kitapspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitapspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2021

köpek döşeği, bazı anılar, dizi ve iki kitap

son bir haftadır epey erken uyanıyorum. bugün de 7 gibi uyandım, ikinci kahvemi içiyorum. henüz bu erken uyanmaların bir faydasını görmüş değilim. gündüzleri evde canım sıkılıyor. 

sanırım kasım ayının başıydı, bir gece yarısı aynada kendi kendime acıdım. dışarı çıkmam gerekiyordu ve daha giyinirken bile yorulmuştum. aynada da hiç iyi görünmüyordum zaten. sonra o günden bugüne yaklaşık 14 kilo verdim. sadece kiloyu değil ölçülerimi de sayıyorum, çok ilginç gelişmeler oldu tabii ama bence hâlâ şüşkoyum. zaten son haftalarda epey bir yerimde sayıyorum. sanırım vücudumun direnç noktasını buldum. bulmaz olaydım. spora ara vermiştim ne zamandır, diyete de çok uydum diyemem. sanırım yine hop hop tombiş koş tombiş motivasyonunu kazanmam lazım, belli ki bundan sonrası sadece boğazımı tutarak ilerlemeyecek. meğer ne çok baklava börek sığdırmışım küçücük hayatıma.

evin salonuyla ilgili epey bir ilerleme kaydettim, hatta masa hariç her şey geldi, yerleşti. o da sanırım bu hafta sonuna kadar gelmiş olur. güzel fotoğraflar çekmeyi beceremiyorum ama şans eseri düzgün açılar, ışıklar falan bulursam kendi çapımda fotoğraflı salon turu şaapabilirim, belki de şaapamam ama olsun deneyeceğim. 

aklımda yazmam gerektiğine inandığım birkaç çocuk kitabı daha var. meğer ne vakitsizlikmiş derdim ne de yorgunluk. düpedüz tembelmişim ben. önümüzdeki 1-2 ay boyunca bu yarım kalmış kitapları tamamlamak istiyorum. amin. 

mesleki instagram sayfamı da epey bir boşladım. hesabın takipçi sayısı 30 bini geçti, attığım storyler falan binlerce insana ulaşıyor ama corona bende insanlara ulaşmama, aksine onlardan saklanma hastalığı yarattı sanırım. "en yakın arkadaşlarımı bile göremezken ne yapayım hiç tanımadığım binleri" mi diyor acaba bilincimin altı, ne diyor? ayhh vallahi boku yemişim ben. 

cumartesi günü cool kocamın teklifiyle istiklal'e çıktık. bir öğrencisine amfi lazımmış, tünel'den ona amfi bakacaklarmış ben de gelirsem belki bir yerde oturur hava alırmışız. tamam dedim çıkalım. 

evden tünel'e varana kadarki trafik, gözüme giren güneş, evinin duvarları siyahımsı gri olan bir insan olan şahsımın güneş altında  kendini vampir gibi hissetmesi, istiklal'in salı pazarı kıvamındaki kalabalıklığı falan mahvetti beni. sırasıyla trafikten, güneşten, insanlardan ve oturduğumuz süre boyunca soğuktan nefret ettim. 3-5 saat sonra eve döndüğümüzde bitap düşmüş halde battaniyeye kıvrılıp "iyi ki ivdiyim iilihim iv çk gizel"  diye şükrettim. 

sonra mutlu aradı, ona anlattım, "ben boku yemişim mutlu, korona bitince ben nasıl çıkacam evden?" dedim. "korkma, ben nâci gibi gelir her gün küçük küçük alıştırırım seni" dedi. salak. o an ve sonrasında epey güldüm bu şakasına. ama eğer siz gülmediyseniz sebebi masumlar apartmanı izlemiyor oluşunuzdur. 

köpeğin durumu da benden hallice, evde yalnız kalmamaya o kadar alıştı ki, bana zaten ölümüne bağımlı bir yavrucuk işe güce falan gitmek için evden saatlerce yok olduğumda nasıl içerleyecek kim bilir. o da benim bir nevi gülben'im oldu son bir yıldır. evet yine masumlar apartmanı şakası. 

bugün mahallede pazar var, evimin koca ayısı için yere nenem usulü döşek yaptım, köpek döşeği. gidip onu kaplamak için kumaş ve renkli pazar çorabı almak için çıkmak istiyorum. hava güneşli ama serin.

***

ertesi günden bildiriyorum. dün gerçekten şu üsttekileri yazıp aniden çıktım evden. kumaşçı bu hafta gelmemiş pazara, onun yerine çekyat örtüleri satan bir tezgah buldum. eve gelip biçip diktim vallahi kendi çapımda, fena da olmadı sanki. aha şöyle bir şey oldu: 

içine teptiğim kırlentler evde vardı, iki büyük, iki de normal boy kırlenti birbirine diktim önce, sonra işte yüz yaptım falan derken 80x100 ölçülerinde kendi gibi devasa bir yatağı oldu ayımın. piyasada XL diye satılan köpek yatakları bile dar geliyor buna. götünü başını sığdıramayacağı bir yatağa yüzlerce lira vermeden 40 liraya şu işi çözdüğüm için gururlandım bir miktar. pencere önüne yatıp dışarıya bakarak dalıyor bazen, onu öyle huzurla uyurken görünce  çok seviniyorum. 

