annem çiçeğim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
annem çiçeğim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2024

dün gece hiç uyuyamadım

ama konu bu değil. konu ne bilmiyorum öylesine anlatmaya geldim. 


geçen hafta pırpır sünnet oldu. öncesinde eş dosta şu şekil duyurmuştum. 

pırpır'ı operasyona götürürken  video çekip attım instagram'a. bi' arkadaşım "iyice deli gibi bişi yaptın kendini" diye cevap yazmış. kendisi hayatında hiçbir hayvanla yaşamamış bir erkek birey. içten içe kızdım yazdığına. 

o veteriner yolunun benim için nasıl endişe dolu bir yürüyüş olduğunu bilemeyecek kadar konudan habersiz, kısırlaştırma sözcüğünün kalbime nasıl ağır geldiğini anlayamayacak kadar da çocuk sahibi bir birey. tüm bunları böyle şakaya vurup boğazımda düğüm düğüm olmuş hislerimi nasıl bastırmaya çalıştığımı da anlamamış elbette. salak. beyinsiz gerzek mal salak. 

aslında kendisini severim ama bugünlerde sevmiyorum. belki sonra geçer. pek kindar biri değilimdir. 

ama önemli olan pırpır. ve o iyi. veteriner o gece yoğun bakım gibi orada kalacağını söylemişti ama ben istemiyordum. iyiyse çıksın yanımda geçirsin o geceyi istedim. onu bıraktığımı sanmasın, kafası yerine geldiğinde bütün gece neden buradayım diye endişelenmesin diye. duruma göre bakarız dediler. 

pırpır öğleden sonra iki gibi bayıltılıp akşama doğru beş gibi artık bir şeyler yiyecek kadar ayılmıştı. ara ara son durumunu bildiren mesaj ve fotoğraflar atmalarıyla geçti o süreç. 


sonra yedi gibi aradılar gelip alabilirsiniz diye. yürüyerek 15-20 dk mesafe, uça uça gittim. 

küvez gibi bi' şeyin içindeydi, ben çıkınca çıkarıp sedye gibi şeyin üstüne koydular. sakindi epey. kucağıma almama izin verdiler. 

sonra taşıma çantasını getirdiler paketleyip götüreyim diye ama gideceğimizi  anlamadı tabii saftirik. kucağımdan inmek istemedi hiç. epey duygulandım öyle yapınca. 

onu sokaktan yine öyle kucaklayıp getirmiştim eve. bilmiyorum belki de hatırlıyor. kafasında öyle bir anı var. "bu kız beni kucaklayınca eve götürüyor."  :)

içimde bir şeyler "pırpır benden ayrılmak istemiyor! pırpır benden ayrılmak istemiyor!"  melodisiyle dans etti.  

bu arada tahlillerde demiri düşük çıkmış. annem ve ben bize çektiğine kanaat getirdik. bir de güzel bir mama buldum ona bundan sonra kullansın diye. her gün 4 kaşık mama ve 1 fıs demir desteği. umarım çok uzun ve sağlıklı bir hayatın olur deli pırpır.

deli pırpır çünkü gerçekten deli. ruh hastası gibi youtube'da ne kadar "erkek kedi kısırlaştırma, kısırlaştırma sonrası tedavi" falan yazan video varsa izlemiştim 1 aydır. genel tablo şunu diyordu: kediniz eve döndüğü ilk gün halsiz ve bitkin olacak, hala sersem olabilir, yemek yemeyi reddedebilir, mamasını suyunu yanına koyun, koltuğa tek başına tırmanıp inmekte güçlük çekeceği için yardımcı olun hatta tuvalet kabına onu siz götürün..............

pırpır eve 7 buçukta geldi ve dur sakin ol falanlarımıza aldanmadan hoplayıp zıplamakla kalmadığı gibi "bu nasıl bir manyak" diye düşündüğümde saat henüz akşam dokuzdu ve pırpır favori pinpon topunun peşinde evde fırıldak gibi koşturuyordu. nasıl bi manyak? işte böyle bi manyak. onu anlatmaya çalıştığım cümle fırıl fırıl. 

neyse maşallah diyeyim. 

bu arada 3 günde bile ısırması epey azaldı. hala evin küçük eniştesi, sinirlenince tutamıyoruz ama günde 30'dan 10'a düşen atakları epey umut verici. aferin çocuum. 

başka pek bir şey olmadı zaten bunlardan başka. pazar günü anneler gününü kutladık. yakındaki bir avm'ye gidip anneme robot süpürge aldık. hediyemiz onu epey mutlu edince koskoca teknoloji marketin içinde turlayıp o da bize hediyeler seçmeye çalıştı. annemin böyle bir ana olması çok içlendiriyor beni. çocuklarının üstüne yatmaya çalışmayan bir anne oldu hep. ne maddi ne de manevi anlamda kafası "çocuklarım bana baksın" diye çalışmaz. aksine daha ne fazla ne verebilirim, hayatlarını nasıl kolaylaştırabilirim diye düşünür ve bunun için çabalar. 

annemi bir ihtiyacımız olduğuna zar zor ikna edip çıktık oradan. bu kez de size tatlı ısmarlicam diye tutturdu. ben de "mado'ya giremeyiz! orası hala boykot listemizde!" diye tutturdum. annem beni "1 kere delelim boykotu bir şey olmaz" diye ikna etmeye çalışırken yandaki kara fırın'ı gördük. tam oraya girecekken abim "buranın sahibi kim? ya onu da boykot ediyorsak?" diye kafamızı karıştırdı ama vitrindeki vegan tatlıları görünce o da her şeyi unuttu ve kendimizi sipariş verirken bulduk. 

tatlıları beklerken içeri dilenci iki çocuk girdi. garsonun koşup onları kovalamasını izlerkenki sessizliğimizi annemin şu cümlesi bozdu: 

"bak ben sizi hiç dilendirmedim."

ay anneciğim, canım anneciğim, komik anneciğim. çıtamız bu mu gerçekten?

bu hikayeyi buraya yazdım çünkü o an, o masada hayatta en sevdiğim bu iki insanla nasıl kahkahalarla güldüğümüzü unutmak istemiyorum asla. 

anlatacak başka pek bir şeyim yok. evde eğitim gören öğrencim ortaokuldan mezun oluyor, ikizine okuldan yıllık vereceklermiş, benim kelebeğin boynu bükük kalmasın diye annesiyle gaza geldik. ona şahane bir yıllık hazırlıyoruz. pırpır'a kedi yatağı yaptım ve bir sipariş üzerine birine şarkı sözü yazdım bir de. sonra onu yazarken aklıma başka bir melodi geldi. bu bitince onu şarkı haline getireceğiz. sonra da erovizyona falan giderim bence çünkü neden olmasın. ayrıca yanımda pırpır'ı da götürebilirim çünkü artık döşeği bile var. :) fotoğrafını çekip koyarım sonra buraya.  yani şimdilik bu kadar. 

öptüm. 

