ay lav ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ay lav ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2026

ne de güzel yazdım. helal olsun bana!

sims oynuyordum. aslında sürekli sims evleri yapmak oynamak anlamına gelir mi bilmiyorum ama sanırım öyle. neyse, o kadar büyük ve dolu dolu bir ev yapmışım ki saving ekranı geçmek bilmedi. instagram'a bakınayım dedim. karşıma başlığı "bu ay cevaplayabileceğin 31 soru" olan bir reel düştü. blogumu hatırladım. 

ben değil miydim sözler verip yazacağına dair büyük büyük konuşan? bu bir işaret olmalı dedim ve buradayım. başlıyorum. 

+ bu ay en heyecanlandığım şey:
pazartesi kıbrıs'a gidiyorum. arkadaşlarımı, glapsides'in tuzlu ve sıcacık sularını, ay ışığında kaleiçi'nde dolaşmayı ve sanırım bu aralar en çok ihtiyacım olan şey olan uzaklaşma duygusunu çok özledim. heyecanlıyım. 

+ şu sıralar en çok dinlediğim şarkı:
şu sıralar bu değil ama cevabımın bu olmasını istedim. 

"...çıkmazda aklım, benden ne yarattın?
hiç gitme diye büyüler yaptım..."


+ yazın vazgeçilmez içeceğim: 
ben yaz kış demeden aralıksız sade türk kahvesi içen insanım ama yaz dediği için soğuk bir şey söylemeliyim ve cevabım bu yandaki. hayatımda bundan daha iyi çok az şey içtim. 

elma,muz,salatalık ve ıspanak bir araya gelip nasıl bu kadar iyi bir şeye dönüşebilmiş bilmiyorum. 

keşke sadece file'de satılmasaydı da aklıma ne zaman gelse en yakın bakkaldan falan alıp içebilseydim. 

+ son zamanlarda beni en çok güldüren olay: 
hiçbir şey anlatmadan, direkt soru cevaplamaya başladığım için buraya sıkıştırabilirim. son yazdığımdan beri şöyle şeyler oldu: sevgilimle barıştım, sonra yine ayrıldım. bu ayrılığın son olduğuna adım gibi emin oldum ve yeniden barıştık. bunlar hep asla ama asla bir daha görüşmemek üzere, engellemeli falan ayrılıklardı benim için. ama bir şekilde yeniden bir araya geldik. bu son ayrılıktan sonra aşkımızı daha da filtresiz şekilde ilan etmeye başladık birbirimize. ve onun bu filtresizliğine gülüyorum en çok. hayatımda kimse seksi çıktığım bir fotoğrafa cevap olarak "wwwaaarfff" yazmamıştı mesela. :) yine güldüm aklıma gelince. 

+ şu sıralar en çok vakit geçirdiğim uygulama: 
tv gibi kullandığım youtube. uyanık olduğum her an bir şeyler açık fonda. çoğu zaman izlemiyorum ama ne yaparsam yapayım dinliyorum. 

+ bugün boş 3 saatim olsa ne yapardım: 
okul kapandı ve bol bol fazladan 3 saatlerim var. elbette sims oynuyorum. 

+herkese önerdiğim dizi: 
aslında sorunun başında "en son izlediğin" diyordu ama onu sildim. yeni bir dizi önerim yok. herkes battlestar galactica izlesin, sorarlarsa onu söylerim. ha kimsenin de sorduğu yok, herkesin canı burnunda. deniz göktaş dizi sayılmaz ama onu izlesinler madem. ana sayfamda karşıma çıktıkça izlenme sayısındaki artışına çok seviniyorum. inadına izlenmiş gibi. iç ferahlatcı bi' etkisi var. 

+ şu an en çok gitmek istediğim şehir: 
cevabı tam şu an olarak vermeliysem: bursa. sevgilime sarılıp uyurdum. 

+ son zamanlarda kendime aldığım en güzel şey: 
yakın zamanda iki tane parfüm aldım. armani code, ve davidoff cool water. bir de çok son zamanlar olmasa da dubai'den aldığım çikolata likörü. ama şimdi aklıma geldi, hepsini sollayacak olan şey, bayram tatilinde kıbrıs'tan aldığım heykelcik görünümlü güzeller güzelim: 


ismini Ceren'in kaynanasıyla kavgasındaki
"bana bak! ben namusu için yaşayan bir kadınım" haykırışından alıyor:
NAMUSU İÇİN YAŞAYAN KADIN HEYKELİ, famagusta'26

+ bu yaz gardrobuma eklemek istediğim parça: 
hiçbir şeyde gözüm yok galiba bu aralar. gardrop olmasın cevap, ev olsun. salonum için şu halıyı çok beğeniyorum ama üreticisini 250x350 boyutta yapmaya henüz ikna edemedim. 

    tatil dönüşü bunun için dişe diş kana kan bir mücadeleye girmeyi düşünüyorum.

+ bugün beni mutlu eden küçük bir şey: 
evimde kalan son bebek giysileri, battaniyesi ve peluşlarını, 2 ay sonra doğum yapacak olan bıııse için saklandıkları yerden çıkarıp hazırlamak. bu, vazgeçişlerimin sonuncusuydu ve ilk kez ağlamadan o anı atlatmayı başardığımı fark edince mutlu oldum. geçiyor işte her şey. bunu unutmamak lazım. 

+ telefonumda en çok kullandığım emoji: 
şu beşli umuyorum ki gündemimden hiç düşmez:

şu basit şeyi gösterebilmek için önce whatsapp'a girip kendime yolladım, sonra ss aldım ve gemini'da çözünürlüğünü yükselttim. rabbim beni ıslah etsin. 


+ yaz bitmeden kesin yapmak istediğim şey: 
bir değil iki şey: sevgilimle kısa da olsa bir tatil yapmak ve salonumu yenilemek. tohum kodlu duvar rengim, yeni halım, cillop süpürgeliklerim ve hayalimdeki pirinç avizemle kışa girmek. 

+ son zamanlarda keşfettiğim yeni bir mekan: 
ismini veremem ama çok güzel olduğu için hemen gösterebilirim.


+ şu an en çok hangi hedefim için çalışıyorum: 
sims'te yaptıklarım için çalışmıyorum ama bu bana kurması güzel bir hayal gibi geliyor. 

+ bu ay kendimle ilgili geliştirmek istediğim alışkanlık: 
yine kilo aldım. geçen yıl bu zamanların üstüne 7 kilo falan aldım. onu vermek için yeniden diyet ve bisiklet alışkanlığımı kazansam ne güzel olurdu. 

+ son zamanlarda aldığım en güzel iltifat: 
o engeli boşuna açmadık. sevgisini böyle ifade eden biriyle olmak içimde kırılmış o binlerce parçayı birleştirip iyileştiriyor. 

+ çektiğim son fotoğraf: 

trendyol'dan aldım ama çalışmadı. iade için uygulama benden ürün fotosu istedi. bozuk olduğu anlaşılıyor mu acaba böyle? :)
+ yaz akşamlarını tek kelimeyle anlat: 
benim bu aralar geçirdiğim yaz akşamlarını mı soruyor yoksa yaz akşamlarının ne ifade ettiğini mi bilemedim. genel bir cevap vereyim: sakin

+ son zamanlarda "iyi ki denemişim" dediğim şey: 
iyi ki duvarlarımın üstüne ördüğüm dikenli tellere kat çıkmayı bırakmış hatta onları oradan sökmenin de yolları olduğunu fark etmiş ve biraz acıtsa da o dikenli telleri sökmeyi denemişim.