***

yine üsttekini yarım bırakıp gitmişim ve bugün yine pazartesi. 

bütün haftayı regl sancıları eşliğinde dünyaya, evrene, evrime, bu ağrıları sebepsiz yere çekmeme sebep olan her şeye beddualar ederek geçirdim. tam da spor, yeniden diyet falan derken hepsi yalan oldu tabii. bir miktar bira içtiğim, 2 paket cips yediğim, ekmekten kaçmadığım aksine hamur işini sevgiyle kucakladığım bir hafta oldu. neyse ki yeniden kendime geldim. kaldığım yerden bir şey olmamış gibi devam ediyorum, zaten etmek zorundayım. hâlen şüşkoyum, bu bir gerçek. 

geçen hafta iki tane kitap aldım. ikisi de çok genç olduğum zamanların kitapları. ikisi de artık o her kimse birinin alıp geri getirmediği ve artık baskısı olmayan kitaplardı. kitaplığımda yokluğunu hissettiğim ama rabbim insanı nadirkitap sahaflarına muhtaç etmesin dedirten kitaplar. ama bunca yıl sonra nereden aklıma geldiler önce onu anlatacağım. 

hepimiz gibi netflix'i tükettiğim için biraz da şu blutv neymiş deyip bir aylık abone oldum. içerik epey dandikti, ben de çok karıştırmadım ama sonra şu çıktı karşıma: 

kitabını lisede, filmini ise anca üç-beş yıl önce izleyebildiğim christian f'nin korkunç eroin anılarını bir de dizi yapmışlar. bunu izlememe şansım yoktu zaten de ben gerçekten bu kadar iyi bir iş beklemiyordum. 

öykü bildiğimiz öykü, tanıdığımız karakterler ama son yıllarda en beğendiğim sanat yönetmenliği işini buldum. kıyafetler, mekanlar, kullanılan her bir parça, o halüsinatif anlar falan... müzikleri ayrı güzeldi zaten. hiç bitmesin istedim. 

sonra işte oradan aklıma geldi, o kadar etkilenerek okuduğum kitap neden bende yok? oradan da aklıma kanat'ın kitabı geldi. nadirkitap'ta pejmürde kondisyondaki kitaplara istedikleri milyorlardan sonra bir zeka pırıltısı olarak aklıma dolap denilen ve son bir ayda derinliklerinde aşırı güzel şeyler bulmamı sağlayan uygulamaya bakayım dedim. allah sizi inandırsın komşular, birini 7, diğerini 12 liraya bulup aldım hemen. aha bu da kompozisyonu: 


kanat'la ilgili bir şey anlatıp gideceğim şimdi. 

kanat benim aynı zamanlarda, aynı yerlerde gezdiğim biriydi. bir arkadaşlığımız hatta bir gün olsun takılmışlığımız yoktu ama görürdüm onu hep. 
hayatımda önemi olan bir gün var, o gün yanımda erdem ve kudret vardı. istiklal'de turluyorduk, hepimiz birer çocuktuk ve çok sarhoştuk. bir sürü yere girip çıktık o gün. ben hiçbir şey hissetmediğim ama belli ki kararıma epey bozulan bir sevgiliden  ayrılmış ve ergenliğin verdiği bu vicdan azabını erdem ve kudret'le gezerek üstümden atıyordum. çok eğleniyorduk. akşamüstü saatlerinde metropol pasajı'nın önünde kanat'la karşılaştık. oğlanlar ayak üstü konuştular falan ayrıldık sonra yolumuza gittik. 

birkaç saat sonra başka bir barda bir an var hatırladığım. daha da sarhoşuz, üç ergen sarhoş kafa kafaya vermiş son ses çalan karma police'in içinde kaybolmuşuz kendimizce. masaya biri geliyor, canı sıkkın. "kanat ölmüş" diyor ama bizimkiler "yok yahu ne ölmesi pasajın önünde gördük daha demin" diyorlar. tam da orada ölmüş. sinemanın tuvaletine girmiş, sonrası yok. 

neden bilmiyorum kalkıp pasaja gittik, tuvaletin olduğu kata indik. hiçbir şey yoktu. olayı görenlere sorduk, doğru deyip cesedini hangi kabinde bulduklarını gösterdiler. tam olarak neyden korktuğumuzu bilmeden korkup kaçtık. kendimizi yine caddeye attık. 

o gün kanat'tan ve hikayesinden bağımsız öyle şeyler oldu ki belki de hayatımın gidişatı değişti. ve ben o günü zaten hiç unutmazdım da keşke ölümü de hatırladıklarım arasında olmasaydı. 

ölümünden çok kısa süre sonra okumuştum onun kitabını da. yazdıklarını okurken bile kafam karışmış, kalbim kırılmıştı. kim bilir onun için yaşaması ne kadar zordu tüm bunları. 

kanat'ın kitabına tekrar kavuşmak bana iyi geldi. kanat da bence kitabının, onu satmak yerine hep saklayacak birinde olmasını isterdi gibi geldi. benim hissettiğimse anlatamadığım tuhaf bir huzur diyeyim. 

işte böyle sevgili komşularım. 

ee sizde ne var ne yok?