15 Nisan 2024

bu kadar uzun süre dönmemeyi ben de beklemiyordum

anlatmak istediklerim var ve yok. 

sanki bin yıl geçmiş. bir dünya şey oldu. ama anlatmak, hatırlamak demek ve bunu da istemiyorum. su gibi akıp gitmek işime geliyor.

biraz yaşlandım. hem de ilk kez yaşlandım, öncekiler gibi değil. 

ama olsun ona da tamam. ya da bazen hiç tamam değilken de tamam demek zorunda kalmak.  

al işte! sonra niye yaşlandım? en çok bundan mesela. ve bazı şeyleri anlatmak çok zor. böyle bir fotoğrafla deneyeyim. 

dövmeciden çıkıp sokakta taksi beklerken adına bakıp
"artık hep yanımdasın" dedim. 

tutunmaya çalıştığım bir teselliyle yaşıyorum yedi aydır. onu düşünmeden bir günüm geçmedi. 




mart ayının başında bıııse gitti. kıtalar ötesi bir ülkeye, sekiz saat ileriye. 

gitmeden önceki son gecemizde uykudan önce marteniçkalarımızı bağladık. 

dileğim onunla ilgiliydi. en az bir adet leylek görmem gerekiyordu ve farkında olmadan sonu gelmez bir leylek sürüsü görmüşüm. leylek olduklarına emin olunca marteniçkamı evimin önündeki gül ağacına bağladım. 

bıııse'nin dileği de benimle ilgiliymiş. gül ağacım ve ben hasretle bıııse'yi bekliyoruz. 



o arada hayatıma pis burnu ve küçücük suratıyla şu arkadaş girdi. şubatın en soğuk günlerinden birinde, akşam ders dönüşü evin sokağına girmek üzereyken yolda üstüme atladı. çok zayıf, çok üşümüş ve benimle gelmeye çok hevesliydi. 

elimdeki poşetlerin arasından kendisini kavrayacak o birkaç parmağı zor ayırsam da aldım kucakladım. evde biraz besler, ısıtırım sonra gitmek ister dedim. 

iki ay geçti gitmedi. sanıyorum ki gitmeyi aklından bile geçirmedi. bunu anlattığım herkes "kedi sahibini kendi seçer" diyor ama kendine sahip değil köle seçen kediler de vardır arkadaşlar. 


bireysel bir gündemi var hep. koşmak, mutfak tezgahından sünger çalmak, top oynamak ve dikkatimi çekmek istediğinde bana ait şeyleri bir yerlerden usulca itelemek ve elbette ısırmak. 

oyunlu kedi ısırması da değil, kasti olarak canavarca hislerle ısırmak. mesela şu çektiğim video da beni ısırmasıyla bitti. 3 dakika değil 3 saniye içinde godzillaya dönüşüyor allahın cezası. 


ilk zamanlar aman korkmasın, küsmesin, stres olmasın derken geldiğimiz noktada o beni ısırınca ben de onu ısırıyorum. mini miniş aman da ne uslu ne tatlış dediğim kediciğin aslında gerçek bir şero çıkması biraz iyi geldi. küsmüyor, kinlenmiyor, terlik gösterince son hız kaçıp 1 dk sonra yeniden sırnaşıyor. tam bi' göt de diyebiliriz. öyle bir eziyet. 

şubatta tanıştık sanıyordum ama hikayemiz meğer ağustos ayında, o daha birkaç günlükken başlamış. belki sonra anlatırım. ismi pırpır. hiç düşünülmüş bir isim değil. okşayınca hemen pırrrpırrrr başlıyor diye. ama annem "boncuk" demeyi seçti, babam nedense "dünya" diyor. pırpır boncuk dünya

son aylarım bunun peşinde geçti işte. şimdi 4 buçuk kilo olmasını bekliyoruz. pet dünyasının kısırlaştırma dediği işleme girecek. kendi aramızda sünnet olacak deyip eğleniyoruz. dünyanın en komik fotoğrafını çektim geçen gün. 


aslında çok iyi hissetmiyorum ama neşemi de kaybetmemeye çalışıyorum. son günlerde daha çok zorluyorum kendimi iyi olmak için. depresyon gibi bir tatsızlık var içimde. bazı şeyler çok iyi ve bazı şeyler çok kötü hissettiriyor. 

bi' de hafta sonu bir bar tuvaletinde şunu çektim. 

şimdilik bu kadar olsun. kedimin pipisi üzerine yemin ederim ki artık daha sık yazacağım. 

öptüm. 


15 Ağustos 2022

biraz yazıp sonra yine ortadan kaybolmaya geldim

evde içki içmem pek. dolapta bira vardı dün akşamın misafirlerinden kalan, gidip onu içesim geldi. bir bira sanıyordum ama altı biraymış. içiyorum, umarım "yedinci neden yok?" durumuna gelmeden bitiririm bu geceyi. 

biraz mutsuzum, oldukça hevessiz ve bir o kadar da hedefsiz. hayatımdaki güzel şeyler benim için kötü şeylere karşı kalkan oldu hep. kötülerin canımı sıkmaması için o güzel şeyleri aklıma getirdim. ve bu hep iyi geldi bana. 

uzun süredir o güzel şeyler sadece ölmememi sağlıyor. 

belli ki bazı kararlar almam ya da vermem gerekiyor. 

biraz gidiyorum buralardan. neye ara veriyorum bilmiyorum ama gitmem lazım bu şehirden. 

ne ara bu kadar kırıldım bilmiyorum, ne çabuk ve ne bitmez bir kırılmaymış bu hem? 

dün gece annemle konuştuk biraz. sıkıldıklarımı, kırıldıklarımı anlatamadım hiç. ama anlattım bir sürü şey. sonra da dedim ki "anne galiba sorun bende. yoksa her şey aynı, bak olan biten aynı, hayat aynı, şartlar aynı." bu konuşmadan yaklaşık bir saat kadar sonra annemi tatile uğurladım. çok öptüm, çok sarıldım. "binerken ara"  dedim.
bir saat kadar sonra bir mesaj geldi: 
" bitanem hiçbir şeyi kafana takma, hiçbir şey senden değerli değil, sen değerlisin. sağ oldukça hep yanındayım." 

annemin sözleri çok iyi geldi bana. öyle olduğunu bilmediğimden değil. belki de tek ihtiyacım olanın bunları duymak olmasından. 

ve yarın da ben gidiyorum. yolculuk tek başıma ama son durakta beni kollarını kocaman açmış canım p. bekliyor. ben de ona çok lazımım. sonrası rüyalar rüyalar... 

döndüğümde beni burada bambaşka bir hayat bekliyor olabilir. döndüğümde ne olacağını bilmiyorum. ama bunları düşünmek istemiyorum, en azından dönene kadar. 

benim biraz gitmem gerek çünkü iyi değilim ben. 


geçen ay bu zamanlar fiziksel olarak bitmiş bir haldeydim, değil evden çıkmak odadan odaya geçene dek nefes nefese kalıyordum. sonra doktora gittim. kan tahlillerinde anlaşıldı ki bir sürü vitaminim azalmış. hele bir tanesinin 50 altına düşmemesi gerekiyormuş ve benimki üçmüş. ÜÇ. 3. 

bu kolay olandı. bir de zoru var. içimde vitaminlerden başka biten bir şeyler var. hapı olsa içerim ama yok. şarkıda ne diyor bak: 
"hiç faydası yok aldığım ilaçların..." 

neyse, bu kadar şimdilik. 
öptüm. 




