ay lav mim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ay lav mim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2021

arkadaşlık mimi 1 : çocukluk arkadaşıyla bir anı

geçkin kardeşlerim bilir ki trt bir zamanlar tek kanaldı. 60 milyon tek yürek, aynı anda, aynı ekrana baktığımız yıllar. memleketçe her gün akşam üzeri saatlerde alcanzar izliyoruz. çirkin kız lorena ve o güzelleştikçe kendisine yükselen janti çocuk eduardo falan, olaylar olaylar... 

  

sanırım dördüncü sınıftayım. okula dair hiçbir şeyden hazzetmiyorum. korkunç bir öğretmenim var, sınıf arkadaşlarımdan bazılarını seviyorum ama eeh işte, şöyle böyle hepsi. 

bir de sınıfın en çalışkanı gökşen var. gördüğüm en akıllı ama geçimsiz çocuk. akıl almaz derecede cevval bir o kadar da hırslı bi' tip. 100 değil 98 alsa oturur bütün teneffüs ağlar, kimseyle bir şeyini paylaşmaz, hem ispiyoncu hem de mızmız. iki çocuk ne kadar zıt olabilirse o kadar zıt kutuplarız. ben soruyu bilse de parmak kaldırmaya çekinen, ödevleri bi' yapıp bi' yapmayan ama herkesle iyi geçinen falan. bence gökşen tarafından anlatılsam ezik denebilecek bi' tip falanım hatta. 

lakin öğretmen bizi bir gün "siz uzunsunuz ikiniz en arkaya geçin birlikte oturun" diye orta sıranın en sonuna attı. 

sonra günler günleri kovalarken o burnu düşse almayan gökşen'le bir şekilde alcanzar üzerinden konuşabilmeye başladık. zamanla yakınlaştık hatta ilginç bir şekilde bu demin saydığım bet özellikleri uçtu gitti, yani en azından bana karşı. tüm dünyadan hala nefret eden o gökşen neden bilmiyorum bana karşı hep sevecen, hatta şakacı falan... aslında içinde hala geçimsiz bir çocuk vardı ama o manyak mizacına rağmen kendini dizginlemeye çalışıyor oluşu hoşuma gidiyordu. o bir adım atıyorsa ben üç adım koşuyordum. silgi alırken ona da alıyordum, beslenme çantalarımızdaki kekleri falan değişiyorduk. aramız süperdi. 

bir gün teneffüste oturmuş yine alcanzar'dan bahsederken dedi ki:
"biliyor musun ben eduardo'ya aşığım." 

bu öyle deyince o güne kadar aklımın ucundan bile geçmediği halde, sırf bff sayılırız ya, ehehhe çok tatlı olur falan diye düşünerek dedim ki: yaaaa ben de aşığım! (aşko kız tonlamasıyla) 

ama o da ne? 

aynı çocuğa hissetiğimiz yanıklık bizi daha da yakınlaştırır diye saf saf beklerken o tatlış gökşenin içinden alevler fırlatan bir ejderha çıktı! 
HAAAYYIIIIRRR O BENİM AŞKIM, SEN KİMSİN? O BENİİİİİM! İLK BEN SÖYLEDİİİM! 

aklı selim bir çocuk olsaymışım konuya girdiğim tonda çıkar, hehehh tamam derdim ama onun öfkesi beni de delirtmiş olacak ki iyice çirkinleşip aynı tonda bağırdım: HAYIR Bİ' KERE EDUARDO BANA AŞIK!

bu yüksek desibelli ilkel kavgamız sürerken öğretmen geldi. söylene söylene ve birbirimizden ölesiye nefret ede ede oturduk, ders başladı. ben biraz sakinleştik sandım ama yanılmışım. 

sinsi pislik önce sırayı görünmez bir çizgiyle ikiye böldü, sonra onun tarafında kalan eşyalarımı iteledi, yetmedi alttan ayağıyla depip çorabımı kirletti, öğretmen soru sordu sırf bana inat benden önce kalktı cevapladı falan böyle böyle allahın delisi o 40 dk boyunca oturduğu yerde benle kavga etmeye devam etti. bu arada tüm bunları öyle usta işi bir sinsilikle yapıyor ve korkunç öğretmenimiz  o kadar onun tarafını tutuyor ki (gökşen'in eski kavgalarından biliyorum) şikayet etmemin mümkünatı yok. bir de durduk yere o manyaktan azar işitmeyeyim diye sustum. 