4 Temmuz 2020

kitaplı mim II + buradayım aşkım

sanırım benim bu mime önce kitaplığımın janti bir fotoğrafını çekerek başlamam gerekiyordu ama kim bilir ne oldu da dikkatim dağıldı, ne oldu da ben bunu anlamadım?

sonra görev bilinciyle kalkıp denedim bir şeyler ama olmadı. kitaplığın önünde masa var. ikisinin arasında sadece benim sığabileceğim boşlukta bir sandalye var, karşıdan çeksem bir şey anlaşılmıyor. işin içinden çıkamadım ben de rafları çektim. neyse şaapayım artık. 

yazar, konu, yayınevi... kitaplık düzenim neye göre? 

bir düzen var mı emin değilim. bir takım kriterler var ama o da kesin değil. 

1.raf: kocamanlık kriteri. 
ansiklopedimsi bilgi kitapları, çizgi romanlar ve daha çok kocam bireyin müzikle ilgili mesleki kitapları falan. (ara not: mina bu sokrates'ler seni bekliyor) bu kitaplık aslında iki parça, bu çektiğimin yanında eni yarısı kadar bir kısım daha var ama orada kayda değer çok bir şey yok. benim ta üniversiteden kalan ders kitaplarım, çoğunu verdim ama  arada lazım olanlar kaldı. bence bu raftaki en değerli şey  o çerçevenin içindeki, bir cücemin başka bir cücemi çizdiği resim. 
2. raf: renk kriteri.
sırtı/kapağı siyah olan kitaplar. bu raf karışık ama daha çok roman var. birkaç da şiir kitabı. bunun sol tarafında da yine fotoğrafa almamış olduğum klasikler var ve benim değiller, hepsi kocamın. benim olsalar orada olmazlardı, sevilen bir arkadaşa hediye edilmiş olurlardı. çoğu 90'ların başında basılmış, karınca duası formatında yazılmış can yayınları klasikleri. bir daha dönüp kapağını açacağından değil de işte seviyor onları n'apalım.

3. raf: "ne kadar feminiksiniz" temalı konu kriteri.
tamamen bana ait kitaplarla dolu, feminik kitaplar ve kadın araştırmaları + kadın yazarların olduğu raf. resimde görünmeyen sol rafta yine klasikler var. (seda sayan orkestrası tarifi gibi oldu) kitapların önündeki bibloların çoğu çocukluğumdan kalma oyuncaklarım. sağda mina, birgül ve şahsımı dilek ağacı önünde tasvir eden çerçeveyi de ne kadar sevdiğimi burada duymayan kalmadı. diğer çerçevedeki fotoğraf, annemin otuzlu yaşlarında çekimiş bir vesikalık. kadın kitaplığımın gülü, çiçeği... 
4. raf: "yeter ki okusun iki gözümün çiçekleri" temalı konu kriteri
bir diğer favorim. ortadaki kalemliğin sağında benim çocuklarla, dersleriyle ve eğitimleriyle ilgili bir şeyler planlarken kullandığım kitaplar; solunda ise ajanda, defter artık yazıp çizdiğim ne varsa.  görünmeyen sol rafta da  çocuk hikaye kitapları çünkü bazen "tam da sana göre bir kitabım var" demem gerekiyor. 

5.raf: "ille de roman olma, düşün düşündür" temalı konu kriteri 
bu fotoğrafı çekmek için yemin ediyorum masanın altına girmem gerekti, ben daha bu mim için ne yapayım? neyse, burada da deneme kitapları, şehir gezi rehberleri, erkek biyografileri falan işte ve görünmeyen solda ne var hiç sormayın.
6. ve son raf: "başımın tatlı belası" kriteri
görünmeyen solda atsan atılmıyor satsan satılmıyorar, burada da içi tıka basa nota dolu iki klasör. karton çantalar da iki bi' yerlere yollamak üzere son ayırdıklarım... diğerlerine sınıf kini duyuyor olması muhtemel bu raf umuyorum ki yakın zamanda boşalacak ve ben de buraya daha gerekli şeyler koyacağım. hayalimde bu rafı karacan'ın insanlık tarihi fasikülleriyle doldurmak var ama bu da bi' kısmet meselesi. ben almadan bitirmeyin sakın. 

bu salondaki kitaplıktan bağımsız olarak evde kenar köşede üst üste yığılmış minik kuleler, kocamın odasındaki kitaplığa tıkılmış başka kitaplar ve sırf seviyorum, bana çocukluğumu hatırlatıyor diye  tv sehpasının üstüne adeta bir sanat eseriymişçesine dizdiğim tam set gökkuşağı ansiklopedileri var. bir kitap ne kadar sevilebilirse o kadar meftunum onlara, canlarım benim. 

kitap miminin geri kalan sorularına önümüzdeki günlerde daha iç açıcı cevaplar verebilir, buraya daha güzel fotoğraflar ekleyebilirim umarım. 

