23 Nisan 2024

salona açılan bir fransız balkonumuz var

anca saksı falan sığan süs balkonlarından. bitkilerle aram iyi değil. sulamayı unutuyorum ya da boğuveriyorum. annemle abim güneşin yönüne göre pozisyonlarını ayarlıyor, bitki besinleri, budamalar, okşamalar... onlarınki çiçek açıyor benimkiler can çekişiyor.

bu balkon aslında sifu'nundu. ona özel tasarlanmış gibi, uyuyup uzandığında tam olarak sığacağı büyüklükte. soğuktan ve yağmurdan nefret ederdi ama bahar gelince çıkıp sokağı seyreder, yaz geceleri sıcaktan bunalınca o koskoca bedenini yavru köpek gibi küçültüp sığışır orada uyurdu.


sifu gidince bomboş kaldı balkon. bazen salonda oturduğum yerden bakarken, bazen de eve dönüşte kafamı kaldırıp onu göremeyince ve yokluğu mideme tekmeler atınca  o boşlukla her göz göze geldiğimde ağladım.


sonra bir sürü çiçek edindim, çoğunu annem verdi, bir tanesi abimin hediyesi...
sifu'nun balkonunda çiçekler açsın istedim. 

sonra pırpır geldi. 

evin, evdeki her şeyin ve bizim sahibimiz olduğuna nasıl eminse balkonun da sahibi olduğunu düşünüyor ama onun için çok tehlikeliydi o kocaman aralıklı parmaklıklar. bir de bu salak, tepkilerine hiç hakim değil. refleksleri ışık hızında ve bir anlık gerzekliğiyle aşağı düşse anca aşağıdaki bahçenin tozu toprağı ağzına burnuna doluşunca anlar uçup yere yapıştığını. ki bu en iyi ihtimal. 

neyse, balkona her çıktığında ödüm koptuğu için ama 2. kat yüksekliğinden sokakta olan biteni izlemeye bayıldığı için bir şey yapmalıydım, şu alttakini yaptım: 

ben bu iş için çözümler ararken cool kocam lee "tavuk kümesi teli" önerisiyle geldi ilk, hemen mahallenin nalburlarına sordum. "onları burada bulamazsın zaten öyle 1-2 metre satmazlar" cevabı geldi hepsinden. sonra bir sürü şeyle birlikte bunu önerdiler. bir de plastik kelepçe alman lazım dedi adam. 

"he bunları biliyorum" dedim. hatta sonra "polis 1 mayıs'ta bunları takıyor gözaltına aldıklarına, nasıl hızlarını alamadılarsa artık kelepçe yetmiyor adamlara" da dedim. 

uzun bir sessizlik oldu. ne diyeceğini bilemedi adam. uzattığı pos cihazına kartımı dıtlattırıp kaçtım. 2 metre boyunda ama oldukça hafif tel rulosunu sırtıma vurup eve taşıdım. balkona şaapması yarım saat falan sürdü. o ara kocam milyon tane direktif verdi, o direktifler olmasa da yarım saat sürerdi ama onun sayesinde bu işin çözüldüğüne aşırı emin şu an. 

artık düşme ihtimali yok. belki balkon bu tel sistemiyle tamamen kaplansa daha sağlıklı olacaktı ama 1 metrelik tel bariyeri aşıp atlayacak kadar da salak değildir diye umuyorum. emin olamama sebebimse oturduğu yerden gördüğü şu manzara:

kuşlara bakıp bakıp tuhaf sesler çıkarıyor, bazen korkuyor bazen de peşlerinden havaya doğru sıçrayacakmış gibi hallere giriyor. umarım kafan biraz olsun çalışıyordur pırpır. 

sünnetle ilgili de gelişmeler var ve o da dün oldu. eve aşırı yakın olan ve pırpır'ın şimdiye kadarki tüm aşılarını falan yapan veteriner bu iş için 6500 istemişti. nalbur yolunda mahallenin diğer veterinerinin önünden geçerken girip bir sorayım dedim. her şey dahil 3500 lira dediler. bizim veterinerin pahalı olduğunu biliyordum ama yuh ama ya. zaten geçen ay pırpır'ın çenesinde siyahlıklar vardı. aşıya götürdüğümde "bu ne, bi bakar mısınız?" dedim. (ki onlardan önce ben zaten gogıllayıp kedi aknesi olduğunu çözmüştüm.) veteriner yağlı mamadan oluyor falan bir şeyler söyleyip bir solüsyon verdi. SOLÜSYON diye verdiği şey, bu 50 ml seyahat boy kolonya fısfıslarına doldurulmuş su benzeri bir sıvı. üzerinde herhangi bir etiket hiçbir şey yok. SOLÜSYON! mama yedikten sonra bunu sürün dedi. 150 lira dedi. 150 LİRALIK SOLÜSYON!

ama pırpır'a öyle bir şey sıkmak, sürmek falan kolay değil. mama olmayan her şeyden nefret ediyor, elbette sıkamadım. kokusundan da dümdüz alkol olduğuna eminim. tek yaptığım, akıl yürütüp ara sıra verdiğim ayranı kesmek oldu. hani yoğurt yağlı, ayran sıvı, tüm ağzıyla içine dalıyor falan. ve geçti siyahlıklar. SOLÜSYON olmadan geçti. of bu çok ayıp değil mi ya? emeğine daha fazla bedel biç tamam ama yani sen bana 10 liralık fısfısı solüsyon diye 15 katına ittirirsen gözümde o emeğin de değeri kalmıyor artık. sanırım oraya götürmeyeceğim bir daha. 