23 Haziran 2021

bi' öpüp kaçıyorum

son birkaç gün çok koşturmalı ve bol yorulmalı geçti. yani bir şey olduğu da yok aslında ama o kadar durağan bir hayatım var ki bana çok geldi diyeyim. 

cool kocam lee memleketine gitti. evlenmelere doymayan babasının ve bu babanın dededen kalma tarlalarının peşine düşecekmiş. bunu da bi' ara anlatırım. kayınpederin maceraları anlatmakla bitecek gibi değil çünkü. kendisi oldukça renkli bir karakter. 

neyse, lee gidince kendimi çılgınlar gibi ev temizlemeye ve her yerden fışkıran eşyaları yarınlar yokmuşçasına atmaya verdim. koca jumbo poşetlere sokuşturduğum giysi ve ayakkabıları kumbaralara attım, sokaktan geçen demiralüyüüüüüüm adamlara balkodan el edip kalan ıvır zıvırı onlara kitledim, cam sildim, duvarlardan boya izleri kazıdım, ocak cifledim, boy boyladım soy soyladım... 

o ara arkadaşlık mimi yazamadım tabii. ama kendime ve bloguma verdiğim sözüm söz, haziran bitmeden yazacağım kalanını. birazdan antikorlu bünyem ve çift doz aşılı annemle çıkıp kendimizi 1,5 yıl sonra alışveriş merkezlerine atacağız. yarın da aylar sonra mutlu ve bııse ile kavuşacağım. cuma buralarda olurum bence. 

o ara hem bi' öpüp gideyim hem de arkadaşlığın bin türlü halinden bugün gördüğüm birini size de göstereyim dedim. 

benim bir arkadaşlıktan bekleyebileceğim her şey bu karede var. 

öptüm. 


12 Haziran 2021

mim arası durum güncellemesi şeysi

iki güne bir yazar haziran sonunda da bitiririm diye düşündüğüm mimde coşup önden önden gitmişim. arkadaş anılarına birkaç gün ara vermek ama biraz da günlük şeyler yazmak istedim. 

bugün çok erken uyandım. erken uyanınca huysuz bir domuz oluyorum, ilk kahvemi içerken salonunun parıl parıl parlayan beyaz radyatörleriyle kavga etmeye başladım. 

birkaç ay önce yine böyle bembeyaz parlayıp sinirimi bozan ikea billy kitaplığı koyu gri duvarla aynı renge boyamıştım. ondan artan boyayı fırçalarla birlikte saklandıkları delikten çıkarıp sağlı sollu boyadım petekleri. duvarla yekpare bu yeni hallerini çok beğendim. bakın şu geyik tablosunun altında, gitarın arkasında nasıl da yok oluverdi o çirkin radyatörler. 

yarın mat vernik de bulup alacağım bir yerlerden. yani inşallah. 

bir iki saat sonra annemle çıkıp semtimizin sosyete pazarını turlayacağız. hava çok sıcak, umarım maskelerden fenalık geçirip bayılmam. dönüşte de annemin saçlarını boyayacağız. ikinci doz aşısını da vuruldu kaç zaman önce ama yine de kuaförlerde gezmesini istemiyorum. çünkü bir kere o korkusunu üzerinden atarsa annemi kuaförü hüsnü bey'in dükkanından alıp eve sokamayız gibi geliyor. 

"hüsnü bey şuraya balyaj mı atsak, hüsnü bey ben bu gölgeleri beğenmedim haftaya tekrar mı açsak, hüsnü bey şu modeli keselim, hüsnü bey, hüsnü beeeeey!" 

hüsnü bey yirmi beş yılı geçkindir anneme izini kaybettiremedi. allah sizi inandırsın, adam bi' dönem kadın kuaförlüğünü bırakıp pasaj içinde bir erkek berberinde çalışmaya başladı ama annem kendisini ne yapıp edip yine buldu, yine o gölgeleri attırdı. allah sana sabır versin hüsnü bey. 

neyse, şimdi gidiyorum. 

öptüm. 

22 Nisan 2020

yeni mim, evin en güzel şeyi, gel hele gel...

demiştim en son yeni mim bulacağım diye, buldum da geldim. 
kafa dergi isimli blogun sahibi komşum yapmış. bir kerede cevaplayıp arkama yaslanacağım. 

sabah kalkar kalkmaz yaptığım şey?
kalkabilmek için önce  üstümden şu ayıyı depiklemem gerekiyor. 
hâlâ bilmeyenler varsa diye belirtiyorum. sinsice köpek taklidi yapan bu arkadaş en son 57 kiloydu. 57 kilo insanlar tanıyorum. 25 yaşıma kadar tartıda 57 kiloyu görmeden yaşadım. televizyonda falan insan kucağında taşınan ayı yavruları görüyorum, belli ki o yavrular da 57 kilo değil. 

ayıyı iteledikten sonra kalkmayı başardıysam önce gidip yüzümü yıkıyorum herkes gibi. sonra acilen bir bardak su içmem ve kahve yapmam lazım. kahve pişerken telefondaki bildirimlere, gelen mesajlara falan bakıyorum. ama hiçbirine cevap yazmıyorum. bu sıralamayı atladığım bir sabah, arkadaşıma göndereceğim gülen bok emojisini bir velime yollamışlığım var.  önce o kahveyi içmem lazım. 

kahvaltıda olmazsa olmazlarım?
ekmek. çünkü ekmek yoksa diğerlerinin ne anlamı var. hayattaki en güzel şey sıcak minik bir ekmek parçası değilse nedir?


evin en fazla vakit geçirdiğim bölümü?
L şeklindeki kanepemizin sol köşesi ve eğer salonda uyuduysam aynı kanepenin yine sol kenarı. bazı günler şu lokasyon dışında çok az yerde görülüyorum. evin işlerini falan yapıp hemen geri tünüyorum köşeme. son beş yıldır blog yazılarını hep bu köşeden yazdım, kitabımı bu köşeye gömülerek bitirdim. oturma ve yatma yeri tek kişilik yatak genişliğinde olduğundan bu devasa köşe artık bir mabet gibi oldu benim için.

çalışırken bana eşlik eden içecek?
çalışmaktan kasıt sınıfta yaptığım işse (son çalıştığım okulun cağnım aşçısı songül'ün deyimiyle) neskahvesi. ama soru sanırım evde yaptığımız işlerden bahsediyor. o zaman hep türk kahvesi ve su.

evde yapılacak en keyifli aktivite?
rahat bırakıldığım sürece evdeki birçok aktiviteyi seviyorum ben ve zaten öyle vizyon sahibi, enteresan şeyler de bilmiyorum. en sevmediklerimi yazacağım o yüzden: yemek yapmak, bulaşık makinesini boşaltmak ve çamaşır asmak. 