geçen pazar pride vardı, çıkıp yürüyemedik ama bu demek değil ki orada değidik! tam olarak burada sloganlar atıp birbirimize bayraklar salladık. konuşlandığım yerlerde hatıra fotoğrafı çekmeyi de ihmal etmedim elbette, şöyle şeyler oldu. 


bu üsttekiler hayatımın en uzun ve içerikle bağlantılı yıllarını geçirdiğim yerler olduğundan gezi güzergahımda bu noktalarda bayrak salladım. 

sonra artık yoruldum eve gideyim dedim ama kayboldum ve şöyle bir şey oldu.

fotoğraf çekmede ne kadar kötüysem ss almakta o kadar iyiyimdir. 

daha da ne anlatayım bilmiyorum. iki gündür kocamla küsüz. sebebi, benim ona kahvaltı hazırlamamış olmam. tam bir "allahım sen bana sabır ver" küsmesi.

sanırım son zamanlarda aldığım en isabetli karar yeni bir blog açıp, bundan kocama bahsetmemem oldu. bari buralarda arkasından atıp tutamayacaksam niye var bu blog ayhhh? 

bu yazıyı hiç uyumadığım bir gecenin sabahında yazdığım için tonlarca anlatım bozukluğu, yazım yanlışı, noktalama hatası ve muhtelif aptallıklar yapmış olabilirim, artık kusura bakmayın yabancı değilsiniz ve benim de vallahi halim hal değil a dostlar. bütün gün bağlı kuduz köpek gibi çok fena bilenmiş durumdayım artık bu evde kalma işine. ne gecem kaldı ne gündüzüm, tükendim yeminlen yaa. 

yalnız siz de az değilsiniz, şuraya habire ee ne var ne yok yazıyorum, kimse de çıkıp arkadaş ben de en az senin kadar göçmüş durumdayım demiyor. ya da ne bileyim gelin güzel bir şeyler anlatın, iç geçirelim, özenip silkinip kendimize gelelim. bunlar lazım şeyler. 

ve yazıyı neredeyse  bitiriyorken ancafark ettim ki eski arayüzümüz geri gelmiş. o_O

sevgili blogspot müdüriyeti, sesimi duyduğunuz için teşekkür ediyor ellerinizden saygıyla sıkıyorum. rica ederim şu  sitenin orasıyla burasıyla oynamayın bir daha.  

ayhhhh. öptüm. 










27 Haziran 2020

ben gelmez oldum + kitaplı mim 1

evde bir o yana bir bu yana dönüşümün 4. ayına yaklaşırken yemin ederim halen daha anlayamadım iyi miyim değil miyim?

dün epey bir düşündüm. rahat rahat evde kalabilme şansım varken ve bu halde bile ekmek teknesi iyi kötü yürürken halen daha şikayet etme hakkım var mı diye?

varmış. 

- devam etmesi gereken önemli bir tedavim vardı, yarım kaldı. 
- bu boktan salgın çıkmadan önceki hafta belimden sol bacağıma kadar inen bir ağrım vardı, o hiç azalmadı ve bu çok saçma. artık kesinikle doktora gitmeliyim. 
- hayatımda hiç kimseyle yan yana kalmadığım haftalar ve aylar boyunca kocamla evdeyiz ve her ne kadar iyi idare ediyor olsak da bana afakanlar bastı basıyor. 
- 3,5 ayı geçkindir bir araya geldiğim bireyler: kocam, anam, anamın kocası ve 1 adet ayı hayvanı
- arkadaşlarımı çok özledim, hiç bu kadar uzun süre bir arkadaşımı  görmediğim olmamıştı. 

kocamla yaşamak zaten yeterince zor bir şey, yemin ediyorum dünyanın en zor insanı yarışmasında dereceye girer, hiç olmadı mansiyon falan verir eli boş göndermezler. elbette benim de ona çekilmez gelen hallerim var ama neyse ki dünyada birlikte yaşamak istediği ve ona kollarını sonuna dek açan tek insanın ben olduğumu hatırlayınca biraz frenliyor kendini. yani yemin ederim hiç emin değilim charlize theron buna evlenme teklif etse ne der? ona da aşık çünkü bence bana olduğu kadar ama napacan işte olduğu kadar olmadığı ahahahaah

neyse yani bir şekilde birbirimizi öldürmeden bunca aydır idare ettik. ama yani daha dün sabah uykumdan hışımla ve tam olarak şu cümleyle uyandırıldım: 
- sifu'yu niye balkona kapattın?

tarihe bunu not düşmek için ayrıntısıyla yazacağım. ilk olarak daha önce hiçbir şekilde ayıyı bir yere kapattığım yok, böyle bir mazimiz yok. ayrıca hadi daha önce yok niye kapatayım hayvanı ben, manyak mıyım? hadi gördün şaşırdın. önce bi' gelip sorsana "sen mi kapadın? bu nasıl olmuş?" desene! yok, illaki bir sorumlu bulacak kötü giden şeye. ben kapatmadım deyince gelen cevap daha da fantastik, ben kapamadığıma göre sen kapadın! bak hala ne diyor?