+ bugün beni en motive eden şey: 
tatil bavulu hazırlamak. çünkü güzel günler bizi bekler... 

+ temmuz ayına şu ana kadar 10 üzerinden kaç veririm: 
henüz 12 temmuzdayız. şu 12 gün  8 gibi geçti sanki. ay sonuna dek 9 için umudum yüksek. 10 olmayacağını biliyorum ama yine de güzel geçsin. bu arada 8 de çok iyi! bu kadar beklemiyordum. 

+ temmuz sonunda ne için şükretmek isterim: 
çalışıyorum ama tatildeyim ve bu çok güzel bir temmuz demek. sağlıklıyım. iyi hissediyorum. ailem yanımda, arkadaşlarım bi' telefon uzağımda, aşk meşkten yana çok güzel hissediyorum. korkularım, kaygılarım ve beklentilerim var ama iyi şeyler olacağına inanıyorum. hepsine şükür. 

+ temmuz sonunda kendime ne için teşekkür etmek isterim: 
bütün paramı bitirmeden aksine biraz olsun biriktirerek temmuz sonunu görürsem çok teşekkür etcem kendime söz. 

+ gelecek aya kendime bırakacağım tek cümle: 
anlaşılmayı bekleyip kendini ve hislerini ifade etmekten vazgeçme, 


sorular bitti. saat tam 04.30 
bazı soruları atladım çünkü çok saçmalardı ama yine de başardım.
sims ekranı hâlâ "saving" derken gidiyorum.
oyunu ctrl+alt+del yapıp fişi çeker ve son bi' sigara içip uyurum sanırım. 

bu saate uyumak zorunda olmadığım için eğitim fakültesinin kapısından girdiğim güne de şükürler olsun. :) 

öptüm. 

23 Nisan 2024

salona açılan bir fransız balkonumuz var

anca saksı falan sığan süs balkonlarından. bitkilerle aram iyi değil. sulamayı unutuyorum ya da boğuveriyorum. annemle abim güneşin yönüne göre pozisyonlarını ayarlıyor, bitki besinleri, budamalar, okşamalar... onlarınki çiçek açıyor benimkiler can çekişiyor.

bu balkon aslında sifu'nundu. ona özel tasarlanmış gibi, uyuyup uzandığında tam olarak sığacağı büyüklükte. soğuktan ve yağmurdan nefret ederdi ama bahar gelince çıkıp sokağı seyreder, yaz geceleri sıcaktan bunalınca o koskoca bedenini yavru köpek gibi küçültüp sığışır orada uyurdu.


sifu gidince bomboş kaldı balkon. bazen salonda oturduğum yerden bakarken, bazen de eve dönüşte kafamı kaldırıp onu göremeyince ve yokluğu mideme tekmeler atınca  o boşlukla her göz göze geldiğimde ağladım.


sonra bir sürü çiçek edindim, çoğunu annem verdi, bir tanesi abimin hediyesi...
sifu'nun balkonunda çiçekler açsın istedim. 

sonra pırpır geldi. 

evin, evdeki her şeyin ve bizim sahibimiz olduğuna nasıl eminse balkonun da sahibi olduğunu düşünüyor ama onun için çok tehlikeliydi o kocaman aralıklı parmaklıklar. bir de bu salak, tepkilerine hiç hakim değil. refleksleri ışık hızında ve bir anlık gerzekliğiyle aşağı düşse anca aşağıdaki bahçenin tozu toprağı ağzına burnuna doluşunca anlar uçup yere yapıştığını. ki bu en iyi ihtimal. 

neyse, balkona her çıktığında ödüm koptuğu için ama 2. kat yüksekliğinden sokakta olan biteni izlemeye bayıldığı için bir şey yapmalıydım, şu alttakini yaptım: 

ben bu iş için çözümler ararken cool kocam lee "tavuk kümesi teli" önerisiyle geldi ilk, hemen mahallenin nalburlarına sordum. "onları burada bulamazsın zaten öyle 1-2 metre satmazlar" cevabı geldi hepsinden. sonra bir sürü şeyle birlikte bunu önerdiler. bir de plastik kelepçe alman lazım dedi adam. 

"he bunları biliyorum" dedim. hatta sonra "polis 1 mayıs'ta bunları takıyor gözaltına aldıklarına, nasıl hızlarını alamadılarsa artık kelepçe yetmiyor adamlara" da dedim. 

uzun bir sessizlik oldu. ne diyeceğini bilemedi adam. uzattığı pos cihazına kartımı dıtlattırıp kaçtım. 2 metre boyunda ama oldukça hafif tel rulosunu sırtıma vurup eve taşıdım. balkona şaapması yarım saat falan sürdü. o ara kocam milyon tane direktif verdi, o direktifler olmasa da yarım saat sürerdi ama onun sayesinde bu işin çözüldüğüne aşırı emin şu an. 

artık düşme ihtimali yok. belki balkon bu tel sistemiyle tamamen kaplansa daha sağlıklı olacaktı ama 1 metrelik tel bariyeri aşıp atlayacak kadar da salak değildir diye umuyorum. emin olamama sebebimse oturduğu yerden gördüğü şu manzara:

kuşlara bakıp bakıp tuhaf sesler çıkarıyor, bazen korkuyor bazen de peşlerinden havaya doğru sıçrayacakmış gibi hallere giriyor. umarım kafan biraz olsun çalışıyordur pırpır. 

sünnetle ilgili de gelişmeler var ve o da dün oldu. eve aşırı yakın olan ve pırpır'ın şimdiye kadarki tüm aşılarını falan yapan veteriner bu iş için 6500 istemişti. nalbur yolunda mahallenin diğer veterinerinin önünden geçerken girip bir sorayım dedim. her şey dahil 3500 lira dediler. bizim veterinerin pahalı olduğunu biliyordum ama yuh ama ya. zaten geçen ay pırpır'ın çenesinde siyahlıklar vardı. aşıya götürdüğümde "bu ne, bi bakar mısınız?" dedim. (ki onlardan önce ben zaten gogıllayıp kedi aknesi olduğunu çözmüştüm.) veteriner yağlı mamadan oluyor falan bir şeyler söyleyip bir solüsyon verdi. SOLÜSYON diye verdiği şey, bu 50 ml seyahat boy kolonya fısfıslarına doldurulmuş su benzeri bir sıvı. üzerinde herhangi bir etiket hiçbir şey yok. SOLÜSYON! mama yedikten sonra bunu sürün dedi. 150 lira dedi. 150 LİRALIK SOLÜSYON!

ama pırpır'a öyle bir şey sıkmak, sürmek falan kolay değil. mama olmayan her şeyden nefret ediyor, elbette sıkamadım. kokusundan da dümdüz alkol olduğuna eminim. tek yaptığım, akıl yürütüp ara sıra verdiğim ayranı kesmek oldu. hani yoğurt yağlı, ayran sıvı, tüm ağzıyla içine dalıyor falan. ve geçti siyahlıklar. SOLÜSYON olmadan geçti. of bu çok ayıp değil mi ya? emeğine daha fazla bedel biç tamam ama yani sen bana 10 liralık fısfısı solüsyon diye 15 katına ittirirsen gözümde o emeğin de değeri kalmıyor artık. sanırım oraya götürmeyeceğim bir daha. 

yine iki satır anlatayım diye girip destan yazdım. kapanışı yine dünkü çorap alışverişimle yapayım. sağdakini sena'ya aldım. 

sena bir tekne kazıntısı, bundan 20 yıl kadar önce annesi ona kazara hamile kaldığında aşırı şaşırmış ama nedense bir o kadar sevinmiştik. bazen ona bakıp şaşırmaya devam ediyorum. 20 yıl ne ara geçti de sena doğdu, büyüdü, daha çok büyüdü, şahane bir bölüm kazanıp istanbul'a geldi, feminizm öğrenmeye karar verdi ve şimdi karşılıklı kahve içerken virginia woolf'tan, frida'dan falan bahsediyoruz diye. aslında frida'lı şeylerden artık ikrah geldi ama neden bilmiyorum bunları sevdim. bir de "baktıkça beni hatırla" demeyi ve hatırlanmayı severim. birlikte şöyle muhteşem bir fotoğrafımız var. ben 25 falanım, sena henüz 3 yaşında. çok güzeliz. 

bakınız öpme işinde ne kadar başarılıyım hep olduğu gibi. 

