ay lav art etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ay lav art etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2020

müzikli mimin sonu, ferdi beyciğim, evden olmayan güzel şey

hayırlara vesile, güne yine bir arkadaş mesajıyla uyandım:
vallahi bilmiyorum ki neden? hazır siyahi bir dansçıyken müzikli mimi bitireyim artık diyorum. 

eskiden nefret edip sonradan sevdiğim bir şarkı?

bu şarkıyı anca benim gibi geçkinler hatırlar, hiç yoksa 20 yıllık. ilk çıktığında televizyondan izlemiş ve ne boktan şarkı demiştim. sonra bi' gün eski kemancı'da oturmuş arkadaşlarımı beklerken çalmaya başladı. orada sanırım sözlerinden azâde dinleyebildim şarkıyı. yüksek ses ve ne kadar dandik olsa da bizim evin televizyonundan çok daha anlamlı bir ses sistemi (ne bileyim işte en azından bas var tiz var) ile. başka şeyler söylese, mesela manyak gibi "hey bebek!" diye bağırmasa ilk duyduğumda da severdim belki. eski kemancı'da şarkıya bir adım yaklaşmamdan üç beş ay sonra yine istiklal caddesi'nin arka sokaklarındaki bir barda acil servis'in konserine denk geldim. canlı hali daha da güzel geldi. he ama açar dinler miyim, vallahi o kadar da değil. yusuf yusuf'u tercih ederim. 

romantik bir buluşmada çalınacak bir şarkı?
romantik buluşmaların ne olduğunu bilen biri değilim. ne yapılıyor, dans mı edilecek, öpüşüp koklaşmaya fon mu bulunacak çok anlayamadım. ama bir george michael konserine gidebilmiş ve şu şarkıda dans edebilmiş olmayı isteyebilirdim. 
canım benim toprağı bol olsun, ne de güzel söylemiş.

paylaşmak istediğim bir şarkı?
hazır yeri gelmişken başka bir muhteşem tespitimi ortaya koyarak mimi bitirmek isterim. tespitim şu: ferdi özbeğen, türkiye'nin george michael'ıdır. 


bakın aynı beyaz takım, aynı kıvraklık, aynı romantik prenslik ve aynı 'gelsin dertler tasalar yeter ki keyfimiz yerinde olsun haydi eller havaya canım dostlar'cılık. zaten kökenleri de az çok aynı. ferdi beyciğim ataları girit'ten gelmiş bir izmirli, george beyciğim ise asıl adı georgios panayiotou olan bir greek. 

teybinde ferdi özbeğen 45likleri çalan bir arabada olsam o yol aylarca bitmesin isterim. canım ferdi beyciğim, çok seviyorum sizi. keşke gençliğimde denk gelseydik, her hafta sonu kocamı alır, vatkalarımı kabartır çaldığınız tavernalara koşar bir elimde rakım dertli dertli eşlik ederdim size. 

müzikli mim bitti. şimdi gidip yeni mim bulmak üzere blogları talan edeceğim, durduk yere yazamıyorum çünkü bu aralar. 

e sizde ne var, ne yok?

siyahi bir dansçı olduğum için moonwalk yaparak gidiyorum. 

öptüm. 


11 Nisan 2020

hobbit evim, film müzikleri, aklıma gelenler, içlendirenler...

her gün evdeki sevdiğim bir şeyin fotoğrafını çekip koyayım diye kendi kendime çelınc eyleyeyim demiştim en son. öğlen temizlik yaparken bu şahane fikrimi hatırladım, gözüme kestirdiğim ilk şeyi kaptım hemen. 

bir öğrencimin kendi elleriyle şekil verdiği, sırlayıp fırınladığı bu seramik ev kitaplıkta duruyor. ne zaman göz göze gelsek n. kuşumun hünerli minicik elleriyle uzatırken kurduğu o sihirli cümleyi hatırlıyorum. "senin de böyle evin olsun!"


müzikli mimde sıradaki soru bir soundtrack şarkısı soruyor. bu soruyla iş bu mimi artık kendime göre yapmaya karar verdim çünkü anladım ki bazen tek bir cevap veremiyorum sorulara. bir sürü sevdiğim soundtrack var, aklıma ne geldiyse  sıralayacağım.




ilk ikisi sanırım bunlar: 


 
dead man walking'i izlediğimde çok etkilenmiştim. eddie wedder da bu soundtrackle çok başka bir yere aktı gönlümde. müzik ne acayip şey. adını bilmesem de uzun bir yolda olmanın hissini verirdi bu şarkı bana. bir araya gelmiş olmaları ne güzel. birbirinden alakasız iki kültürün insanı enstrumanlarını çalmaya başlayınca yeni bir yol bulmuşlar gibi. birbirlerine yoldaş olmakla kalmamış ölüme yürüyen bir adamın hikayesine de ses vermişler. 

long road ne kadar depresif bir yolsa face of love o kadar umut dolu gibi. sözleri bambaşka bir hikaye anlatsa da melodinin bana hissettirdiği bir şeyler var. 
"biliyorum şu an acı çekiyorsun ama ama sabret sen bak geçecek hepsi" der gibi bir şeyler. 

bir diğer filmden iki şarkı üsttekiler gibi duygularıma hitap ettiği için kalmadı aklımda. "ay çok iyi müzik bu" cümlesiyle kaldı. 