şu sıralar izlediğim dizi?
son bir aydır uyumadan önce gilmore girls'e başladım yeniden. çünkü bu günlerden uzaklaşmam gerekiyordu, buradan ve bu zamandan. 

kocamla battlestar galactica'ya başladık ama final bölümlerini izleyeceğimiz günün sabahında beni delirttiği için o sonunu izlerken kendisine katılmadım. o akşamı düzenli nefes alıp vererek kafamdaki "koca katili olmadan karantinadan nasıl çıkılır?" sorusuyla tamamladım. 

tam şu anda bunu önerebilirim. 

umarım ikinci sezonu gelir. 

başucu kitabım?
hiç olmadı sanırım böyle bir şey. yani dönüp dönüp  okuduğum bir kitap, hayatın anlamını içerdiğini düşündüğüm bir kitap ve hatta tür. ne bileyim, okuyoruz işte. beğendiğim  ya da sevdiğim kitapları evde tutuyorum o kadar. eskiden okuyup çok beğenmediklerimi biriktirir sonra sahaf arkadaşıma götürürdüm. o 7-8 kitabı alır onlara karşılık bana seveceğimi düşündüğü başka bir kitap verirdi. hep de iyi kitaplar verdi sağ olsun. artık işini mi iyi yapıyor yoksa 13 yaşımdan beri beni tanıdığı için ona göre tahminler mi bunlar bilmiyorum. adı ersoy, beyoğlu aslıhan pasajı'ndaki kağıt gemi'nin sahibi. sahaf kitabı lazımsa kendisini bulup selamımı söyleyebilirsiniz. ama selam söylemeseniz de  mutlaka "çay koydum, içer misin?" diyecek ve bu konuda ısrar edecektir. 

yıllardır ersoy'a kitap götürmüyorum. artık çok etkilenmediğim kitapları birilerine hediye ediyorum. ay aklıma gelmişken yepyeni bir taktik öğrendim onu anlatacağım. 

instagram'da falan takip ettiğim minimalizm hesaplarından biri paylaşmıştı. hani hepimizin evinde okunmamış ya da mutlaka tekrar okumak istediğimiz kitaplar vardır ya. onlar için kitaplıkta yeni bir raf açın ve kitaplığa dağılmış bu arkadaşları önce bir araya getirin diyor. kitapçı rafı gibi düşünün bu rafı. yeni bir kitap almaktansa önce bu rafın önüne gidin ve o kitaplar bitene kadar okuyun. eğer bazı kitaplara halen eliniz gitmiyorsa onları elden çıkarın. bence bu epey işe yarayacak bir yöntem. 

gece uyumadan mutlaka?
küllüğü mutfağa götürürüm, sabah düzgün bir eve uyanayım diye etrafa çeki düzen veririm. ayıyı öperim. izlenecek bir dizi açar ya da kitap okur öyle uykuya dalarım. haydi iyi geceler diyerek yatağa girip uyuyabilen biri değilim. gözlerimi kapatınca uykum gelmiyor, kafama düşünceler üşüşüyor, o düşünceler beni uyutmuyor. bu çocukken bile böyleydi. okumayı öğrenmek hayatımın en büyük mucizesi olmuştu. 

karantina tedbiri kalktığında gitmek istediğim ilk yer? 
gidip anneme sarılmak. annemi öperken burnuma gelen bir koku var, dünyanın en güzel kokusu. ilk yapacağım şey gidip annemi öpmek olacak. 

sonrası biraz tehlikeli. dün bir watzap grubunda şöyle bir konuşma geçti mesela. 


yapmayı en çok özlediğim şey?
sokağa çıkmak, korkmadan gezinmek, arkadaşlarımı görmek. ama en çok annemi öpmek. 

koronavirüs salgını bana en çok şunu öğretti?
gerçekten her an, her şey olabilir ve  maddi-manevi anlamda güvende değiliz bu hayatta. her an beş parasız, evsiz kalabilir, sevdiklerimizle ayrı düşebilir hatta onları kaybedebiliriz. bir virüs, bir deprem, herhangi başka bir şey yeter. herhangi başka bir şey bir uzaylı istilası da olabilir çünkü neden olmasın? onu da şu şekil karşılarım artık. 


"gel hele gel gel!"

mim bitti. 
bu da bugünün evdeki güzel şeyi: 

şu üstttekinin bir kolaj değil telefondan alınmış bir screenshot olduğunu ve tüm hafızamın bu ayının böyle yüzlerce fotoğrafıyla dolu olduğunu da belirtmek isterim. 

öptüm. 


30 Mart 2020

kolonya bulunmayan günler

annemin dünkü fotoğraf hediyesi şuydu: 
gecenin bir yarısı duvarına yapıştırmıştım yine. görünce altına "canım kızım, annesine bahar getirmiş" yazmış. çok içlendim. inşallah götürebilmişimdir anneme o baharı. 

kahvaltıdan sonra çıkıp mahalledeki migros'a gittik kocamla. son bir haftaya kadar yaşını başını asla kabul etmeyen üvey babam neyse ki olayların ciddiyetini anladı. iki gün dışarı çıkmasa kanı bitlenen ve altmışına yeni merhaba diyen bu erkek bireyi ne yapıp edip evde tutmayı başarmış bulunmaktayız. onların alışverişlerini de artık ben yaptığım için listelerini ve pazar arabalarını alıp yola düştük. bizim pazar arabasını da kocama verdim sürsün diye, yarı yolda fark ettim ki arabayı sürmüyor, taşıyor! pazar arabası sürmemiş ki hayatında, ne bilsin! neyse ki meyve sebze seçme işinde çok iyidir. markete girer girmez onu manav reyonuna kitledim ben de diğer ihtiyaçları taşıyıp taşıyıp doldurdum arabaya.  

elimden geldiğince "iki hafta evden çıkmayacak gibi" düşünerek yaptım alışverişi ama bir noktada o ekmek bitecek, o sebze meyve rafı boşalacak tabii. bisküvili pasta malzemesi ve fıstık ezmesi dışında tek parça abur cubur almadım. annem evde süt eklemelik irmik helvalarından istemişti ama bulamadım. bir de kolonya yok hiçbir yerde.

çalışanların tamamı maskeliydi, reyonların arasında bir makine dolaşıyordu sürekli (sokakları yıkayan altı fırçalı araçların minik versiyonu gibi bir şey) ve kasiyer şu yüzü tamamen kapatan pvc maskelerden takmıştı, çok sevindim. 

eve döndükten sonra her şeyi tek tek prilledim, sebze meyvenin poşedini değiştirdim, bir kısmını balkona dehledim ve bu son cümle yaklaşık 1 saat sürdü.

kolonya bulamamak beni üzdü çünkü evdeki azalmak üzere. şu sıralar internet alışverişini kargoculara yapılmış bir ayıp gibi gördüğümden gönlüm hiç rahat değil ama galiba trendyol'dan sipariş vereceğim.  demin baktım iki tane 400 ml şişe 40 liraydı, kargo ücreti yokmuş. 

bugünü böyle ayrıntılı yazdım çünkü bu günlere dair bir daha hiçbir şey yazmak istemiyorum. örgülerden, dizilerden, yemeklerden falan bahsedeyim ama içinde corona, karantina falan geçen tek cümle kurmayayım istiyorum çünkü hepsinden  ikrah geldi bana. bir sonraki hedefim tam üç gün boyunca twitter'a girmemek, facebook'u sadece anneme yeni fotoğraflar yollamak için kullanmak ve pek negatif içeriğin olmadığı instagram'dan da olabildiğince uzaklaşmak. bol blol blog gezeceğim, örgü öreceğim, televizyonda sadece trt belgesel kanalını açık tutacağım ve her şey geçecek. sonra burada yine BAHAR GELDİ  ULAN BAHAR! diye şairane sloganlar atacağız. 

facebook'ta önerebileceğim bir profil var bu arada, benim gibi kendisini takip eden 50 bin kişi için hiç adını bile duymadığım ressamların hiç görmediğim resimlerini paylaşıyor. sayfası bu: -Christa Zaat

ve en son şu resmi paylaşmıştı, gözlerimi ayıramadım ekrandan uzun süre: 
eserin adı "kar kaplı italyan köyü" imiş ama ressamı danimarkalı, sigvard hansen. 

christa'nın yine facebook'ta female art in history diye bir sayfası var. o da kalbimin bambaşka bir yerinde. 