olay şöyle gelişmiş: bu ayı, mutfak balkonuna gitmiş herhalde yatmaya, o ara ya rüzgarla kapı kapanmış ya da bu kuyruğuyla falan itti bir şey yaptı, kalmış öyle uyumuş. 
bu teori, benim 'aklı selim bir insan olduğum için' bulduğum teori ki zaten başka türlüsü mümkün değil. 

sonra elbette söylendim. bilirsiniz sevgili dostlarım, uzun süren ilişkilerde kadınlara "eşinizin içinden ne dediğini anlama" skill'i yüklenir. benimki içinden şöyle diyordu: 
"e amma uzattın ya tamam ben yapmadım de geç!" 
oysa ki ben aynı dakikalarda içinden şunu geçirmesini dilerdim. 

"nasıl olduğuna anlam veremediğim kötü olaylarda saygıdeğer eşimi suçlamaktan vazgeçmeliyim" 

ya da şu daha iyi olur: 

"başıma gelen her kötü şeyin sorumlusu olarak sevgili eşimi görmem düpedüz ahmaklık, bu ahmaklığı yapmamalıyım." 

benzer saçmalıkta ithamlarla haftada en az 20 kere falan karşılaşıyorum. 
umarım bu iç ve sabır çekişlerim benim cennete giden biletimdir kardeşlerim, değilse çok bozulucam. 

neyse kocamdan ve coronadan yeterince dert yandığım yeter bence. 
şu sayfayı azıcık olsun hevesle açmamı sağlayan cağnım blog komşularımdan leylak dalı'nın kitaplı mimine geçiyorum artık. 

kitaplığımın temeli ne zaman atıldı? 
oldukça temelsiz bir kitaplığım var bence. 2008'de başka bir ülkeye giderken kitaplarımın çoğunu dağıttım. sonrasında zaten pdf okumaya çok alıştım ama yine de basılı kitap birikti elimde epey. sonra geri dönerken o birikmişleri de dağıttım. ne bileyim herhalde beş kitap falan döndü benimle oradan. he çok da üzülmedim, kitap biriktirmenin delisi değilim. anca gerçekten sevdiysem tutuyorum o kitabı elimde, yoksa isteyene, merak edene veriyorum zaten, hem ne güzel işte hediye oluyor. 

şimdiki kitaplığımız sevgili kocamla yıllar içinde sevip sakladıklarımızdan ibaret, çok büyük değil. dediğine göre, çoğunu eski sevgilisi ayrılırken götürmüş. hâlâ söyleniyor. :) 

sadece basılılarda değil e-kitaplarda da büyük eleme yaptım geçen yıl. yıllarca ne bulduysam indirmişim, 50 gb e-kitap klasörü mü olur? olmaz tabii! onların da asla okumayacağıma emin olduklarımı sildim gitti. yine de bir 10-15 gb falan vardır kalan.  

kitaplığımdaki en eski kitap?
benim çocukluğumdan ve aslında babamın kitaplığından kalma. ona nereden geldi bilemiyorum ama bu: " en büyük kaybımız / 10 ikinciteşrin 1938 "

1938'de istanbul cumhuriyet matbaasında basılmış. 

babam da yıllar önce başka bir ülkeye göç ettiği için kitaplarının çoğunu burada bıraktı. ama çoğu aşırı felsefi ya da miâdı dolmuş siyasi şeyler olduğu için (ne yapayım 70ler solunda marksist politikanın temellerini ben?) benimseyemedik hiçbirini. en son geçen aylarda yine elime geçti böyle birkaç tanesi. ayırdım, stk'cı solcu çocuklar var tanıdık onlara götürcem. 

ama bu kitapla çok anımız var. 

çocukken açar açar ağlardık abimle. anti-kemalist büyütülmeyen hiçbir çocuğu teğet geçmesi mümkün değil zaten. o fotoğraflar, o yazılar, ay o fontlar bile bir keder bulutundan sayfalara yağmış gibi. 

pek çok yazar ve şairin, devlet adamının veda yazıları var içinde. 
ben elbette hasan ali yücel'inkini seçtim size göstermek için. 


çocukken de biliyorduk çok eski olduğunu, bir şekilde abimden çıkıp benim kitaplığımda şimdi. gözüm gibi bakıyor, alıp kaldırırken dini bir rütüelmiş gibi özenli davranıyorum hep. 

kitaplığıma ilave ettiğim en son kitap?
mesleki kitapları es geçersem en son yine bir seray şahiner kitabı almışım, 
                                         

son indirdiğim e-kitap da "kedilere dair" imiş, onu daha okumadım ama reklamı atla'ya başladım. roman ya da öykü değil zaten, bölüm bölüm deneme gibi bir şey, köşe yazıları seçkisi de olabilir.  ayh yine hiç anlatamadım. 

kitaplığımda başkasından alıp geri vermediğim kitap?
yok sanırım çünkü çok uzun zamandır kimseden kitap ödünç almadım. aklıma tek gelen bir panait istrati kitabı. seneler önce emrah, istiklal caddesi'nde çantama sokuşturmuştu "ben içmeye gidiyorum kaybederim,sende kalsın" diyerek. 15 yıl sakladım o kitabı, geçen yaz yıllar sonra buluşunca götürdüm. neden bilmiyorum hiç şaşırmadı.