yine iki satır anlatayım diye girip destan yazdım. kapanışı yine dünkü çorap alışverişimle yapayım. sağdakini sena'ya aldım. 

sena bir tekne kazıntısı, bundan 20 yıl kadar önce annesi ona kazara hamile kaldığında aşırı şaşırmış ama nedense bir o kadar sevinmiştik. bazen ona bakıp şaşırmaya devam ediyorum. 20 yıl ne ara geçti de sena doğdu, büyüdü, daha çok büyüdü, şahane bir bölüm kazanıp istanbul'a geldi, feminizm öğrenmeye karar verdi ve şimdi karşılıklı kahve içerken virginia woolf'tan, frida'dan falan bahsediyoruz diye. aslında frida'lı şeylerden artık ikrah geldi ama neden bilmiyorum bunları sevdim. bir de "baktıkça beni hatırla" demeyi ve hatırlanmayı severim. birlikte şöyle muhteşem bir fotoğrafımız var. ben 25 falanım, sena henüz 3 yaşında. çok güzeliz. 

bakınız öpme işinde ne kadar başarılıyım hep olduğu gibi. 

öptüm.



15 Nisan 2024

bu kadar uzun süre dönmemeyi ben de beklemiyordum

anlatmak istediklerim var ve yok. 

sanki bin yıl geçmiş. bir dünya şey oldu. ama anlatmak, hatırlamak demek ve bunu da istemiyorum. su gibi akıp gitmek işime geliyor.

biraz yaşlandım. hem de ilk kez yaşlandım, öncekiler gibi değil. 

ama olsun ona da tamam. ya da bazen hiç tamam değilken de tamam demek zorunda kalmak.  

al işte! sonra niye yaşlandım? en çok bundan mesela. ve bazı şeyleri anlatmak çok zor. böyle bir fotoğrafla deneyeyim. 

dövmeciden çıkıp sokakta taksi beklerken adına bakıp
"artık hep yanımdasın" dedim. 

tutunmaya çalıştığım bir teselliyle yaşıyorum yedi aydır. onu düşünmeden bir günüm geçmedi. 




mart ayının başında bıııse gitti. kıtalar ötesi bir ülkeye, sekiz saat ileriye. 

gitmeden önceki son gecemizde uykudan önce marteniçkalarımızı bağladık. 

dileğim onunla ilgiliydi. en az bir adet leylek görmem gerekiyordu ve farkında olmadan sonu gelmez bir leylek sürüsü görmüşüm. leylek olduklarına emin olunca marteniçkamı evimin önündeki gül ağacına bağladım. 

bıııse'nin dileği de benimle ilgiliymiş. gül ağacım ve ben hasretle bıııse'yi bekliyoruz. 



o arada hayatıma pis burnu ve küçücük suratıyla şu arkadaş girdi. şubatın en soğuk günlerinden birinde, akşam ders dönüşü evin sokağına girmek üzereyken yolda üstüme atladı. çok zayıf, çok üşümüş ve benimle gelmeye çok hevesliydi. 

elimdeki poşetlerin arasından kendisini kavrayacak o birkaç parmağı zor ayırsam da aldım kucakladım. evde biraz besler, ısıtırım sonra gitmek ister dedim. 

iki ay geçti gitmedi. sanıyorum ki gitmeyi aklından bile geçirmedi. bunu anlattığım herkes "kedi sahibini kendi seçer" diyor ama kendine sahip değil köle seçen kediler de vardır arkadaşlar. 


bireysel bir gündemi var hep. koşmak, mutfak tezgahından sünger çalmak, top oynamak ve dikkatimi çekmek istediğinde bana ait şeyleri bir yerlerden usulca itelemek ve elbette ısırmak. 

oyunlu kedi ısırması da değil, kasti olarak canavarca hislerle ısırmak. mesela şu çektiğim video da beni ısırmasıyla bitti. 3 dakika değil 3 saniye içinde godzillaya dönüşüyor allahın cezası. 


ilk zamanlar aman korkmasın, küsmesin, stres olmasın derken geldiğimiz noktada o beni ısırınca ben de onu ısırıyorum. mini miniş aman da ne uslu ne tatlış dediğim kediciğin aslında gerçek bir şero çıkması biraz iyi geldi. küsmüyor, kinlenmiyor, terlik gösterince son hız kaçıp 1 dk sonra yeniden sırnaşıyor. tam bi' göt de diyebiliriz. öyle bir eziyet. 

şubatta tanıştık sanıyordum ama hikayemiz meğer ağustos ayında, o daha birkaç günlükken başlamış. belki sonra anlatırım. ismi pırpır. hiç düşünülmüş bir isim değil. okşayınca hemen pırrrpırrrr başlıyor diye. ama annem "boncuk" demeyi seçti, babam nedense "dünya" diyor. pırpır boncuk dünya

son aylarım bunun peşinde geçti işte. şimdi 4 buçuk kilo olmasını bekliyoruz. pet dünyasının kısırlaştırma dediği işleme girecek. kendi aramızda sünnet olacak deyip eğleniyoruz. dünyanın en komik fotoğrafını çektim geçen gün. 


aslında çok iyi hissetmiyorum ama neşemi de kaybetmemeye çalışıyorum. son günlerde daha çok zorluyorum kendimi iyi olmak için. depresyon gibi bir tatsızlık var içimde. bazı şeyler çok iyi ve bazı şeyler çok kötü hissettiriyor. 

bi' de hafta sonu bir bar tuvaletinde şunu çektim. 

şimdilik bu kadar olsun. kedimin pipisi üzerine yemin ederim ki artık daha sık yazacağım. 

öptüm.