 

whiplash'i sinemada izlemiştim. film olarak bayılmadım ama o şahane çalınmış şarkıları sinema salonunda adeta bir konser gibi dinleyebiliyor oluşuma çok sevinmiştim. uzun süre cd'si çıksın diye bekledim ama sonra dayanamayıp youtube'dan mp3 olarak indirmiştim. o sene bol bol bu iki şarkıyı dinledik yollarda. 

aklıma gelen üçüncü filmin müzikleri durup dururken açıp dinlediğim şarkılar değil aslında. ama filme yakışmak açısından çok iyi seçimler gibi geliyor. açıp dinlemem dedim ama bu iki şarkı nerede karşıma çıksa sevinir, sonuna kadar da içlene içlene dinlerim. 
 

ağla sevdam, duvara karşı'da da kullanılmıştı ve ben ağlamıştım. aklıma  gelmişken hemen duvara karşı ikilemesi de yapayım. 


  

bu iki şarkı da filme özel yapılmış şarkılar değiller ama o sahnelerin hakkı başka şarkılarla vallahi de billahi de verilemezmiş. sanki o an için yazılmış gibiler. eğer bir noktada duvara karşı övmeye başlarsam bu yazı bitmeyeceği için bu konuyu kapatıyorum.

bir tane daha ekleyeyim o da son olsun. zaten bu gezegende sanırım alttakini bilmeyen yok. 
geçenlerde fermina'nın blogunda bir yorumda çocuklar kudurduğu zaman o kaostan çıkmak için bağırıp çağırmak yerine durağan bir şeyler açıp kendi kendilerine sakinleşmelerini beklediğimi yazmıştım. bu şarkı sadece onlara değil bana da iyi geldi hep. sadece durmak için, karmaşadan uzaklaşıp sessizce kendine kavuşmak için hafızanda böyle iyi bir şarkı varsa iki buçuk dakika yetebiliyor bazen. farklı sınıflarımda o kadar çok çaldı ki anısı içindeki nota vuruşundan çoktur. 

(üsttekiler yazıldıktan 2 saat sonra)

birkaç saat önce sokağa çıkma yasağı geldi. oysa ki bu gece kocamla sözleşmiştik, günler sonra gece yarısı arabayla çıkıp sokaklarda bir tur atacaktık, bu bizim karantina date'imiz olacaktı. gece çıkamayacağımızı öğrenince apar topar hazırlanıp attık kendimizi arabaya. lakin sokaklar hiç beklediğimiz gibi değildi. biz sessiz sokaklarda gecenin karanlığında iki nefes alalım diyorduk, sokaklar insan doluydu, insanlar ekmek ve tekel kuyruğundaydılar. caddeler araba doluydu, tatsız iki tur atıp geri döndük eve. 

dönüp ne yazdığıma baktım. sıradan zevklerimle dolu bir soundtrack yazısı olmuş. yeni şeyler dinlemeyi bıraktım sanırım artık ben iyice hatta film de izlemiyorum. kocamın bana özel övdüğü filmleri izliyorum sadece. onda da zavallım nasıl çabalıyor. "bak yemin ederim sen çok seveceksin bu filmi" falan demediyse kesinlikle burun büküyorum, sonra izleriz diye geçiştirmeye çalışıyorum. vallahi çok korkuyorum ot gelip saman gideceğim diye ama yaşlandım mı artık nedir kafam kaldırmıyor, içim almıyor. 

güzel bir şeyle bitireyim yazıyı. 
geçen gün bahsettiğim christa'nın bugün paylaştığı şu resme meftun oldum:
resmin adı "sailing off gloucester" 1880'de amerikalı ressam winslow homer tarafından yapılmış. 

aklıma şu şarkıyı getirdi. şimdi biraz onu dinleyip sevgili winslow'un diğer resimlerinin peşine düşeceğim. umarım yarın görüşürüz. 

öptüm. 