öptüm.



11 Ocak 2022

geri geldim ama azıcık

nasıl yazılır unuttum biraz. o ara kış geldi, yeni bir yıl geldi, kafam bi' ara gitti ama umuyorum ki geri geldi. bazı şeyler sandığın gibiyse güzel, öyle olmadığını anlayınca verdiği tüm hisle birlikte silinip gidiyor. zaten ilk de değil bunu anlayışım. var bunlardan işte her yerde, bazen en savunmasız anında denk geliyor, boka basmışsın gibi oluyor. e bokun da günahı yok, geçmeseydin sen de oradan. 

yine evle uğraşmaya başladım. bir sürü plan proje, çizimler ve seçimler. birkaç ay iyi idare eder beni. bir de ehliyet sınavı nasıl bir şeymiş diye baktım, epey tırtmış. o da çıksın artık aradan. direksiyona ilk geçtiğimde gösterdiğim performans, diğer koltukta oturan esas ve esaslı şoförden epey yoğun tezahürat almıştı. ne olacak benim bu "istersem her şeyi öğrenirim ya, kolay" özgüvenim? neyse ki yokuşlardan hâlâ çok korkuyorum, o belki dengeler bu ukalalığımı. 

bir de fiziksel dertlerim var. son birkaç aydır yüzümde nokta olarak beliren "şeyler" sonra birer lekeye dönüşüp ısrarla geçmiyor. araştırma konusunda tam bir ruh hastası olduğum için çözümü anladım ama harekete geçme konusunda hiç iyi değilim. şimdi kim peşine düşecek o c vitaminlerinin, retinollerin bilmem ne de sonra her gün düzenli pıt pıt sürecek onları. off.  

hayalimdeki evrende bunların hiçbiri yok. hayalimdeki evrende boynumda koca halkalardan kolyemle bir grand maester olarak yaşıyor ve bütün gün mum ışığıyla aydınlatılan kütüphanemde takılıyorum. kral ve kraliçelere akıl veriyorum. ne atım var, ne kılıcım ne de girmem gereken bir savaş. boş vakitlerimde dorne bahçelerinde elimde pirinçten şarap kadehiyle geziyorum falan. kariyer hedefim bundan ibaret. 


komşum zihin'de şalanj gördüm, yakaladığım yerden ben de yazayım.
ilk soru büyürken yapmayı en sevdiğim şeyi  soruyor. biraz kafam karıştı, çocukken dememiş büyürken demiş. ikisinde de ortak olan şeyi düşündüm. ikisinde de en sevdiğim şey sokakta olmaktı. çocukken mahallenin altını üstünü getirip türlü oyunlarla başıma belalar açmak (ajancılık oynarken el bombası diye karşı kaldırımdaki düşman çocuklar çetesine açılmamış kola kutusu fırlatmak, onun bir anda akıl almaz bir sesle patlaması, mahalle esnafının linç girişiminden kaçışım gibi) ya da biraz daha büyüyünce istiklal caddesi'nin ara sokaklarında bu kez kimsenin fark etmediği belalara koşmak ve sonra onlardan kurtulmaya çalışmak. bu kez patlayanın kola kutusu değil, duygularım olması ve bu bitmeyen cümle. ayhh allahım... işte tüm bunların merkezinde sokakta olmak vardı. 

ikinci soruyu da şaapıp öyle gideyim. bu da konuşmaktan en zevk aldığım konuyu soruyor. herkesle konuşmayı sevdiğim şeyler farklıymış galiba benim. düşündüm, aklıma bin tane ayrı şey geldi. sanırım anı dinlemeyi de anlatmayı seviyorum. ama komik anı, "bak işte başıma ne geldi hahaha hohoho" diye biten hikayeler. anlatılsın gülelim bitsin. bir de ben sıkıştırayım araya kendi sorumu o arada. konuşmayı en sevmediğim konu ise içinde siyaset geçen herhangi bir şey. birinin siyasi fikirlerini dinlerken içim şişiyor. fikir dediğin nedir yahu? ne kadar solcu olduğunu anlatmaya çalışmasana bana, ya da nasıl süper tespitler yaptığını. bir dakika bile dinlemek istemiyorum yemin ederim. aynen en iyisini sen biliyorsun sevgili arkadaşım, sistem bozuk, evet o parti kötü, seninki en iyi, tabii ki oylara sahip çıkalım, söz bi' dahakine birlikte nöbet tutacağız sandık başında. wooowwoow. offf yazarken yıldım. isyan edip küfür edeceksen olur biraz, ama biraz. gerisine yokum. 

sorular elli iki taneymiş ama şimdilik bu kadarmış. zihin yazdıkça ben de gelir yazarım umarım. 

öptüm. 


16 Ağustos 2021

holaaa komşular!

arkadaşlı mime devam edecek vakti ya da kafayı bulamadığım bir dönem geçti. o arada sanıyorum ki ikinci kitabı bitirdim. yani en azından yayınevine yolladım bakalım bundan sonrası nasıl gelişecek? burada yokken aklımın büyük bölümü ondaydı, bir kısmını da yangında harcadım. sonra sel görüntülerinden kaçtım, twitter hesabımı kapattım, beynimin içinde birazcık akıl kırıntısı kaldıysa onu da instagram reel videolarına bıraktım. tertemiz bi kafaya ulaştım mı bilmiyorum ama gündem dediğimiz bok çukurundan biraz olsun kaçabilmek iyi geldi. 

bugün ve yarın online derslerim var. sonra favori tatil arkadaşım mutlu kişisiyle buluşup ona parıldaklı şarıldaklı nişan elbisesi bulmak için yollara düşeceğiz. ilginç bir şekilde bu işlerden anladığımı düşünüyorum, sanıyorum ki mutlu da böyle düşünüyor. bana güveniyormuş biz bu işi halledermişiz. ay hadi inşallah. 

verdiğim 16 kilonun 2 kilosunu geri almışım. zaten daha da verecektim hedefim bu değildi ama son aylardaki bu maceramda bana kilo verdiren ya da aldıran şeylerin ne olduğunu artık anladım. bir kere beni şüşko bir birey yapan şey yediğim düz yemekler değil yarın yokmuşçasına saldırdığım abur cuburlar. onları hayatımdan çıkarınca kilo vermeyi geçtim gerçekten bedenim rahatlıyor. ama tabii kilolar da gidiyor. ama ondan da etkili olanı şu aralıklı beslenme olayı. 

haldır haldır kilo vermeye çalıştığım ve bu uğurda aklıma gelen her şeyi yaptığım 3 ay boyunca sadece 16 saatlik aralar bırakarak yedim, karbonhidratı abartmadım, abur cuburu kestim ve o arada 1 ay kadar spor yaptım. aha bana 16 kilo verdiren bu oldu. sonra diyeti ve sporu bıraktım, canımın istediğini yedim ama 16 saate yine dikkat ettim. bu da bir üç ay kadar sürdü ve gerçekten hiç kilo almadım. son 1 aydır hepsini salmış durumdayım, üstüne bir de regl oldum ne buldumsa tıkındım derken evet +2 kilo. 