sonra zil çaldı, öğretmen sınıftan çıkar çıkmaz bu sanki hiç ara vermemişiz gibi kaldığı yerden haykırışlar, ültimatomlar, tehditler... SÖZÜNÜ GERİ AAAL YOKSA ÇOK KÖTÜ OLUR, SÖZÜNÜ GERİ AAAL YOKSA EŞYALARINI PARÇALARIM! 

onun yükselen tansiyonuyla ben bir noktada tamamen pisleştim ve zaten deliliğin kıyısında gezen gökşen'i EDUARDO BANA AAAAŞIK, EDUARDO BENİ SEVİYOOOO şarkımla iyice çıldırttım. 

sonrasını adım adım anlatıyorum:

önce bütün defterlerimi sıranın üstünden yere attı,
sonra çantamı aldı sınıfın çöpüne fırlattı,
o da yetmedi askıdan montumu alıp üzerinde tepindi,
aaa napıyorsun diyenleri itip duvara yapıştırdı.

sinirinden öyle bir kan ter içinde kalmıştı ki kıvır kıvır saçlarının yüzüne yapıştığı o anı hatırlıyorum. 

o an gökşen'in gerçek bir deli olduğunu kabullenip vazgeçtim. 

yani bir de tüm bu deliliğe sebep olan bir aşk olsaydı ortada! ne vardı çıkıp doğruları söyleseydim "yok lan ben zaten sarı fırtına metin'e aşığım" deseydim? 

demedim, ben de az değilmişim. 

ilkokul mezuniyetimizden yıllar sonra, otuzlarımıza yaklaşırken gökşenle buluşup peyote'de içtik. aşk meşk olaylarından bahsederken eduardo ve o kara günü hatırladığımızda itiraf etttim. gökşen dedi ki "salak ben zaten biliyordum senin ona aşık olmadığını ona sinirlendim ama eduardo'ya aşık olmandan çok eduardo bana aşık demene sinirlendim" ahahaah

aslında çok da bir yere varan bir hikaye gibi değilse de bence şöyle bir şeye sebep olmuş olabilir. gökşen şu an memleketin en önemli sinema yazarlarından biri. benim beş kere üst üste izlesem anlayamayacağım filmler hakkında uzun makaleler yazıyor, aşırı havalı festivallere katılıyor, orada kim bilir daha önemli ne işler yapıyor. her zaman çok akıllı bir tipti ama bence sinemaya bu kadar tutkuyla bağlanmasının temelinde işte o günkü kavgamız var. yani o değilse, beni az daha neden parça pinçik ediyordun gökşen? 

en sağdaki benim, ortadaki de gökşen. 
mezuniyet balomuz, harbiye hilton, 1993

gökşen, ben
son buluşmamız, yine peyote, 2014

bir değil iki mimle geldim, ben daha canımı mı vereyim?

evet, bir önceki yazımda öve öve bitiremediğim muhteşem sorularımla geldim. 15 soru var, iki günde bir şaaapsam haziran sonuna kadar düzenli yazmış olurum şuraya. nasıl oldu bilmiyorum ama soruları hazırlarken cevaplarını düşünmedim hiç. bir gece öncesinden istihareye yatar kalkınca da dayar döşerim artık. sorularım şunlar: 

1.bir çocukluk arkadaşı ile bir anı
2. okuldan bir arkadaş
3. bir arkadaş grubu ile bir anı
4. bir şarkıyla hatırlanan arkadaş
5. bir suça karışılacaksa aranacak arkadaş
6. tatil için en iyi arkadaş
7. birlikte dans edilecek bir arkadaş
8. birlikte yol yapılacak bir arkadaş
9. unutulmayacak bir anıya ortak olmuş arkadaş
10. hayat üstüne konuşmaktan zevk alınan bir arkadaş
11. ilham veren bir arkadaş
12. aslında hiç alakamız yok dedirten bir arkadaş
13. kalp kırmış bir arkadaş
14. özlenen bir arkadaş
15. ruh ikizim / bff dedirten bir arkadaş ve onunla bir anı

sorularım bitti. ama mimlerim bitmedi. 


o arada bir takım yutubır ve blogçular tarafından övüldüğünü görüp merak ettiğim ama alt başlıktaki spiritüel sözcüğünden işkillendiğim için elimin gitmediği şu kitabı pdf olarak bulmayı başardım. 