30 Mart 2020

kolonya bulunmayan günler

annemin dünkü fotoğraf hediyesi şuydu: 
gecenin bir yarısı duvarına yapıştırmıştım yine. görünce altına "canım kızım, annesine bahar getirmiş" yazmış. çok içlendim. inşallah götürebilmişimdir anneme o baharı. 

kahvaltıdan sonra çıkıp mahalledeki migros'a gittik kocamla. son bir haftaya kadar yaşını başını asla kabul etmeyen üvey babam neyse ki olayların ciddiyetini anladı. iki gün dışarı çıkmasa kanı bitlenen ve altmışına yeni merhaba diyen bu erkek bireyi ne yapıp edip evde tutmayı başarmış bulunmaktayız. onların alışverişlerini de artık ben yaptığım için listelerini ve pazar arabalarını alıp yola düştük. bizim pazar arabasını da kocama verdim sürsün diye, yarı yolda fark ettim ki arabayı sürmüyor, taşıyor! pazar arabası sürmemiş ki hayatında, ne bilsin! neyse ki meyve sebze seçme işinde çok iyidir. markete girer girmez onu manav reyonuna kitledim ben de diğer ihtiyaçları taşıyıp taşıyıp doldurdum arabaya.  

elimden geldiğince "iki hafta evden çıkmayacak gibi" düşünerek yaptım alışverişi ama bir noktada o ekmek bitecek, o sebze meyve rafı boşalacak tabii. bisküvili pasta malzemesi ve fıstık ezmesi dışında tek parça abur cubur almadım. annem evde süt eklemelik irmik helvalarından istemişti ama bulamadım. bir de kolonya yok hiçbir yerde.

çalışanların tamamı maskeliydi, reyonların arasında bir makine dolaşıyordu sürekli (sokakları yıkayan altı fırçalı araçların minik versiyonu gibi bir şey) ve kasiyer şu yüzü tamamen kapatan pvc maskelerden takmıştı, çok sevindim. 

eve döndükten sonra her şeyi tek tek prilledim, sebze meyvenin poşedini değiştirdim, bir kısmını balkona dehledim ve bu son cümle yaklaşık 1 saat sürdü.

kolonya bulamamak beni üzdü çünkü evdeki azalmak üzere. şu sıralar internet alışverişini kargoculara yapılmış bir ayıp gibi gördüğümden gönlüm hiç rahat değil ama galiba trendyol'dan sipariş vereceğim.  demin baktım iki tane 400 ml şişe 40 liraydı, kargo ücreti yokmuş. 

bugünü böyle ayrıntılı yazdım çünkü bu günlere dair bir daha hiçbir şey yazmak istemiyorum. örgülerden, dizilerden, yemeklerden falan bahsedeyim ama içinde corona, karantina falan geçen tek cümle kurmayayım istiyorum çünkü hepsinden  ikrah geldi bana. bir sonraki hedefim tam üç gün boyunca twitter'a girmemek, facebook'u sadece anneme yeni fotoğraflar yollamak için kullanmak ve pek negatif içeriğin olmadığı instagram'dan da olabildiğince uzaklaşmak. bol blol blog gezeceğim, örgü öreceğim, televizyonda sadece trt belgesel kanalını açık tutacağım ve her şey geçecek. sonra burada yine BAHAR GELDİ  ULAN BAHAR! diye şairane sloganlar atacağız. 

facebook'ta önerebileceğim bir profil var bu arada, benim gibi kendisini takip eden 50 bin kişi için hiç adını bile duymadığım ressamların hiç görmediğim resimlerini paylaşıyor. sayfası bu: -Christa Zaat

ve en son şu resmi paylaşmıştı, gözlerimi ayıramadım ekrandan uzun süre: 
eserin adı "kar kaplı italyan köyü" imiş ama ressamı danimarkalı, sigvard hansen. 

christa'nın yine facebook'ta female art in history diye bir sayfası var. o da kalbimin bambaşka bir yerinde. 

öneri makinesinin müzikli mimine iştirak edeceğim. ilk madde bu ay keşfetiğim bir şarkıyı soruyor ama ben bu soruya cevap bulamadım. ilk sorudan patlamış sayılmamak için daha önceden çok sevdiğim ama bir şekilde unuttuğum ve youtube'un bana hatırlatmasıyla yeniden fark ettiğim bir şarkının kabul edilmesini rica ediyorum, aha o da bu: 


tam bir müzisyen adına sahip sevgili şarkıcımızın ismi latin harfleriyle "orfeas peridis" şeklinde yazılıyor. şarkının adı da "kati mou kriveis"

insanın sözlerini anlamasa da içli şeylerden bahsettiğini hissedebildiği şarkılardan biri. rumca konuşabilmeyi çok isterdim. 

müzik miminin ikinci sorusu için çok düşünmem gerekecek gibi görünüyor, o da yarına kalsın artık. 


öptüm.