ama olsun, üzülmedim gerçekten. hatta bunu keşfetmiş olmak hoşuma gitti. bugünün pazartesi oluşuyla yeniden başlıyorum. hava çok sıcak kalkıp spor yapmaya niyetim yok şu an ama diyete, 16 saatlik açlıklara ve galon galon içeceğim sulara geri dönüyorum. ilk hedefim bir 10 kilo daha vermek. zaten daha fazlası sanıyorum ki gerekmeyecek. bu saatten sonra kate moss olacak değiliz.

evde yan gelip yatarken bilgisayarın içine bulaştım yine. allah eşim bireyden razı olsun bana harici hard disk almış. millyoooorlarrca fotoğrafın olduğu tek bir klasörü atmak bile 100 gb yer kazandırdı. gerçekten yavaş bilgisayar insanın hayat kalitesini düşürüyormuş bir daha anladım. bir o kadar daha yer açarsam canım kara şimşeğim, on yıllık dert ortağımla biz daha uzun yıllar gideriz gibi. amin. 

evde kırmak istediğim bir dolap var. yatak odasının gardrobu. zaten aşırı kullanışsız bir şeydi, bu eve taşınınca iyice boku çıktı. yatak odasında yakışacağı tek bir duvar var ama oraya da sığmıyor, o yüzden yanlamasına koyduk. onu öyle koyunca yatağın bir yanı öğrenci evi gibi duvara dayanmak zorunda kaldı. dolaptan kalan boşluğa ütü masası, halı, süpüre gibi gerekli ama aşırı çirkin şeyleri de sokuşturunca çok kötü bir yatak odamız oldu. 

e yani tavanda ayna, kırmızı neon lambalı duvarlar falan hayal etmiyorum ama bu haliyle de aşırı libido killer bir mekan. bir yerin ardiyesinde uyur gibiyiz çok üzülüyorum. şu kitabın basılacağı kesinleşirse gelecek tüm parayı bu işe ayıracağım. gömme dolap yaptırmak istiyorum. her şeyin yeri olsun, aniden kafama ütü masası düşmesin, bir şeylere takılmadan yatağa ulaşabileyim falan böyle hayallerim var. bir de güzel bir duvar rengi bulursam çok iyi olacak. buraya taşınırken seçtiğim düz gri renk, sarı ışık kullandığımız için lila gibi gözüküyor, hem de epey çirkin bi' lila. ne parkelere uyuyor ne de başka bir yere. kocam birey koyu renk istemiyor, e ben de beyaz görünce fenalaşıyorum. ne olacak şimdi? yatak odası ne renk olur ayhhh bana bişi söyleyin. 

bu arada tüm bunlar olurken umarım kocam bireyi boşamam. evdeki herhangi bir şeyin yeri bile değişse adamın tansiyonu düşüyor. 2 yıl evde boş çerçeveye baktık, sonra bir gün kaldırdım kalbi duruyordu. onun gözü alışmış öyle niye dokunuyormuşum?!

evde bir vida yerinden oynasın, bir çekmecenin kulbu yerinden çıksın delleniyor adam. nesnelerin tamir edilebilir ya da gerekirse değiştirilebilir oluşu, duvarların boyanabilir oluşu falan beyninde böyle şeylere yer yok. derdi masraf olması falan da değil asla ama tam olarak neden böyle hiç bilmiyorum. ha ben kavga dövüş bir yerleri değiştirdiğimde de aşırı beğeniyor. en son salonda ne varsa sattım ya da boyadım, bambaşka bir salon yaptım. durup durup "iyi ki beni dinlemedin, çok iyi oldu böyle" diyor ama tüm bunlar olurken şu korkunç yatak odası için kavga ediyoruz hala.
ay allaaaam sen bana sabır ver.

   evi değiştirirken benim kafamda canlanan ben     &       kocamın gördüğü 


ayh neyse, elim yazmaya alışsın da geri döneyim diye geldiğim için işte böyle boş beleş dertlerimden bahsettim bugün sevgili komşularım. e sizde ne var ne yok? 

öptüm. 



12 Haziran 2021

mim arası durum güncellemesi şeysi

iki güne bir yazar haziran sonunda da bitiririm diye düşündüğüm mimde coşup önden önden gitmişim. arkadaş anılarına birkaç gün ara vermek ama biraz da günlük şeyler yazmak istedim. 

bugün çok erken uyandım. erken uyanınca huysuz bir domuz oluyorum, ilk kahvemi içerken salonunun parıl parıl parlayan beyaz radyatörleriyle kavga etmeye başladım. 

birkaç ay önce yine böyle bembeyaz parlayıp sinirimi bozan ikea billy kitaplığı koyu gri duvarla aynı renge boyamıştım. ondan artan boyayı fırçalarla birlikte saklandıkları delikten çıkarıp sağlı sollu boyadım petekleri. duvarla yekpare bu yeni hallerini çok beğendim. bakın şu geyik tablosunun altında, gitarın arkasında nasıl da yok oluverdi o çirkin radyatörler. 

yarın mat vernik de bulup alacağım bir yerlerden. yani inşallah. 

bir iki saat sonra annemle çıkıp semtimizin sosyete pazarını turlayacağız. hava çok sıcak, umarım maskelerden fenalık geçirip bayılmam. dönüşte de annemin saçlarını boyayacağız. ikinci doz aşısını da vuruldu kaç zaman önce ama yine de kuaförlerde gezmesini istemiyorum. çünkü bir kere o korkusunu üzerinden atarsa annemi kuaförü hüsnü bey'in dükkanından alıp eve sokamayız gibi geliyor. 

"hüsnü bey şuraya balyaj mı atsak, hüsnü bey ben bu gölgeleri beğenmedim haftaya tekrar mı açsak, hüsnü bey şu modeli keselim, hüsnü bey, hüsnü beeeeey!" 

hüsnü bey yirmi beş yılı geçkindir anneme izini kaybettiremedi. allah sizi inandırsın, adam bi' dönem kadın kuaförlüğünü bırakıp pasaj içinde bir erkek berberinde çalışmaya başladı ama annem kendisini ne yapıp edip yine buldu, yine o gölgeleri attırdı. allah sana sabır versin hüsnü bey. 

neyse, şimdi gidiyorum. 

öptüm. 