öneri makinesinin müzikli mimine iştirak edeceğim. ilk madde bu ay keşfetiğim bir şarkıyı soruyor ama ben bu soruya cevap bulamadım. ilk sorudan patlamış sayılmamak için daha önceden çok sevdiğim ama bir şekilde unuttuğum ve youtube'un bana hatırlatmasıyla yeniden fark ettiğim bir şarkının kabul edilmesini rica ediyorum, aha o da bu: 


tam bir müzisyen adına sahip sevgili şarkıcımızın ismi latin harfleriyle "orfeas peridis" şeklinde yazılıyor. şarkının adı da "kati mou kriveis"

insanın sözlerini anlamasa da içli şeylerden bahsettiğini hissedebildiği şarkılardan biri. rumca konuşabilmeyi çok isterdim. 

müzik miminin ikinci sorusu için çok düşünmem gerekecek gibi görünüyor, o da yarına kalsın artık. 


öptüm. 

28 Mart 2020

bu arkadaş neyin ecelinde?

dün ve bugün biraz örgü ördüm. ortaya çıkanları buraya koymayı hem çok istiyor hem de tek tek fotoğraflarını çekmeye çok üşeniyorum. ama yakın zamanda çözeceğim bu işi. 

bugün belki biraz dizi överim demiştim ama bu konularda iyi değilim. lakin bu işi epey iyi yapan birini tanıyorum ve o kişi de bawer.  son on yıl içerisinde bawer çakır imzalı bir yazıya denk geldiyseniz bir yerde, siz de kendisini tanıyor olabilirsiniz. benim tanışıklığım âbim yüzünden, birbirlerine hemşiiiire diyorlar, bende araya kaynayıp her ikisinin de hemşiiiresi oluyorum tabii. neyse, bawer hep iyi yazılar yazar. bir süredir bu instagram sayfasında (fakfukfon tv) dizi önerileri yapıyor. sayfanın mottosu şu: "maço hetero erkekler hakkında olmayan dizilerin/belgesellerin/şovların peşinde bir arşiv çalışması. niyeti ciddi." valla öylesine hasretim ki böyle bir mottoya ben, her şeyin erkekler hakkında olmasından aşırı sıkkın, kadın kahramana, kuir karaktere açım. o yüzden üç beş dizi değil, iyi bir kaynak önermek daha mantıklı bir fikir gibi geldi. 

ben bu aralar her gece gilmore girls izliyorum. kaçıncı kez baştan izlediğimi bilmediğim canım gilmore girls, cnbc-e'nin kanal e olduğu günlerden yadigar. bir şeylerin beni alıp bambaşka bir yere götürmesine ihtiyacım vardı, aklıma ilk gelen de bu oldu. şu son iki haftadır uyku öncesinde lorelai, rory ve luke ile olmak bana çok iyi geliyor. bir de emily var, canım emily.


bir de ekşi şeyler'de şöyle bir sayfa var önerebileceğim. netflix'te gizlenmiş kategorilere ulaşmak için ipucu yazısı, epey işe yarıyor. 

zavadak dayı'yı gördünüz mü? manavgat'ta kaza yapan sarı kazaklı arkadaş, türkiye'nin insan olup dile gelmiş  hali gibi. hem suçlu hem güçlü hem de komik. remixini de yapmışlar, çok bunalınca açıp izliyoruz kocamla. 


oldum olası ev sayfalarını gezmeyi çok severim. şu köşeyi beğendim en son. 



lilly'nin renkleri karıştırma zevkini,eşyalarını, duvarındaki posterleri, yatak örtülerini, halılarının çoğunu ve nerede kullandığını anlayamadığım o lavabosunu çok beğendim. yani şunu: 
şöyle lavabo yapmak çok mu zor sayın banyocular? neden hep sıkıcı beyazlara tâlim etmek zorundayız. benim çocukluğumda soluk yeşil klozetler vardı ve çok severdim onları. o zamanın orta sınıf banyoları artık  "retro bahtroom" gibi başlıklarla çıkıyor karşıma, retro! 30 sene öncesinin klozetine bile sahip çıkamıyoruz ya, çok üzülüyorum. bir o kadar da sevmeyeni vardır elbette o yeşil banyoların ama niye sevmediğimiz her şeyi (işe yaramasına rağmen) atıyoruz bilmiyorum. ikinci el satış denilen şey kişilerin seçimine bırakılmamalı (ister atar ister satarım=no!) bunun bir kanunu, kuralı falan olmalı, ne bileyim en azından bir kuruldan falan geçmeli bu atılacak şeyler önce, ona göre tasnif edilmeli. bir gün ülkenin başına geçersem ilk bunu yasaklayacağım. 

akşama doğru onedio'ya baktım biraz. zaman geçirmelik, eğlenceli 20 site derlemişler internetten. ben en çok radioo.com'u yeniden bulduğuma sevindim. dünya haritasından bir ülke ve tarih seçiyorsunuz. o tarihte, o ülkeden müzikler çalmaya başlıyor. türkiye'de adını bile duymadığım şarkıcılar çıktı birkaç kez karşıma. ara sıra da gidip şili, kolombiya falan güney amerika ülkelerinde geziyorum, peru'dan çok güzel şeyler çıkıyor. manyak gibi niyeyse 40'larda almanya'yı dinleyeyim dedim, bir anda etrafımda çirkin kurlar yapan ss subaylarıyla dolu bir salonda buldum kendimi. oralara gitmeyin. yunanistan'a gideyim dedim, 80'lere. komşu beni epey şaşırttı. şöyle bir şarkı varmış. 


çevirisine baktım, sözler de bi' acayip. beğendim. 


annemin dünkü fotoğraf hediyesi şuydu: 

facebook duvarına yapıştırıp "hadi kalk denize gidelim" yazdım. ertesi gün konuştuğumuzda, fotoğrafa bakıp güzel hayaller kurduğunu söyledi. bekle bizi şelllllâle!

sigarayı azaltmaya çalışıyorum. kocam az içiyordu, günlerdir hiç içmiyor. ben de başaracağım umarım. 

defneciğim ve annesiyle görüntülü sohbetler ettik. kocaman kız oldu artık ama bana hep bebek. facebook'ta şöyle bir şey paylaşmış, görünce çok içlendim. 



bugünlük bu kadar sanırım. 

öptüm. 