aaa ama okulun kütüphanesinden sırf üstünde damga var, hatıra kalır diye saatleri ayarlama enstitüsü'nü çalmıştım cahil gibi. bu utanç verici lekeyi bir gün temizleyeceğim ama söz. 

benden alınıp geri verilmeyen kitap?
kitap, kitaplarrrrr... mesela bir hayal gibi ortadan kaybolan jerzy kosinski kitaplarımdan (neredeyse hepsi vardı) 1 tane bile yok şu an elimde. ağır roman gidip gelmeyince çok bozulmuştum çünkü tekrar alamıyorum o kitabı, bir sahafta denk gelene kadar da almam. adamın mazisine olan kinim geçmedi. kuzenime okusun diye verdiğim persepolis'in 4 yıldır hala geri gelmeyişine de çok bozuğum çünkü anısı var bende tam olarak o kitabın, okunduğu yerin falan. aklıma ilk bunlar geldi ayhh tamam biriktirmiyorum da sevdiğim kitaplar ortadan kaybolunca çok canım sıkılıyor. 

yani işte böyle sevgili komşular, hâlâ buralarda mısınız, sizde ne var ne yok?

he bi'de sevgili blogspot üst kurulu (ya da bu ayarlarla her kim oynuyorsa artık) 
yeni arayüz bok gibi olmuş. 

tam 'bunlar gitti bizi de burada unuttu' diye sevinirken dönüşünüz hiç hoş olmadı. 
eski arayüzü geri verin. 
(resim boyutu ayarlama işi güzel, o kalabilir) 
saygılar. 

23 Şubat 2020

kendi kendime atarlar eylemeye geldim.

şuraya "yaptıklarım sözlerimle örtüşüyor" yazıp, aynı  yazıyı "hadi yarın görüşürüz" diye sonlandırıp günlerdir  iki satır şey yazmamak da ayıp değilse nedir? 

üstesinden geldiğim bir değişim: 
hayatım boyuca hep bir ayağım istiklal caddesi'nde olacak sanıyordum. önce sevdiğim yerler kapandı, sonra caddede ve arka sokaklarında adım başı karşılaştığım arkadaşlarım ortadan yok oldu. sonra ben buralardan gittim. döndüğümde gördüğüm ise artık bambaşka bir yerdi. en azından orası var dediğim mekanın 100 metre ötesinde bombalar patladı, insanlar öldü. ben korktum, benim gibi olanlar korktu. geriye bir sonraki alışveriş durağı için kafası havada tabela ararken elindeki poşetlerle ayağıma basan turist kaldı. emek sineması'nı yıkıp yerine demirören diye bir şey yaptılar, öyle devasa ve öyle korkunç ki! geriye o korkunç şeyin önünde hiç içi yanmadan selfie çekinen kız kaldı. patlak amfileri ve boktan müzikleriyle korkunç sesler çıkaran halaycı, horoncu ve bilumum şarlatan kaldı. her cumartesi sabahı ellerinde çocuklarının fotoğrafı, sessiz sessiz oturan anneler ite kaka sürüldü, aynı yere demir atmış polis otobüsü ve bir çift toma kaldı. 

herkesin nostaljisi tabii kendine. "eskiden buralara şapkasız çıkılmazdı efenim" diyen bir kuşak var. sonra da ben varım işte, bir de o ortadan kaybolan arkadaşlarım, 90'larda genç olanlar. o zamanlar bu aptalca şeyler çalmıyordu istiklal'de. beni her gördüğünde "kabilemizin en güzel kızı" diye koca kollarıyla sarıp sarmalayan, elinde sapı kırık, akortsuz gitarıyla canım bizon murat bağırıyordu caddenin bi' ucunda. ne güzel çalamıyor ve lakin nasıl içli söylüyordu. mesela şöyle şeyler. 



burası da hazzo pulo geçidi. ben gençken böyle bir yerdi. 
şu banklardan birinde gençliğimin can yoldaşı gökhan'la anım var. o üniversiteyi kazanıp şehir dışına gidince ilk kez altı ay kadar hiç görüşememiştik. geldiğinde burada buluştuk bir öğlen vakti. hava kararana kadar birbirimize o altı ayda olan biteni anlatıp hasret giderdik. kalkarken gökhan demişti ki "biliyor musun burası namık kemal'in istanbul'daki son eviymiş." acaba hangi daire diye bakınıp birer bira içmek üzere neva'ya gitmiştik. neva kapandı, gökhan şimdi nerede hiçbir fikrim yok. 

alttaki de şimdiki hali. banklar yok, nargile var. benim gökhan da yok, "kardeş beni dumanı üflerken çek" diyen başka bir gökhan olabilir. başka bir gökhan'a namık kemal desem instagram'dan story atar: "namık kemal keyfi" 
allah seni kahretsin başka bir gökhan!