22 Mart 2021

köpek döşeği, bazı anılar, dizi ve iki kitap

son bir haftadır epey erken uyanıyorum. bugün de 7 gibi uyandım, ikinci kahvemi içiyorum. henüz bu erken uyanmaların bir faydasını görmüş değilim. gündüzleri evde canım sıkılıyor. 

sanırım kasım ayının başıydı, bir gece yarısı aynada kendi kendime acıdım. dışarı çıkmam gerekiyordu ve daha giyinirken bile yorulmuştum. aynada da hiç iyi görünmüyordum zaten. sonra o günden bugüne yaklaşık 14 kilo verdim. sadece kiloyu değil ölçülerimi de sayıyorum, çok ilginç gelişmeler oldu tabii ama bence hâlâ şüşkoyum. zaten son haftalarda epey bir yerimde sayıyorum. sanırım vücudumun direnç noktasını buldum. bulmaz olaydım. spora ara vermiştim ne zamandır, diyete de çok uydum diyemem. sanırım yine hop hop tombiş koş tombiş motivasyonunu kazanmam lazım, belli ki bundan sonrası sadece boğazımı tutarak ilerlemeyecek. meğer ne çok baklava börek sığdırmışım küçücük hayatıma.

evin salonuyla ilgili epey bir ilerleme kaydettim, hatta masa hariç her şey geldi, yerleşti. o da sanırım bu hafta sonuna kadar gelmiş olur. güzel fotoğraflar çekmeyi beceremiyorum ama şans eseri düzgün açılar, ışıklar falan bulursam kendi çapımda fotoğraflı salon turu şaapabilirim, belki de şaapamam ama olsun deneyeceğim. 

aklımda yazmam gerektiğine inandığım birkaç çocuk kitabı daha var. meğer ne vakitsizlikmiş derdim ne de yorgunluk. düpedüz tembelmişim ben. önümüzdeki 1-2 ay boyunca bu yarım kalmış kitapları tamamlamak istiyorum. amin. 

mesleki instagram sayfamı da epey bir boşladım. hesabın takipçi sayısı 30 bini geçti, attığım storyler falan binlerce insana ulaşıyor ama corona bende insanlara ulaşmama, aksine onlardan saklanma hastalığı yarattı sanırım. "en yakın arkadaşlarımı bile göremezken ne yapayım hiç tanımadığım binleri" mi diyor acaba bilincimin altı, ne diyor? ayhh vallahi boku yemişim ben. 

cumartesi günü cool kocamın teklifiyle istiklal'e çıktık. bir öğrencisine amfi lazımmış, tünel'den ona amfi bakacaklarmış ben de gelirsem belki bir yerde oturur hava alırmışız. tamam dedim çıkalım. 

evden tünel'e varana kadarki trafik, gözüme giren güneş, evinin duvarları siyahımsı gri olan bir insan olan şahsımın güneş altında  kendini vampir gibi hissetmesi, istiklal'in salı pazarı kıvamındaki kalabalıklığı falan mahvetti beni. sırasıyla trafikten, güneşten, insanlardan ve oturduğumuz süre boyunca soğuktan nefret ettim. 3-5 saat sonra eve döndüğümüzde bitap düşmüş halde battaniyeye kıvrılıp "iyi ki ivdiyim iilihim iv çk gizel"  diye şükrettim. 

sonra mutlu aradı, ona anlattım, "ben boku yemişim mutlu, korona bitince ben nasıl çıkacam evden?" dedim. "korkma, ben nâci gibi gelir her gün küçük küçük alıştırırım seni" dedi. salak. o an ve sonrasında epey güldüm bu şakasına. ama eğer siz gülmediyseniz sebebi masumlar apartmanı izlemiyor oluşunuzdur. 

köpeğin durumu da benden hallice, evde yalnız kalmamaya o kadar alıştı ki, bana zaten ölümüne bağımlı bir yavrucuk işe güce falan gitmek için evden saatlerce yok olduğumda nasıl içerleyecek kim bilir. o da benim bir nevi gülben'im oldu son bir yıldır. evet yine masumlar apartmanı şakası. 

bugün mahallede pazar var, evimin koca ayısı için yere nenem usulü döşek yaptım, köpek döşeği. gidip onu kaplamak için kumaş ve renkli pazar çorabı almak için çıkmak istiyorum. hava güneşli ama serin.

***

ertesi günden bildiriyorum. dün gerçekten şu üsttekileri yazıp aniden çıktım evden. kumaşçı bu hafta gelmemiş pazara, onun yerine çekyat örtüleri satan bir tezgah buldum. eve gelip biçip diktim vallahi kendi çapımda, fena da olmadı sanki. aha şöyle bir şey oldu: 

içine teptiğim kırlentler evde vardı, iki büyük, iki de normal boy kırlenti birbirine diktim önce, sonra işte yüz yaptım falan derken 80x100 ölçülerinde kendi gibi devasa bir yatağı oldu ayımın. piyasada XL diye satılan köpek yatakları bile dar geliyor buna. götünü başını sığdıramayacağı bir yatağa yüzlerce lira vermeden 40 liraya şu işi çözdüğüm için gururlandım bir miktar. pencere önüne yatıp dışarıya bakarak dalıyor bazen, onu öyle huzurla uyurken görünce  çok seviniyorum. 

***

yine üsttekini yarım bırakıp gitmişim ve bugün yine pazartesi. 

bütün haftayı regl sancıları eşliğinde dünyaya, evrene, evrime, bu ağrıları sebepsiz yere çekmeme sebep olan her şeye beddualar ederek geçirdim. tam da spor, yeniden diyet falan derken hepsi yalan oldu tabii. bir miktar bira içtiğim, 2 paket cips yediğim, ekmekten kaçmadığım aksine hamur işini sevgiyle kucakladığım bir hafta oldu. neyse ki yeniden kendime geldim. kaldığım yerden bir şey olmamış gibi devam ediyorum, zaten etmek zorundayım. hâlen şüşkoyum, bu bir gerçek. 

geçen hafta iki tane kitap aldım. ikisi de çok genç olduğum zamanların kitapları. ikisi de artık o her kimse birinin alıp geri getirmediği ve artık baskısı olmayan kitaplardı. kitaplığımda yokluğunu hissettiğim ama rabbim insanı nadirkitap sahaflarına muhtaç etmesin dedirten kitaplar. ama bunca yıl sonra nereden aklıma geldiler önce onu anlatacağım. 

hepimiz gibi netflix'i tükettiğim için biraz da şu blutv neymiş deyip bir aylık abone oldum. içerik epey dandikti, ben de çok karıştırmadım ama sonra şu çıktı karşıma: 

kitabını lisede, filmini ise anca üç-beş yıl önce izleyebildiğim christian f'nin korkunç eroin anılarını bir de dizi yapmışlar. bunu izlememe şansım yoktu zaten de ben gerçekten bu kadar iyi bir iş beklemiyordum. 

öykü bildiğimiz öykü, tanıdığımız karakterler ama son yıllarda en beğendiğim sanat yönetmenliği işini buldum. kıyafetler, mekanlar, kullanılan her bir parça, o halüsinatif anlar falan... müzikleri ayrı güzeldi zaten. hiç bitmesin istedim. 

sonra işte oradan aklıma geldi, o kadar etkilenerek okuduğum kitap neden bende yok? oradan da aklıma kanat'ın kitabı geldi. nadirkitap'ta pejmürde kondisyondaki kitaplara istedikleri milyorlardan sonra bir zeka pırıltısı olarak aklıma dolap denilen ve son bir ayda derinliklerinde aşırı güzel şeyler bulmamı sağlayan uygulamaya bakayım dedim. allah sizi inandırsın komşular, birini 7, diğerini 12 liraya bulup aldım hemen. aha bu da kompozisyonu: 


kanat'la ilgili bir şey anlatıp gideceğim şimdi. 

kanat benim aynı zamanlarda, aynı yerlerde gezdiğim biriydi. bir arkadaşlığımız hatta bir gün olsun takılmışlığımız yoktu ama görürdüm onu hep. 
hayatımda önemi olan bir gün var, o gün yanımda erdem ve kudret vardı. istiklal'de turluyorduk, hepimiz birer çocuktuk ve çok sarhoştuk. bir sürü yere girip çıktık o gün. ben hiçbir şey hissetmediğim ama belli ki kararıma epey bozulan bir sevgiliden  ayrılmış ve ergenliğin verdiği bu vicdan azabını erdem ve kudret'le gezerek üstümden atıyordum. çok eğleniyorduk. akşamüstü saatlerinde metropol pasajı'nın önünde kanat'la karşılaştık. oğlanlar ayak üstü konuştular falan ayrıldık sonra yolumuza gittik. 