26 Mart 2020

ayy n'oluyor yahu!

ikinci dünya savaşı sürerken floransa'da bir müze müdürü olsanız davut'u nasıl korurdunuz?

o günü yaşayanlar şu şekil korumuşlar:




bir arkadaşımla yazıştım. kendisi bir uzak yol gemi kaptanı. akdeniz'in bir ucundan karadeniz'in bir ucuna maden taşıyor ve limanlarda inmiyorlarmış artık. "gemide doktor var mı, birisi hasta olunca ne yapıyorsunuz?" dedim. "öyle bir şey yok, hasta olanı gaste kağıdına sarıp denize atıyoruz" dedi. durduk yere güldüm sayesinde. bugün bana bir mektup yazıp yollamış. ama mail falan değil, tükenmez  kalemle bir kağıda yazmış sonra onun fotoğrafını çekip yollamış. gözlerim doldu, en son ne zaman birisi benimle ilgili böyle güzel laflar etmişti ve en son ne zaman buna böylesine ihtiyacım vardı bilmiyorum. öyle güzel laflar etmiş ki burada paylaşamam. bir manyağın kendini övmesi gibi olur. sevgili rabbimden herkese böyle denizler ötesinden yüz güldüren, göz dolduran arkadaş dilerim. 

en son deniz otobüsünde yazmışım, günlerden salıydı. 2 gün sonrasında yani o perşembe eve geldim. her şey bir distopyaya dönüşmemişti henüz ama böyle olacağını garip bir şekilde öngörmüştüm. o perşembeden beri evden sadece üç kez çıktım. 

üst katta oturan annemlere bile gidemiyorum ya hastaysam diye, marketten onlar için aldıklarımı kapıdan teslim edip kaçıyorum. evde canları çok sıkılıyor diye kendimce yeni şeyler icat etmeye çalışıyorum. mesela her gece o uyurken facebook sayfasına güzel çiçek fotoğrafları bırakıyorum. çiçekten biraz sıkılmıştır diye dün de bir kuzu bırakayım dedim. kuzuları çok sever, çok mutlu olmuş. o da artık her sabah "bakalım duvarımda bugün ne var?" diye heyecanla açıyormuş facebook'u. çok değişik günler yaşıyoruz. kuzu bu: 



tüm bunları bu şekilde yazmak için gereken motivasyonu cağnım minoshka'mda gördüğüm kanatlı kedi'nin davetinden almış bulunmaktayım. yaza yaza hakkından geleceğiz bu günlerin. 

neyse gideyim de sims falan oynayayım biraz. yarın da gelir dizi överim belki burada. 

öptüm. 




5 Mart 2020

bu yazıda 23 yıl var

bundan 11 yıl kadar önce bir kış akşamı başlayan blogculuk maceramın sebebi yalnızlıktı. kıbrıs'a yeni gitmiş, sabahtan akşama okulda, akşamdan geceye ise güzel öğrenci odamda hayatımın en yalnız dönemlerini yaşıyordum. arkadaşım ya da sevgilim, evimde de internetim yoktu. word dosyalarına günlerimin nasıl geçtiğini, havadisleri yazıyor okula gidince bilgi-işlemin internetinden bağlanıp maille tek tek istanbul'daki arkadaşlarıma yolluyordum. sonra blogları keşfettim. ay dedim tek tek yazacağıma buraya yazayım, beni merak eden de açıp oradan okusun. 

sonra yalnızlığım zamanla geçti. her gün gördüğüm, gurbet ellerde hastalandığımda adeta anammışçasına bana bakan, iyileştiğimde birlikte sabahlara kadar bar meyhane gezip sabahına birlikte derse girdiğimiz, uyuklayınca hoca anlamasın diye arka sıradan dürten şahane arkadaşlar edindim. ama bırakamadım yazmayı. kişisel tarihimin kayıtlı olduğu böyle bir yerin varlığı hep iyi geldi. bir gün yaşlandığımda, gençliğimin gündelik halinin nasıl geçtiğini hatırlatacak bir yer fikri... kimi dönem gelip iki satır yazmadığım o uzun aralara rağmen hepsi burada. iyi ki de öyle olmuş. 

şubat mimi sorularından biri aşk hayatını tarzınla anlat diyordu, elbette önce "yok canım ne alakası var" dedim. ama sonra düşündüm vay be dedim biz de boru değiliz, biz de bugünlere böyle "süt sağmaya gidiyorum kombiniyle" gelmedik. şu sıralar nükseden sims bağımlılığımın da etkisiyle dedim ben simste yapıp yazayım. buraları bilmezden önceki günlere dair de bir şeyler olsun hem cağnım blogumda. üşenmedim şaaptım. 

bu çocuğumuz henüz 15 yaşlarında minicik bir ergen. yalnız, kendisine ergen denilince bozuluyor. sabahları söylene söylene okula, öğleden sonra da istiklal caddesi'ne kendi gibi ergen denilince bozulan gerzolarla buluşmaya gidiyor. en sevdiği barın adı morg. içeride 18 yaşından büyük sadece birkaç kişi var. onlardan biri de barın diiceyi erdem. kızımız kendisine aşık. erdem'le hayâti ortak noktaları var, ikisi de en çok nirvana seviyor. fonda lithium, heart shapped box ve smells like teen spirit çalarken bazen erdem'le göz göze geliyorlar. küçük kızımız çok heyecanlanıyor ama flörtleri aylarca bundan öteye gitmiyor. flört ettiklerini de zaten ikisinden başka kimse bilmiyor. onların bilme sebebi ise herkesin herkesi tanıyıp arkadaş olması ama bu iki safoskinin asla arkadaş gibi iki lafı bir araya getirememeleri. konuştuklarında üçüncü bir cümleye geçemiyorlar. 
bu arada 90'lı yıllarda olduğumuz için morg'u sık sık polis basıyor ama neyse ki her seferinde baskının haberi kendisinden önce geliyor. bir bar dolusu salak ergen koşa koşa yolun karşısına geçip trt'nin avlusunda takılıyorlar. muzlu likörle sütü karıştırıp ikinci plastik bardak bittiğinde maymuna dönüyorlar. ergen denince kızıyor ancak kafaları iyi olunca trt'nin duvarında uzun eşek oynamaktan da geri kalmıyorlar. 

kızımızın tarzı tam olarak bu, hava biraz soğuksa kıçına bir de oduncu gömleği bağlıyor ve en sıcak havada bile o lanet olasıca postallarından vazgeçmiyor çünkü grunge is not dead! 

artık 90'ların sonuna yaklaşırken bir hafta sonu kızımız atlas pasajında ispanyol paça bir pantolona aşık oluyor. pantolon 34 beden, biraz sıkıyor göbeği ama yine de alıyor onu o gün. bir tane daha yok çünkü alması lazım. cebindeki tüm parayı sayıp pantolona kavuştuktan sonra bütün gün sokak köpeği gibi aç geziyor ama olsun, mutlu oluyor. 


zaten tam da o aralar the doors dinlemeye başlıyor. nirvana ve pearl jam'den vazgeçmiyor ama yeni bir şeylere kayıyor gönlü. paçası bol ve çiçekli pantuluyla göbeğini bile açtığı yeni bir tarzı var artık. her akşam eve dönerken bir öğrenci bileti parası ve bir iki boncuk kolye alacak para bırakıyor. istiklal'den çıkarken mis sokak'taki takıcılara uğrayıp öyle gidiyor eve. bir gün "ayyhh boynumda baya bir ağırlık var, sayayım bakayım şunları" deyip neredeyse iki saatin sonunda boynundaki kolyeleri çözüp açmayı başarıyor. uç uca ekleyince 13 metre eden boncukları geri takıyor boynuna. yakışıyor çünkü. bu arada morg artık yok, en çok ipek sokak'taki çalıntıya gidiyor. yeni arkadaşları da var. 