çok üzüldüğüm bir değişim bu benim için. her yerden kaçar bir şekilde istiklal'in ara sokaklarında bulurdum kendimi. bir insan 25 yaşına kadar, hayatta hangi duyguları yaşıyorsa ben hepsinde oradaydım. ilk çalıştığım yer, ilk kazandığım para, ilk kazandığım para ile kendime aldığım ilk hediye, ilk aşık olduğum çocuk, ilk aşık olduğum çocuk yüzünden çektiğim aşk acısı, kaybettiğim her şeyden sonra kafa dağıtmaya, kazandıklarım ertesinde kutlamalara gdişim. hepsinden yıllar sonra hayatımın aşkını bulduğum yer, ondan da yıllar sonra hayatımın aşkının beni terk edişi, yine gecenin karanlığında bir yerlere karışmalarım falan. bunların hepsi bir cadde ve onun ara sokaklarında olup bitti. keşke istiklal hep o zamanki gibi kalsaydı. o çok değişti, benim de bunu anlayıp hazmetmem yıllar aldı ama üstesinden gelmek buysa başardım bence. aslında bunu söylemek, yaşlandığımı kabul etmem demek biraz. en çok da o yüzden zordu ama artık üzülmüyor sadece özlüyorum. 


son zamanlarda bulunduğum bir yer: 
şak diye havalı bir yerlerin fotoğrafını yapıştırmak isterdim şuraya ama yok. son zamanlarda evdeyim. bazen bir otobüsün koltuğunda, ara sıra kocamla arabanın ön koltuğunda ya da annemin mutfağındaki sandalyedeyim. kocaman bir L kanepenin köşesine tünemiş 38 yaşında bir insanım ve sims oynayarak, ara sıra örgü örerek ve kafamdaki yeni kitapları düşünerek geçiriyorum zamanı. 

beni gururlandıran biri: 
10 yaşında, olabildiğince ince düşünen, duygusal bir öğrencim var.  haftada bir evlerine gidiyorum, birlikte ödevlerine bakıyor, sınıfta anlamadıklarının üstünden geçiyoruz. ama çok da konuşuyoruz hayat, olan biten hakkında. sınıfındaki bir çocuktan ve zorbalıklarından çok şikayetçi. diğer küçük zorbayı da tanıyorum. hakikaten can sıkıcı olabilen bir çocuk. birkaç taktik vermiştim bununla nasıl baş edebileceğiyle ilgili. geçen hafta şöyle bir konuşma geçti aramızda

yine öyle bir şey yaptı ama bu kez ağlamadım. sonra da üzülmediğimi fark ettim.
- nasıl oldu bu? ne yaptın da seni üzmeyi başaramadı?
- senin söylediklerini aklıma getirdim o an. gerçekten işe yaradı. artık öyle zamanlarda hep dediklerini tekrarlayacağım içimden. 

hem kendimle hem onunla gurur duyduğum bir andı. beni en çok çocukların yaptıkları gururlandırıyor zaten. en çok onlardan pay biçiyorum kendime.

iyi bir fikir: 
bu soru neden bahsediyor hiç anlamadım. bana ait bir fikir mi, yeni bir fikir mi, eskiden düşünülmüş iyi bir fikir mi? bence tarihteki en iyi fikir yazının bulunuşu olabilir. ateş, tekerlek falan elbette ölmeyip bugünlere gelmemizi sağlamış ama yazı, edebiyat falan çok iyi fikirler değil mi ya?

kişisel yeteneklerim: 
bunu liste yapacağım.
- çok iyi türk kahvesi yaparım. 
- uyumadan çok uzun süre geçirebilirim.
- ama çok güzel, deliksiz uyuyabilirim.
- açlığa dayanıklıyım.
- yazım güzeldir.
- çok güzel insan sakinleştiririm. o kadar çok konuşurum ki karşımdaki sırf ben susayım diye derdini unutabilir hatta günümdeysem içini umutla doldurabilirim. 
- bilgisayar işlerinde iyiyimdir. stalktan torrente, grafik tasarımdan video editlemeye geniş bir yelpazede hizmet sunabilirim. 
- güzel mercimek çorbası yapabiliyorum. 

bana ilham veren bir söz:
"bu da gelir bu da geçer ağlama"

büyümemi sağlayan bir hata:
"bundan yaklaşık dört sene önce yaptığım bir hata büyümeden yaşlanmama sebep oldu. yazarsam ağlarım, yazmayacağım. 

dinlendiren bir an:
zor bir günün akşamında yaptığım türk kahvesi, bir miktar tütünle koltuğun kenarına tüneyip bilgisayarı açtığım o an. tam o köşede boş beleş şeyler izlemek ya da okumak. 

başkalarıyla paylaşmak istediğim sözler:
yine anlamadım ne soruyor? burayı okuyan insanlarla mı ne paylaşmak istiyorum? bilemedim. ama dün bir sohbette sosyal medyadan falan bahsederken dedim ki "ayh hiçbiri umrumda olmaz, ne facebook, instagram ne twitter, hepsi kapansın ama bloglar açık kalsın, o yeter." bunu paylaşmak isterim sevgili komşularım. iyi ki bloglar var, çok seviniyorum bunca yıl sonra hâlâ burada oluşumuza. 