övenler, "yaratıcılık ve yazma becerisiyle ilgili faydalı bir kitap" dedikleri için ilgimi çekmişti. henüz okumadım ama  biraz göz gezdirdiğim haliyle anlatacağım. 

kitabın büyük kısmını oluşturan "içinizdeki yaratıcı çocuğu öldürmeyin" temalı klişe paragraflar içimi şişirdi. ve tabii olumlamalar, olumlamalar... ama aralarda biraz bizim mimlere de benzeyen bazı sorular ve yazı alıştırmaları var. gizil güçlerimizmiş, inanırsak olurmuş tarzı spiritüel şeyleri içselleştiremiyorum ben ama amaç odaklı görev verilince memur bünyemin hoşuna gidiyor. yani iyi ki para verip almamışım ama pdf olarak bulabildiğime sevindim. 

bazı küçük konularda harekete geçebilmeyi yazma eylemi üstünden fişekleyen hatırlatmalar da var. yani mesela şöyle. 


tamam peki buradan nereye bağlayacağım? şu bizim mimlere benzettiğim sayfalardan bir yazma alıştırmasını buraya da ekleyeyim dedim. belki blogunda yapmak isteyen ya da sadece üzerine kafa yormak isteyen komşularım olabilir diye düşündüm. 110 numaralı sayfadan aynen kopyalıyorum. 

1. Çocukluğumda en sevdiğim oyuncak...

2. Çocukluğumda en sevdiğim oyun...

3. Çocukken gördüğüm en iyi film...

4. Pek yapmıyor um ama şunu yapmaktan hoşlanıyorum...

5. Biraz neşemi bulsam şunu yapardım...

6. Çok geç olmasa idi şunu yapardım...

7. En sevdiğim müzik aleti...

8. Eğlenmek için her ay harcadığım para...

9. Bu kadar cimri olmasaydım sanatçım için şunu alırdım...

10. Kendime zaman ayırmak şu demek...

11. Hayal kurmaya başlarsam korkarım ki...

12. Gizlice okumayı sevdiğim...

13. Eğer kusursuz bir çocukluğum olsaydı şimdi şunu olacaktım...

14. Çok saçma olduğunu düşünmeseydim şunu yazar veya yapardım...

15. Anne babam sanatçılar hakkında şöyle düşünüyor...

16. Benim Tanrı’m sanatçılar hakkında şöyle düşünüyor...

17. Bu iyileşmenin bence tuhaf yanı şöyle...

18. Kendime güvenmek belki de...

19. Beni en çok neşelendiren müzik...

20. En sevdiğim giyinme tarzı... 


arkadaşlık mimini düzenli yaparken belki gaza gelir ya da allah muhafaza olur da insan gibi kısa yazarsam bu sorulardan da sokuşturuveririm aralara. gerçi bazı maddeler (mesela #17) neden bahsediyor hiçbir fikrim yok. sayfanın önünü sonunu okumayınca bir anlam veremedim tabii ama anladıklarımdan seçerim artık. 

şimdi gidip ilk iki arkadaşlık sorusunun cevabını düşüneceğim. 

öptüm. 

30 Mayıs 2021

pazar pazar arkadaş dedikodusu mimi

şarkılı çelınca yorum yaparken tam olarak ondan ilhamla yenisini yaptım kafamda ama bitmedi. nasıl bitsin? zaten dikkatim dağınıktı; mafya adam, devlet adam ve kara ilişkilerini takip ederken iyice uçtu. nevşin, cüneyt, can dündar üçgeni arasında pinpon topu oldum. aklımdan zorum var diyecem ama netfilikş gibi her şey. kaptırdım gidiyorum rabbim sonumu hayreylesin. 

aslında akıllı bir blogçu olsam zamanın ruhuna uygun bir çelınç yazarım, ne bileyim şey mesela: adında renk geçen bi' derin devletçi? size 90'ları hatırlatan mafya olayı, yetmişlerden bi' yolsuzluk, bugün hala bir arada olmasını dilediğiniz örgütten bi' slogan?  

allaaaam sen bana sabırlar ver allaaaam! 