bir akşam çalıntı'nın kapısında erdem'i ve ikisinin çok yakın arkadaşı olan kudret'i görüyor. bi' ara kudret bir yerlere kayboluyor, ilk kez erdem'le morg dışında bir yerde ve baş başalar. bir iki saat şu fotoğrafta tam su bidonunun durduğu merdivenlere çöküp kendilerince sohbet ediyorlar. kızımız son ayrıldığı sevgilisinden bahsediyor erdem'e. erdem ayrıldıklarını duyunca sevindiğini belli ediyor.
kudret elinde bir gitarla çıkıp geliyor. "hadi biraz sokakta çalalım da sonra bira içmeye gideriz" deyince kalkıyorlar. 

yapı kredi'nin önüne gidiyorlar. onlar çalarken yanlarına süleyman geliyor. süleyman yine sokaktan tanıdıkları bir çocuk, tinerci süleyman. tinerci süleyman'ın kafası yine bi' dünya elbette. "abla dansedelim mi?" diyor. bunu duyan piç kudret, elvis çalmaya başlıyor. kızımız "ayh saçmalamayın" eşliğinde kalkıyor. başka biri olsa "ya bi git" diyerek itekleyecek ama süleyman'ı reddederse çocuk içinden "tinerciyim diye öyle yaptı" der diye korkuyor. süleyman kırılmasın durduk yere. yapı kredi'nin önünde çiçekli pantolonu ve süleyman'dan gelen tiner-bali karışık kokular eşliğinde dans ediyorlar. fonda 'it's now or never' çalıyor. 

şarkı bitiyor, kendilerince bu romantizme ortak olan istiklal gezentilerinin attığı paralar birer biradan daha da fazlasını alacak miktara ulaşınca dünyanın en saçma isimli barı hangi'ye gidiyorlar. içeride üçünden başka kimse yok. erdem kızımızın elini tutuyor. fonda 'karma police' çalıyor. 

ve kış geliyor. kızımız artık on yedi yaşının ortalarında. 
artık çalıntı'ya gitmiyor çünkü orası artık "ay ne biçim tipler"le dolu. özellikle üniversite için istanbul'a sonradan gelen ve fazlasıyla kendinden emin, iki bira içip kalkan, oraya da zaten yan masadaki kızlar ve oğlanlarla flört etmeye gelmiş tipler. 

kızımızın favori mekanı artık maskeli. bu kez pantula değil başka bir çocuğa aşık oluyor. maskeli'deki çocuk barın aynı zamanda işletmecisi. ve aslında çocuk falan da değil. kızımız artık hayvan gibi içip hâlen ayık görünebiliyor ve bir gece kafası bi' milyorken 27 yaşındaki bu oğlana niyetini belli ediyor. reddedilmiyor lakin o gece kendisinden en az on kadeh falan dahasını yuvarlamış olan 27 diyor ki: ya ama sen niye on yedi yaşındasın ki ya!
şimdi buradan bakınca tamamen bu cümlenin üzerine kendine yeni bir tarz yarattığını apaçık gördüğümüz kızımız artık deri ceketler, minicik etekler ve götü donmasın diye kara kara külotlu çoraplar giyiyor. o zamanlar henüz çorap çizme diye bir şey olmadığı için dizüstü çorabını diz altı dar çizmesinin içine giyip kendine rakınrol bir tarz yapıyor. artık saçını başını nasıl yapacağını öğrenmiş, gözlerini de kara kara yapınca oldukça havalı olduğundan görenlerin dibi düşüyor, bi' tek 27 düşmüyor. 

fonda ne çalıyor hiç belli değil. çok içmiş hatırlamıyor. 

ne çaldığı, nasıl geçtiği belli olmayan birkaç senenin ardından bir akşam üstü çalıştığı barda soundcheck var. kızımız barın içinde, sahneye arkası  dönük. fonda çalan düzgün bir şey yok ama arada duyduğu "sssse aahhh sssse aaa" ve kablo cızırtıları, mikrofon ötmeleri eşliğinde birinin sesi dikkatini çekiyor. dönüp bakmıyor çünkü işi var o an, havuç doğruyor. sonra kulağıyla sadece o sesi takip ediyor. "abi basları aç, tizi kıs, tamam bırak" 

arkasını döndüğü an herkes enstrümanının başında, kimse konuşmuyor. kızımız davulcuyu beğendi, nasıl olduysa az önceki güzel sesin ona ait olduğuna da emin. bir şekilde konuşma trafiği yeniden başlayınca doğrulanıyor teorisi. içinden sevgili olacakları geçiyor. tanımadığı bu davulcu, götün teki mi, evli mi, kızımızı beğenir mi falan hiçbiri yok. çok emin, sevgili olacaklar. 

soundcheck bitince davulcu upuzun barın önündeki 18 sandalyeden tam kızımızın karşısındakine oturuyor. "bir şey ister misin?" sorusuna "fark etmez, alkolsüz ne verirsen içerim" diye cevap veriyor. 

'alkolsüz ne verirsen içerim'den iki hafta sonra bir akşam üstü yine deri ceketi, kısa eteği ve elinde iki ayçöreği ile davulcu'nun evinin önünde buluyor kendini. aslında başka bir yerde buluşacaklardı ama davulcu "hava soğuk, gel hem bir şeyler izleriz" diyerek evine davet edince çok da umurunda olmuyor. o kadar emin ki ikisinin arasında bir şey olacağından, bugün değilse yarın o eve gideceğinden. 

ay çöreklerini birer açık çay eşliğinde yedikleri akşamdan iki hafta sonra bir akşam ve yine o evde içinden diyor ki: bu benim hayatımın aşkı olacak. 

günler, aylar, yıllar geçiyor. hayatının aşkı hep yanında. artık eskisi kadar içmiyor, haftanın neredeyse her günü kendini sokaklarda bulmuyor. gündüz ve geceleri evde ve ortaköy'ün ya da istiklal'in ara sokaklarında yine davulcu'yla geçiyor. kara ceketler, minik eteklerden daha rahat ettiği kıyafetlere kayıyor tarzı. o da yaklaşık şöyle bir şey. 
hem rahat hem mutlu.  saçlarını da kesmeye karar vermiş o arada. uzun süre alışık olmadığı kadar kısa saçlarla geziyor.

bir akşam hayatının aşkı 'ben artık yokum" dediğinde de buna benzer bir şey var üstünde. 

bir türlü sevmediği ama nedense vazgeçmediği kısa saçlarıyla başka bir hayata başlamak üzere karanlık bir istiklal sokağına yürüyor. o karanlıktan çıkmak için şehri hatta ülkeyi terk etmesi gerektiğini hissediyor. 25 yaşında, hayatında ilk kez üniversite sınavına girmeye karar veriyor. bir yıl kadar süren geceleri barda kadeh tokuşturmalı, gündüzleri soru çözmeli bir dönem sonrasında bir ağustos günü gidiş biletini alıyor. gidiş bileti çok pahalı: bazen bar meyhaneden erken dönülüp çözülmüş soruların, her gün gidilen dersanenin sayesinde yapılmış netlerle dolu bir ösym belgesi. 

