gelmiş olur. güzel fotoğraflar çekmeyi beceremiyorum ama şans eseri düzgün açılar, ışıklar falan bulursam kendi çapımda fotoğraflı salon turu şaapabilirim, belki de şaapamam ama olsun deneyeceğim.
aklımda yazmam gerektiğine inandığım birkaç çocuk kitabı daha var. meğer ne vakitsizlikmiş derdim ne de yorgunluk. düpedüz tembelmişim ben. önümüzdeki 1-2 ay boyunca bu yarım kalmış kitapları tamamlamak istiyorum. amin.
mesleki instagram sayfamı da epey bir boşladım. hesabın takipçi sayısı 30 bini geçti, attığım storyler falan binlerce insana ulaşıyor ama corona bende insanlara ulaşmama, aksine onlardan saklanma hastalığı yarattı sanırım. "en yakın arkadaşlarımı bile göremezken ne yapayım hiç tanımadığım binleri" mi diyor acaba bilincimin altı, ne diyor? ayhh vallahi boku yemişim ben.
cumartesi günü cool kocamın teklifiyle istiklal'e çıktık. bir öğrencisine amfi lazımmış, tünel'den ona amfi bakacaklarmış ben de gelirsem belki bir yerde oturur hava alırmışız. tamam dedim çıkalım.
evden tünel'e varana kadarki trafik, gözüme giren güneş, evinin duvarları siyahımsı gri olan bir insan olan şahsımın güneş altında kendini vampir gibi hissetmesi, istiklal'in salı pazarı kıvamındaki kalabalıklığı falan mahvetti beni. sırasıyla trafikten, güneşten, insanlardan ve oturduğumuz süre boyunca soğuktan nefret ettim. 3-5 saat sonra eve döndüğümüzde bitap düşmüş halde battaniyeye kıvrılıp "iyi ki ivdiyim iilihim iv çk gizel" diye şükrettim.
sonra mutlu aradı, ona anlattım, "ben boku yemişim mutlu, korona bitince ben nasıl çıkacam evden?" dedim. "korkma, ben nâci gibi gelir her gün küçük küçük alıştırırım seni" dedi. salak. o an ve sonrasında epey güldüm bu şakasına. ama eğer siz gülmediyseniz sebebi masumlar apartmanı izlemiyor oluşunuzdur.
köpeğin durumu da benden hallice, evde yalnız kalmamaya o kadar alıştı ki, bana zaten ölümüne bağımlı bir yavrucuk işe güce falan gitmek için evden saatlerce yok olduğumda nasıl içerleyecek kim bilir. o da benim bir nevi gülben'im oldu son bir yıldır. evet yine masumlar apartmanı şakası.
bugün mahallede pazar var, evimin koca ayısı için yere nenem usulü döşek yaptım, köpek döşeği. gidip onu kaplamak için kumaş ve renkli pazar çorabı almak için çıkmak istiyorum. hava güneşli ama serin.
***
ertesi günden bildiriyorum. dün gerçekten şu üsttekileri yazıp aniden çıktım evden. kumaşçı bu hafta gelmemiş pazara, onun yerine çekyat örtüleri satan bir tezgah buldum. eve gelip biçip diktim vallahi kendi çapımda, fena da olmadı sanki. aha şöyle bir şey oldu:
içine teptiğim kırlentler evde vardı, iki büyük, iki de normal boy kırlenti birbirine diktim önce, sonra işte yüz yaptım falan derken 80x100 ölçülerinde kendi gibi devasa bir yatağı oldu ayımın. piyasada XL diye satılan köpek yatakları bile dar geliyor buna. götünü başını sığdıramayacağı bir yatağa yüzlerce lira vermeden 40 liraya şu işi çözdüğüm için gururlandım bir miktar. pencere önüne yatıp dışarıya bakarak dalıyor bazen, onu öyle huzurla uyurken görünce çok seviniyorum.
***
yine üsttekini yarım bırakıp gitmişim ve bugün yine pazartesi.
bütün haftayı regl sancıları eşliğinde dünyaya, evrene, evrime, bu ağrıları sebepsiz yere çekmeme sebep olan her şeye beddualar ederek geçirdim. tam da spor, yeniden diyet falan derken hepsi yalan oldu tabii. bir miktar bira içtiğim, 2 paket cips yediğim, ekmekten kaçmadığım aksine hamur işini sevgiyle kucakladığım bir hafta oldu. neyse ki yeniden kendime geldim. kaldığım yerden bir şey olmamış gibi devam ediyorum, zaten etmek zorundayım. hâlen şüşkoyum, bu bir gerçek.
geçen hafta iki tane kitap aldım. ikisi de çok genç olduğum zamanların kitapları. ikisi de artık o her kimse birinin alıp geri getirmediği ve artık baskısı olmayan kitaplardı. kitaplığımda yokluğunu hissettiğim ama rabbim insanı nadirkitap sahaflarına muhtaç etmesin dedirten kitaplar. ama bunca yıl sonra nereden aklıma geldiler önce onu anlatacağım.
hepimiz gibi netflix'i tükettiğim için biraz da şu blutv neymiş deyip bir aylık abone oldum. içerik epey dandikti, ben de çok karıştırmadım ama sonra şu çıktı karşıma:
27 Haziran 2020
ben gelmez oldum + kitaplı mim 1
22 Nisan 2020
yeni mim, evin en güzel şeyi, gel hele gel...
26 Mart 2020
ayy n'oluyor yahu!
4 Mart 2020
şubat miminin sonu
e ama sizin nasıl geçti şubat ayınız?






