neyse, aklımdaki tabii bu değil. (yemez) aklımdakinin ana temasını şaaapıp gideceğim. (kısacık ve boş beleş de olsa bir şekilde burada olmamı takdir ediyorum) sıradaki çelıncımız, arkadaşlık üzerine olsun diyorum. varlığına şükrettiğimizden kahır belalarla yolcu ettiğimize, unutmak üzere olduğumuzdan burnumuzda tütenine falan böyle biraz arkadaşlardan konuşalım. bugün yarın düzgün sorular hazırlamayı becerebilirsem aniden atacağım üstünüze. artık bilmiyorum nasıl olacak, yola çıkan yolda kalmaz derler. 

inanılır gibi değil ama vallahi söyleyeceklerim bu kadardı. 

öptüm. 


26 Mayıs 2021

müzik diyorlar ben yine destan yazıyorum

zihnibeykomşum sağ olsun yeni çelınç atmış üstümüze, yeni diyorum ama bana gelişi yeni. 

kaç gündür takip ediyorum lakin iştirak etmeye anca muvaffak olabildim. neyse, kelimeler arasına "fevkalbeşer" falan sokuşturmadan başlayayım. 

komşularım üçerli beşerli yazdılar şarkılarını, kendime hiç güvenmiyorum, sanki çok önemli işlerim varmış gibi şuraya istikrarlı bir şekilde gelemem diye korktum. hedefim, tek seferde yazmak. saat gece 03.40, şimdi gidip ilk cevabımı düşünürken bir kahve yapacağım, sonrası allah kerim, kim bilir kaç saatte bitecek bu yazı? olsun, burada olmayı çok özledim, iyi ki çelınclar var. ay lav çelınç! 

# başlığında renk geçen sevdiğim bir şarkı:
nilüfer'in o kısacık melodinin ardından "aaaahkşam olduuu" diye aniden konuya girmesini ve kameraya sitemkar bakışlar atarken işvelenen yarı nevrotik halini izlemeyi çok seviyorum. 

# başlığında rakam bulunan şarkı:
burada bir yerlerde kesin daha önce söyledim bunu ama yine şaapayım. teoman bey bu şarkıyı çıkardığında 17 yaşındaydım ve tam da o günlerde ona hem fiziksel hem de az çok karakter olarak benzeyen (en azından bana öyle geliyordu yani) birine aşıktım. kafamı otobüsün camına yaslayıp, şarkıyı teoman beyciğim benim için yazıp söylemiş gibi dinliyordum ve daha on yedi, on yedi, on yedi, on yediiiydiiiiiiim... (melodili) 

#  bana yaz dönemini hatırlatan bir şarkı:
eskiden yazın geldiğini pride yürüyüşünden anlardım. her yerde rengarenk bayraklar, arkadaşlarım yanımda, ama asıl ben onların yanındayım. bin türlü duyguyu aynı anda yaşıyoruz, sevgi, dayanışma, deli deli sloganlar, birlikte  çok daha güçlü hissetmenin verdiği o sevinç. ama binlerce başka güzel şey gibi onu da aldılar elimizden. yiyip içtikleri haram zıkkım olsun da şu adamlar neşemizi bile çaldılar ya hiç soğumuyor içim. valla ne yaşıyoruz, nasıl hala delirmedik aklım almıyor. gökkuşağının altında toplanamayacaksak yaz neden gelir ki yani? oyy dağlar ooy! 

# gürültülü dinlenmesi gereken bir şarkı:
ama 9 haziran 2013'te yayınlanan bu versiyonuyla... 
sonra çok daha kötü şeyler oldu ama hiç unutmadım. unutmayacağım. 

# bende dans hissi uyandıran bir şarkı:
önceki sorunun cevabı beni aldı duvara vurdu. şimdi kendimi iyileştirmem için dans ettiğim bir an getirdim gözümün önüne.
belki onlarca başka şarkı sayabilirim ama şu an bana en iyi gelecek olan, son sınıfımla iki yıl boyunca bıkıp usanmadan deliler gibi tepindiğimiz cheap trills! :) 
i got u beeeeyyyyyybi! 