maceraperest hissettiren bir şarkı: 
adventurous demişti aslında ama başka nasıl çevireceğimi bilemedim. maceraperest deyince gözümün önüne aslı astarı olmayan şeyler geliyor. böyle şehirler arası geniş geniş yollardayım, tek başıma eski bir amerikan arabası sürüyorum. radyoda son ses chris de burgh traveller çalıyor. nereden geldiğim nereye gittiğim falan hiç belli değil, "traveller goes, nobody knows..." diye eşlik ediyorum. 


okuduğum son roman: 
seray şahiner'in  kitabını bitirdim iki gün önce:kul. çok güzeldi. kitapta tek bir karakter var. ara sıra konuştuğu isimsiz (garson, esnaf vb) karakterler hariç sadece mercan var kitapta, bir de mercan'ın düşündükleri. ne güzel yazıyor bu kadın yahu! keşke hak ettiği kadar güzel övebilseydim ama bilemiyorum işte nasıl kitap övülür. çok beğendim. 

üstteki maddeyle 23. güne yetişmeyi başardım. allah rızası için bundan sonraki maddeleri günü gününe yazayım şuraya. 

ayh gene kime yalvardığım da belli değil. 

öptüm. 


4 Şubat 2020

2020 kitaplarına dair bir takım umutlarım var

dün dedim ki şubat ayı yazma çelıncında 4. madde yerine 2020'de okumak istediğim kitapları listeleyeyim. sözümü tutmaya geldim. 

• hep yek - seray şahiner
• kul - seray şahiner
 deli bal - pelin buzluk 
• hayat yolları - alice miller
 çekilir dert değil - özge calafato 
 kadınlığın 21 hikayesi - seçki 
• alis harikalar diyarından tüymüş bulunuyor - seçki
• başka ateşler - latin amerikalı kadın yazarlar antolojisi 
 atları bağlayın geceyi burada geçireceğiz - melisa kesmez 
 isveç kibritleri - robert sabatier
 babam aşkale'ye gitmedi - zaven biberyan

belki başka şeyler de vardır ama aklıma ilk gelenler bunlardı. 

listede kadınlar tarafından yazılmamış sadece iki kitap var. bilinçli bir tercih değildi ama iyi denk gelmiş. sanırım bir noktada içim şişti o koca koca erkek bakış açılarından ve kadınları kadınlardan daha iyi anlatma iddialarından falan. 

isveç kibritleri'ni bir çocuk hikayesi olduğu merak ediyorum. yazarın biyografisinde gördüğüm çocukluk ve gençlik deneyimleri  güzel bir kitap yazmasını sağlamıştır gibi geldi. şöyle ki: 
kitap da zaten annesini kaybetmiş, olivier adındaki bir çocuğun başına gelenleri anlatıyormuş. bir yerlerde 'bol tasvirli, ağır yürüyen bir kitap' demişler. allah biliyor ya uzun uzun tasvirlerden de içim şişiyor artık ama elimde süründürmeden bitirmeyi başarırım umarım. 

zaven biberyan'ı çoktandır ermeni edebiyatından bir şey okumadığım ve dün zihin bey'in bloguna yaptığım bir yorumda bunu ne kadar özlediğimi fark ettiğim için heyecanla ekledim. 

bu fotoğrafı aras yayıncılık twitter'da paylaşmış. tarih 2 ağustos 1943 imiş ve zaven bey burada askerdeymiş. mobiletle uzaklara bakıp fotoğraf çekilmeyi ben babamın kuşağı ile başlayan bir şey sanıyordum. meğer ondan daha eskiymiş. 

bence çok güzel bir  fotoğraf. mobilet var, manzara var, hava güzel. daha ne olsun. 

kalan 11 ay için 11 kitap hiç iyi bir rakam değil ama bir şeyler oldu bana. yaşlanmak denen şeyi bel ağrılarından ve artık sürekli takmak zorunda olduğum gözlüğümden önce bu okuduğum kitap sayısının azalması hâlinden anladım. otuz beşi geçip kırka yürüyen hangi arkadaşımla konuştuysam onlar da öyle dedi. 'ne yaparsan gençlikte' sözü meğer kitap okumak için de geçerliymiş. bir ay içinde sekiz-on kitap okuyup bitirenin ben olduğuma falan inanamıyorum şimdi. neden böyle bilmiyorum, acaba artık başka hayatlar, hikayeler mi insanın ilgisini çekmiyor gençlikteki kadar yoksa düpedüz tembellik mi bu? neyse, ben kendimi "aaa ama mesleki şeyler okuyorum daha bir dünya" diye kandırmaya devam edeceğim elbette. 

listeyi tamamlar ve yanına seray şahiner ve melisa kesmez'in diğer kitaplarından da kondurursam kendimi epey başarılı hissedeceğim. 

kutlamayı da birgül'ün umarım 2020  bitmeden çıkacak yeni kitabı ile yapacağım. 
tam olarak şu şekil bir kutlamadan bahsediyorum: 


e sizde ne var ne yok?