birkaç saat sonra başka bir barda bir an var hatırladığım. daha da sarhoşuz, üç ergen sarhoş kafa kafaya vermiş son ses çalan karma police'in içinde kaybolmuşuz kendimizce. masaya biri geliyor, canı sıkkın. "kanat ölmüş" diyor ama bizimkiler "yok yahu ne ölmesi pasajın önünde gördük daha demin" diyorlar. tam da orada ölmüş. sinemanın tuvaletine girmiş, sonrası yok. 

neden bilmiyorum kalkıp pasaja gittik, tuvaletin olduğu kata indik. hiçbir şey yoktu. olayı görenlere sorduk, doğru deyip cesedini hangi kabinde bulduklarını gösterdiler. tam olarak neyden korktuğumuzu bilmeden korkup kaçtık. kendimizi yine caddeye attık. 

o gün kanat'tan ve hikayesinden bağımsız öyle şeyler oldu ki belki de hayatımın gidişatı değişti. ve ben o günü zaten hiç unutmazdım da keşke ölümü de hatırladıklarım arasında olmasaydı. 

ölümünden çok kısa süre sonra okumuştum onun kitabını da. yazdıklarını okurken bile kafam karışmış, kalbim kırılmıştı. kim bilir onun için yaşaması ne kadar zordu tüm bunları. 

kanat'ın kitabına tekrar kavuşmak bana iyi geldi. kanat da bence kitabının, onu satmak yerine hep saklayacak birinde olmasını isterdi gibi geldi. benim hissettiğimse anlatamadığım tuhaf bir huzur diyeyim. 

işte böyle sevgili komşularım. 

ee sizde ne var ne yok?

5 Şubat 2021

işte geldim bin yıl sonra!

son günlerde eve taktım. 

her şey geçen sene bu eve taşınmamız ve marinaya bağlasak kira isteyecekleri devasa L kanepemizin bu eve asla uymadığını (yaklaşık 1 yıl sonra yani geçen ay)  kabullendiğim o an başladı. 

bizim salonun şekli bir tuhaf. 3,5 metre uzunluğunda derin bir girinti var, o girintinin tam karşısında televizyon. e tabi televizyonu oraya koyunca L kanepeyi de karşısına koyduk mecburen ama bu sefer de salon saçma bir şekilde bölünmüş durumda. bir tane fransız balkonu var. ben salonda çok seviyorum bu balkonları, içeriden bakınca görüntülerini ama onun da önü kanepenin bi' tarafıyla kapanmış durumda. koskoca salon ama böyle bölük olduğu için de çok saçma bir hâli var.

önce "kanepeyi tamire götüreyim, bi parçasını kessin, o girintiye upuzun olacak şekilde birleştirsin" diye düşündüm. zaten döşemesi de boku yemiş durumda, o da değişir falan. lakin anladım ki bu iş çok pahalıya patlayacak. ertesi günlerde mahallede gezinirken gördüğüm ilk mobilyacının kapısından girdim. ondan sonrası delilik. 

tamir, tadilat falan yapmıyorlarmış ama siparişe göre yeni koltuk yapıyorlarmış. dedim böyle böyle, benim tek parça 320 cm uzunluğunda bir kanepeye ihtiyacım var. yaparız dediler, orada zaten vardı üç beş kanepe modeli. içlerinde en sade olanı seçtim, aha dedim bu olsun. ama gösterdikleri kumaşların renklerini gözüm tutmadı.

ertesi gün koskoca bir top kumaşı sırtlanıp koltukçuya törenler, bol miktarda paralar eşliğinde sundum. onlar da 1 ay içinde teslim edeceklerini söylediler, anlaştık falan.  
e bitti mi? bitmedi!

kanepenin nasıl duracağını hesap ederken fark ettim ki yeni gelecek kanepeye evdeki hiçbir halı uymayacak. ortada çük gibi mini minnak kalan halıları sevmiyorum, yeni bir halı almaya da o an karar verdim. benim araştırma takıntım var a dostlar. epey bilinçli bir tüketiciyimdir bu konuda ama bu iyi bir şey mi ondan emin değilim. yaklaşık 1 hafta boyunca türkiye sınırları içinde üretilmiş bütün halıları bulmuş ve üzerine düşünmüş olmalıyım o ara. neyse, bir milyon tane halı modeli içinden bir tanesini epey beğendim. hatta trendyol'da karşıma çıkan bu halının üreticisine instagram'dan yazıp %10 civarı bir indirim de kaptım. halımız bu: 


hatta benim seçtiğim renk ve tipte koltuk takımıyla da fotoğrafı varmış meğer kendisinin ki o da bu: 
 

bitti mi? elbette nö! 

bu salonda perdemiz de yoktu ve o ana kadar hiç dert etmemiştim. tül ve altındaki güneşlikle takılıyorduk ama madem bir yola girmiştim o da eksik kalmamalıydı. gittim perdeciye en mantıklı ve ucuz ve de kadife görünümlü perdeleri sordum. koyu gri bir perde seçip yine bana göre bol miktarda paralar verip eve döndüm. 

lakin elbette hala ters giden bir şeyler olduğu kesindi. kocamın çeyizinden kalma şu meşhur ikea koltuklardan vardı ve ben zaten kendisinden hazzetmiyorken bir de bu haliyle iyice batmaya başladı gözüme. işte letgo denilen batağa düşmem de tam olarak böyle gerçekleşti. o ikea koltuğu ne yapıp edip satacak ve hayalimdeki yeni salona uygun bir berjerle bu şahane kombinimi tamamlayacaktım. 

bu süreçten de 30 km çapındaki tüm ikinci el berjerlere ve memleket hudutları dahilinde üretilmiş tüm tekli koltuklara hakim olarak çıktım. hatta hayat bu konuda yüzüme güldü diyebiliriz. letgo'da gözüme  istediğim tarz ve epey iyi durumdaki bir berjeri kestirdim ve adama benimkinin ilanını yollayıp "bunları takas edelim mi?" dedim. evlerimiz de epey birbirine uzak ama adam valla aldı berjerini geldi, ben de bizim ikea'yı abimin sırtına atıverdim. kapı önünde 5 dk. içinde kavuştum yeni dekoreyşınlarıma uyacak arzu nesneme. onlar da şunlar. soldaki ilandaki fotosuyla bizim sürgün ikea, sağdaki de yeni berjerim. 


he tabi o arada benim o koca L kanepeyi de bir sürü başka siteye daha koydum satılması umuduyla çünkü allah affetsin epey pejmürde durumdaydı. biri almaz da hibe etmek zorunda kalırım hatta alacak kimseyi de bulamazsam yazık çöpe mi gitsin şimdi diye ödüm kopuyordu. 

sonra dedim ki eee bu kadar değiştiriyorum her şeyi madem neden bütün salonu elden geçirmeyeyim? 

evlendiğimizde anca 2-3 kişinin yemek yiyebileceği büyüklükte bir yemek masamız vardı ve epey de seviyordum onu. lakin bir akşam üstü kalabalık bir misafir grubunun "hafta sonu size gelmek istiyoruz" telefonuyla koştur koştur eve en yakın möbleci olan koçtaş'a gittik. zaten kapanmak üzereydi, yarım saat içinde falan acil teslim alabileceğimiz ama aldığımız günden beri 1 gün olsun sevgime mazhar olamamış masa ve sandalye takımını seçtik, yani şunu: 


burası eski evimiz ve o evde yine bir şekilde takılıyordu kenarda ama artık yeminimi bozmuş gözümü karartmıştım, neden o da değişmesindi? zaten bu salon için fazla büyüktü, e sandalyeleri de öküz ölüsü gibi ağırdı. 8 kişilik masayı kim naapsındı, sanki ben 8 kişiye yemek yapabilecek kapasitede miydim ki?  derken hooop o da letgo'ya ışınlandı. 