son 3 yıldır neredeyse kışın bile ayağından çıkarmadığı pörsümüş adidas samoa'ları ile hava alanında beklerken  hayatının aşkına, gittiğini  ve artık dönmeyeceğini hissettiren, sarkastik bir mesaj atıyor. mesaj "hoşça kal" şeklinde bitiyor. 

karşılık olarak uçağa tam binerken gülümseten "hoş çakal" cevabı geliyor. 

kısa saçları ve olabildiğince gündelik hâli ile ve otuz yaşına gelmişken bitiyor üniversite. daha mezun olmadan oradaki bir okulla anlaşıyor ve öğretmen oluyor kızımız. artık tarzı da böyle. 
okulun sıkı kıyafet yönetmeliğine uygun ama yine de olabildiğince rahat. çocuklar renkli giyinmesini istediği için onları kırmıyor ama gömlek giymediği belli olmasın diye sürekli şal takıyor. sınıfın kapısından içeri girince penye tişörtleri ile mutlu ama nöbete çıkarken o ceket giyiliyor yeniden. dövmeler saklanıyor, rengarenk şallarla penyeler gizleniyor. 

böyle böyle birkaç sene daha geçiyor. ama git gide mutsuz hissediyor kendini, "benim burada ne işim var?" diyor. "bu hayat benim mi, hep böyle mi geçecek?" diyor. bunu demeye başladığında tam olarak 2013 yazı. 2014 kışında ara tatilde istanbul'a geliyor, sanıyor ki istanbul'a gidince tatil iyi gelecek, on gün geçmeden "yok ya evimi özledim" diyerek geri dönmek isteyecek. tatilin son günü, içinde bir gram olsun dönme isteği olmadığını anlayınca annesinin evindeki odasında sabaha kadar sessiz sessiz ağlıyor. gelip bloguna şöyle şeyler yazıyor. 

ama yine de dönmek zorunda. artık tek kişilik, canı ne isterse yaptığı bir hayatı yok, hem çocuklar var orada bekleyen, zaten kapı gibi sözleşmeye de imza atmış. neyse bakalım bu da geçer diyerek geri dönüyor. 

şubattan mayısa kadar karanlık. barda meyhanede geçen bir karanlık değil. gündüzleri okulda, akşamları daha bir yıl önce hevesle alıp, dayayıp döşediği evinde geçen bir karanlık. nefes alamadığı, bir bahar günü okulda defne'ye sıkı sıkı sarılıp "defne bu anı sakın unutma" dediği günler. o defne'ye sarılsın, defne ona. sonra hiç sıkılmasın, canı da her şeyi yakıp yıkıp istanbul'a falan gitmek istemesin diye defne onu tutsun bırakmasın istiyor. fonda ağaçlar hışırdıyor.

lakin yapamıyor. 

mayıs sonlarında aaaaahhh yeter ne olacaksa olsun diyor artık içinden. haziranda çocuklara karnelerini veriyor. onlar bilmiyor ama sıkı sıkı sarılıyor hepsine. öyle bir belirsizlik ki "affedin çocuklar ben gidiyorum" diyemiyor. ertesi gün uçağı var, çocuklar eylül'de görüşeceklerini sanıyor ama kızımız dönmeyeceğini içten içe biliyor. 

bu kez uçağa binerken hoşçakal demiyor, "geri döner miyim bilmiyorum" diyor. karşıdan cevap falan da gelmiyor. artık canı sıkılan da zaten sadece o değil. 

istanbul'a adım attığının ertesi günü iki arkadaşı ve nasıl oluyorsa hayatının aşkı davulcu ile birlikte bir öğlen vakti peyote'de bir masada buluyor kendini. birer bira söylemişler. hava ne güzel, bira sevmezdi aslında ama bu ne güzel bira, bu ne güzel bir gün. sonra abisi ve onun arkadaşları ile buluşuyor. caddede pride yürüyüşü var o gün. ellerinde "but kavmi" yazan kocaman bir dövizle kalabalığa karışıyorlar. abisinin arkadaşı seyyar satıcının yanından geçerken birer  çiçekli taç alıp takıyor hepsinin kafasına. kafasındaki çiçekli taç ne güzel! hep birlikte "direne direne kazanacağız" diye bağırmak ne güzel. birileri deli deli kahkaha ve çığlıklar atarken diğer taraftan gelen gürül gürül slogan sesleri ne güzel. arkadaşlarla olmak ne güzel. fonda arkadaki deli gruptan gelen "faşizme karşı bacak omuza" sesleri duyuluyor.

kızımız bir daha geri dönmüyor. 

bu yazıya simsli, tarzlı, komikli bir şey yazayım diye başlamıştım nerelere geldi. bir saati geçmiş yazmaya başlayalı, yerimden hiç kalkmadım. nasıl oldu bilmiyorum. bir kahve yapıp bi' su alıp kendime geleyim. 

geldim, bitiriyorum artık. kaldığımız günden neredeyse altı yıl sonra işte tarzım da, yüzümdeki çizgiler ve dombik dombik yanaklarım da böyle: 


2014 yılındaki pride yürüyüşünün üzerine 17 kilo almış bulunmaktayım. bir zamanlar 'acaba bana olur mu' diye düşünmeyip vitrinde neyi beğense en küçük bedenini alıp çıkan, bisiklet yaka  tişörtler giyebilen, göbeğini hiç düşünmeden açıveren kız yemin ederim yaşlandı artık. yaşlanırken aldığı 10+17 kiloyla barışması da hiç kolay olmadı, kurtuluşu yamuk yamuk etekler ve siyahta buldu. dolabında yılda bir kez falan giydiği yegane kot dışında renkli bir şeyi neredeyse yok. evde bile siyah giyiyor. 

ve tam olarak aşağıdaki gibi yaşlanmak istiyor. 

biraz kilo versin, saçlarındaki griler öyle güzel çoğalsın ki boyamak zorunda kalmasın, bir düğüne davete giderken öyle gitsin ki hem yakışsın hem de üstündekiler "ben gençken alabildiğine cool ve rakınroll bi' kızdım" desin.

demiştim ne yazarsam yazayım havalı bir tarzım varmış gibi görünecek diye. yazıyı tam olarak yazdığım şekilde bitireyim. 
şu an tam olarak şöyle görünüyorum. biraz sonra kalkıp bulaşık makinesini boşaltacak, makinedeki nevresimleri asıp köpeğin evin dört bir yanına saçtığı tüyleri süpürecek bir hanım birey için bence ideal bir tarz. hikayeyi "işte benim stilim" ile açıp "doya doya moda" formunda sonlandırıyorum. ay vallahi de gocunmuyorum. göynümüz hoş olsun. 

davulcu en son "ben artık yokum" demişti. "ben artık yokum"dan dokuz yıl sonra yine bir akşam "benimle gelir misin?" dedi. gittim. iyi ki de öyle olmuş. hayatımın aşkına gurur yapmamak  en iyi kararlarından biriydi. o da boş durmamış, benim buralarda olmadığım yıllarda gitar çalmayı öğrenmiş. 

artık her günümün sonunda davulcu, fonda gitar çalıyor. 

öptüm.