e şimdi ne lazım? yeni masa ve sandalye. 

hikaye aynı... yine milyonlarca sekmede kafamdaki model arandı, bin ayrı üreticiye fiyat ve ölçü soruldu derken aradığım modeli inegöl'de bir yerden buldum. instagram yazışmalarından watzapa geçip ilişkimizde boyut atladık hatta bu yeni boyutta ben yine paralar paralarrr ödedim. he o arada inşallah dolandırılmamışımdır, kapora diye yarısını ödedim çünkü hiç bilmediğim bir ibana. neyse allah büyük. 

peki ya masa?
masalara kıran girmiş a dostlarım. şu boktan memlekette mdf, sunta olmayan şöyle güzel ahşap renginde yuvarlak masa kalmamış. he bir yerlerde var, yok değil ama neden ben sadece iki parça ağaçtan oluşan, yapımı ne bileyim bir kanepe, bir sandalye kadar zahmet gerektirmeyen dümdüz bir ahşaba milyorrlarrr vereyim? veremem de zaten, yok. 

o yüzden iş başa düştü ve letgo batağına tekrar daldım. 

ya bu site, dandiklik falan dalında bir şeye aday olmalı ve altın madalya kazanmalı. bir site bu kadar mı saçma çalışır? istanbul'un göbeğinde 5 km çapta masa ara diyorum önüme çanakkale barbaros mahallesi'nden hidrofor çıkarıyor. aramaya "yuvarlak masa" yazıyorum önüme 50 bin küsür sonuç getiriyor ama bunların sadece %1'i yuvarlak masa. geri kalan binlercesi: kareli, dikdörtgen hatta altıgen masalar ve adında yuvarlak geçen her şey: yuvarlak halı, yuvarlak tepsi, yuvarlak leğen... 

sonra çok zeki olduğum için dedim ki kendi kendime "aa ben bunu tırnak içinde yazayım, google gibi belki işe yarar!" bakın onun da sonucu bu: 
beyin yoksunu letgo! 
madem 752 sonuca düştün, bari bir tanesi yuvarlak masa olsun! 
sen neyi eledin acaba 50.000 ilan içinde?

ilk ilandaki "yuvarlak testereli makita" dan aldığım ilhamla biraz da bu gerzek sitenin güzide kullanıcılarından bahsetmek istiyorum  ama ben susayım ss'lerim konuşsun: 


aslında daha fazlası da var ama bu kadarı yeterli diye düşünüyorum. he elbette ne halı arıyordum ne de hasır saat.  sadece "yuvarlak masa" yazıp maruz kaldıklarım bunlar. 

he bir de mdf masa ilanı vermek isteyip başlığa medefe yazan spotçu abiler var ve maalesef kendi medefe masamı henüz satabilmiş değilim. hatta biraz da o konudan bahsedeyim. bu sitede çok ilginç insanlar var gerçekten. 

günde on bin defa şöyle şeyler oluyor: 

yazan kişi: MASA HALA SATILIK MI?
ben : EVET 

ve sonrası sonsuzluğa uzanan bir sessizlik... bu mu yani, gerçekten yüz bin ilan içinden benim masamı bulup sadece satılık olup olmadığını mı merak ettin? eee? 

neyse konumuza dönelim. an itibariyle kanepeleri teslim etmelerine 10, sandalyeler içinse 6-7 gün var. 1 adet berjer, fon perdesi, hasır bir sandık, bir takım yeni kırlentler ve bir adet yan sehpayı temin etmiş bulunmaktayım ama berjer hariç hiçbirinden kocamın haberi yok. bir şeyler alıp sattığımı biliyor tabii ama ne aldığımı bilmiyor, kargo geldikçe evin değişik yerlerine sokuşturup üzerlerini çul çaputla örtüyorum. sürpriz olsun diye de söylemiyorum. 2-3 günlüğüne memleketine gidecekti ama bırakmadım. tam kanepe falan geldiği gün gitsin, o döndüğünde ev hazır olsun istiyorum. 

kısacası evde kalmaktan kafayı yedim de diyebiliriz. 

aslında ben genellikle yaptığımı ettiğimi değil de düşündüklerimi, hissettiklerimi yazardım buraya ama koronanın en büyük tekmelerinden biri bu oldu bence. o binbir farklı şey yaşayıp farklı şey hissettiğimiz günler epey uzakta kaldı. olumsuz bir şekilde birbirimize benziyoruz gitgide. 

- nasılsın?
- ay iyiyim işte evdeyim sen nasılsın?
- ben de aynı, n'apıyorsun?
- ne yapayım işte evdeyim, ora döndüm bura döndüm, dizi izledim vızzz  vızz
- ay çok özledim
- aa ben de çok özledim, korona bitse de buluşak...

valla ben yine ev kuşu bünyeli kontenjanından iyi idare ettim aylarca ama yok, son aylarda yaptığım bütün telefon konuşmaları sadece şu cümlelerden ibaret. normalde tanıdığım, sevdiğim tüm insanlarla başka başka konularım olurdu konuşacak. ne bileyim, biri bir şey görmüş, birinin başına bir şey gelmiş olaylar olaylar... son 7-8 aydır kayınvalidemden en yakın arkadaşıma, beni özleyip arayan bir öğrencimden abime herkesle sadece bu kadar konuşabiliyoruz. valla o yüzden anlatacak bi' his bulamadım. tıkandım kaldım aylardır. bari dedim kendi çapımdaki iç mimari maceralarımı yazayım. 

hatta şu işleri bir bitireyim evin havalı fotoğraflarını çekebilirsem buraya da atarım. birlikte kritik yaparız, onu oraya koy, bunu şuraya iliştir falan diyen çıkar belki, ben de böyle eve sardıkça korona anksiyetlerimden kaçmış olurum bir süre daha. 

he o arada olan bitenin başlıklarını da özet geçeyim. belki ilerleyen günlerde ayrıntılarını yazarım. 

- dolap.com'da  nasıl oltaya geldim?
- letgo ve armut.com pazarlıklarının püf noktaları? 
- vintage sandalye işine girmekle ilgili fikirlerim? (yoksa esnaf mı oluyordum?)
- spot eşyacılarla ilgili karanlık düşüncelerim nereye varacaktı?  
- bitmeyen minimalizm serüvenim (attıkça nasıl da seviniyordum?)

he bir de ben buraya yazmazken hayatımın bunlardan bambaşka bir yerinde çok güzel bir şey oldu. ekim ayında çocuklar için yazdığım canım kitabım basılıp kitabevi raflarına kondu. :) hatta öyle güzel bir yayınevinden çıktı ki orası bambaşka bir mutluluk. ursula k. le guin'le aynı yayınevinde basıldı kitaplarımız. bunu düşündükçe mutlu oluyorum sonra hiç tanımadığım çocuklardan yorumlar, ellerinde kitabımla fotoğraflar yağıyor mesaj kutuma, anlatamayacağım bir neşe kaplıyor içimi. burada anonim kalayım diye şaapamıyorum adını falan ama yine de yazasım geldi cağnım bloguma. 

böyle işte dostlarım. sizde ne var ne yok? 
yazmadığım onca zamana rağmen hâlâ okuyanım varsa her birinizi yanaklarınızdan hasretle öpüyor ve elbette slogan ata ata şimdilik gidiyorum: 


!!!!!!

aşağı bakmayacağız

aşağı bakmayacağız! 

aşağı bakmayacağız! 

aşağı bakmayacağız! 

aşağı bakmayacağız! 

!!!!!!

öptüm


4 Temmuz 2020

kitaplı mim II + buradayım aşkım

sanırım benim bu mime önce kitaplığımın janti bir fotoğrafını çekerek başlamam gerekiyordu ama kim bilir ne oldu da dikkatim dağıldı, ne oldu da ben bunu anlamadım?

sonra görev bilinciyle kalkıp denedim bir şeyler ama olmadı. kitaplığın önünde masa var. ikisinin arasında sadece benim sığabileceğim boşlukta bir sandalye var, karşıdan çeksem bir şey anlaşılmıyor. işin içinden çıkamadım ben de rafları çektim. neyse şaapayım artık. 

yazar, konu, yayınevi... kitaplık düzenim neye göre? 

bir düzen var mı emin değilim. bir takım kriterler var ama o da kesin değil. 

1.raf: kocamanlık kriteri. 
ansiklopedimsi bilgi kitapları, çizgi romanlar ve daha çok kocam bireyin müzikle ilgili mesleki kitapları falan. (ara not: mina bu sokrates'ler seni bekliyor) bu kitaplık aslında iki parça, bu çektiğimin yanında eni yarısı kadar bir kısım daha var ama orada kayda değer çok bir şey yok. benim ta üniversiteden kalan ders kitaplarım, çoğunu verdim ama  arada lazım olanlar kaldı. bence bu raftaki en değerli şey  o çerçevenin içindeki, bir cücemin başka bir cücemi çizdiği resim. 
2. raf: renk kriteri.
sırtı/kapağı siyah olan kitaplar. bu raf karışık ama daha çok roman var. birkaç da şiir kitabı. bunun sol tarafında da yine fotoğrafa almamış olduğum klasikler var ve benim değiller, hepsi kocamın. benim olsalar orada olmazlardı, sevilen bir arkadaşa hediye edilmiş olurlardı. çoğu 90'ların başında basılmış, karınca duası formatında yazılmış can yayınları klasikleri. bir daha dönüp kapağını açacağından değil de işte seviyor onları n'apalım.

3. raf: "ne kadar feminiksiniz" temalı konu kriteri.
tamamen bana ait kitaplarla dolu, feminik kitaplar ve kadın araştırmaları + kadın yazarların olduğu raf. resimde görünmeyen sol rafta yine klasikler var. (seda sayan orkestrası tarifi gibi oldu) kitapların önündeki bibloların çoğu çocukluğumdan kalma oyuncaklarım. sağda mina, birgül ve şahsımı dilek ağacı önünde tasvir eden çerçeveyi de ne kadar sevdiğimi burada duymayan kalmadı. diğer çerçevedeki fotoğraf, annemin otuzlu yaşlarında çekimiş bir vesikalık. kadın kitaplığımın gülü, çiçeği... 
4. raf: "yeter ki okusun iki gözümün çiçekleri" temalı konu kriteri
bir diğer favorim. ortadaki kalemliğin sağında benim çocuklarla, dersleriyle ve eğitimleriyle ilgili bir şeyler planlarken kullandığım kitaplar; solunda ise ajanda, defter artık yazıp çizdiğim ne varsa.  görünmeyen sol rafta da  çocuk hikaye kitapları çünkü bazen "tam da sana göre bir kitabım var" demem gerekiyor. 

5.raf: "ille de roman olma, düşün düşündür" temalı konu kriteri 
bu fotoğrafı çekmek için yemin ediyorum masanın altına girmem gerekti, ben daha bu mim için ne yapayım? neyse, burada da deneme kitapları, şehir gezi rehberleri, erkek biyografileri falan işte ve görünmeyen solda ne var hiç sormayın.
6. ve son raf: "başımın tatlı belası" kriteri
görünmeyen solda atsan atılmıyor satsan satılmıyorar, burada da içi tıka basa nota dolu iki klasör. karton çantalar da iki bi' yerlere yollamak üzere son ayırdıklarım... diğerlerine sınıf kini duyuyor olması muhtemel bu raf umuyorum ki yakın zamanda boşalacak ve ben de buraya daha gerekli şeyler koyacağım. hayalimde bu rafı karacan'ın insanlık tarihi fasikülleriyle doldurmak var ama bu da bi' kısmet meselesi. ben almadan bitirmeyin sakın. 

bu salondaki kitaplıktan bağımsız olarak evde kenar köşede üst üste yığılmış minik kuleler, kocamın odasındaki kitaplığa tıkılmış başka kitaplar ve sırf seviyorum, bana çocukluğumu hatırlatıyor diye  tv sehpasının üstüne adeta bir sanat eseriymişçesine dizdiğim tam set gökkuşağı ansiklopedileri var. bir kitap ne kadar sevilebilirse o kadar meftunum onlara, canlarım benim. 

kitap miminin geri kalan sorularına önümüzdeki günlerde daha iç açıcı cevaplar verebilir, buraya daha güzel fotoğraflar ekleyebilirim umarım. 

geçen pazar pride vardı, çıkıp yürüyemedik ama bu demek değil ki orada değidik! tam olarak burada sloganlar atıp birbirimize bayraklar salladık. konuşlandığım yerlerde hatıra fotoğrafı çekmeyi de ihmal etmedim elbette, şöyle şeyler oldu. 


bu üsttekiler hayatımın en uzun ve içerikle bağlantılı yıllarını geçirdiğim yerler olduğundan gezi güzergahımda bu noktalarda bayrak salladım. 

sonra artık yoruldum eve gideyim dedim ama kayboldum ve şöyle bir şey oldu.

fotoğraf çekmede ne kadar kötüysem ss almakta o kadar iyiyimdir. 

daha da ne anlatayım bilmiyorum. iki gündür kocamla küsüz. sebebi, benim ona kahvaltı hazırlamamış olmam. tam bir "allahım sen bana sabır ver" küsmesi.

sanırım son zamanlarda aldığım en isabetli karar yeni bir blog açıp, bundan kocama bahsetmemem oldu. bari buralarda arkasından atıp tutamayacaksam niye var bu blog ayhhh? 

bu yazıyı hiç uyumadığım bir gecenin sabahında yazdığım için tonlarca anlatım bozukluğu, yazım yanlışı, noktalama hatası ve muhtelif aptallıklar yapmış olabilirim, artık kusura bakmayın yabancı değilsiniz ve benim de vallahi halim hal değil a dostlar. bütün gün bağlı kuduz köpek gibi çok fena bilenmiş durumdayım artık bu evde kalma işine. ne gecem kaldı ne gündüzüm, tükendim yeminlen yaa. 

yalnız siz de az değilsiniz, şuraya habire ee ne var ne yok yazıyorum, kimse de çıkıp arkadaş ben de en az senin kadar göçmüş durumdayım demiyor. ya da ne bileyim gelin güzel bir şeyler anlatın, iç geçirelim, özenip silkinip kendimize gelelim. bunlar lazım şeyler. 

ve yazıyı neredeyse  bitiriyorken ancafark ettim ki eski arayüzümüz geri gelmiş. o_O

sevgili blogspot müdüriyeti, sesimi duyduğunuz için teşekkür ediyor ellerinizden saygıyla sıkıyorum. rica ederim şu  sitenin orasıyla burasıyla oynamayın bir daha.  

ayhhhh. öptüm.