# yolda giderken dinlenesi bir şarkı:
bunu yaklaşık bir ay kadar önce bursa'ya gittiğimizde fark ettim. istanbul'dan çıkana kadar (sanırım trafikte hızlı gidememekten) sakin, türkçe şeyler dinlemeyi seviyorum ama ne zaman ki otoyola çıkıyoruz ve cool kocam altındaki otomobilin tombul bir kibrit kutusu olduğunu unutup adeta bir maserati direksiyonundaymış gibi coşuyor heh işte öyle anlarda ben de gaza geliyorum. o zaman ikimizi de memnun edecek lakin onu highway to hell falan gibi tam da delirtmeyecek şiddette şeyler çalsın istiyorum. yani mesela şunun gibi. 

ya da bunun gibi : 

# dinlemekten usanmadığım bir şarkı:
şu ana dek en düşündüren soru bu oldu. yarım aklım nerelere gitti geldi ama cevabım şu:
mazhar'a eşlik eden de bizzat benim. yıllar önce cool kocamın beni "şu şarkıyı bi' söylesene sen" deyip evin bir odasına kurduğu karanlık stüdyosuna itekleyerek söylettiği haliyle. 23 yaşındaki küçük S. ve onun tedirgin sesini hatırlamayı ve bir gece yapacak hiçbir şey bulamamışken dandik bilgisayarımda yaptığım bu klibi çok seviyorum. 

# yetmişlerden bir şarkı: 
biri, bunca şarkıda ilk hangisini dinleyeyim diye sorsa hiç düşünmeden bu derim. 
bence ajda çok ilginç bir şarkıcılık performansı göstermiş burada. yani şarkıda o an  ne anlatıyorsa her bir sözcüğün duygusunu vurgularıyla, sözcükleri kısaltıp uzatmasıyla falan öyle aktarmış ki aklım almıyor. mesela "kimselere soramadım" derkenki çaresizlikte sesi titriyor. "onu bulup kaçmak ister canım" derken öyle bir "kaçmak" diyor ki sesinde bir hınzırlık. bitti mi, bitmedi! "düştüm ağına" diyor mesela yine titreyen bir sesle ama sonra "taştan mı sandın beni" derkenki o taş vurgusu falan, taşın taş olduğu türkçe bilmeyen hollandalıya bile geçer. onun da ardından gelen "yalancı ama tadı da başka" daki "tadı da başka" cilveli nağmelerle söylenmiş falan böyle ay aklımı kaçırıcam çok acayip. 
kadın resmen şarkıyı yaşamış, ama yani arabesk bir şekilde söylemiyorum bunu. sahne varmış gibi, tiyatro oyunu gibi şarkı. her tonlama gözümün önüne bambaşka bir ruh halini şaapıyor. şimdi o kadar iddialı cümleler kurup konuyu şaapıyor gibi basiretsiz bir şekilde bitirmem çok hoş olmadı ama daha fazla uzatmamak için böyle bağlayayım dedim. yoksa duramicaaam. 

# düğünümde çalınmasını istediğim bir şarkı:
düğünümde çok güzel şarkılar çaldı. düğün giriş şarkımız memlekette neredeyse hiç bilinmeyen fransızca bir şarkıydı. böyle de kalsın diye, hiçbir yerlerde duymayayım ki bana sadece cool kocamı ve o şarkıyı seçme sebebimizi hatırlatsın diye onu kendime saklıyorum hep. 

ama geçkin sosyetikler gibi nikah tazelesek ne çalarız diye düşündüm, aklıma ilk gelen bu oldu. mazimizde yeri büyük, kıymeti tarifsiz. 



# yeniden yorumlanan bir şarkı:
bu şarkıyı kargo'dan ilk dinlediğimde istiklal'de yaga isimli bir bardaydım. kargoyu sevdiğimden değil bestfrendim kargo'nun tonmaisteri olduğu için oradaydım. 
şimdi kendisinden cool kocam diye bahsettiğim lee ile yaklaşık altı yıl süren sevgililiğimiz çok kötü ve canımı acıtan bir şekilde bitmişti. hayatımın en boşlukta hissettiğim zamanlarını yaşıyordum. çalıştığım yerden çıkıp best friendim bece'nin yanına kaçmış, çok yorgun bir halde gecenin bitmesini ve evimize gitmeyi bekliyordum. kim bilir kaç kadeh alkol tükettiğim o bar taburesinin üstündeyken ışıklar tamamen karardı ve bu şarkıyı söylemeye başladılar. 

o gün, orada, o şarkının başından sonuna dek ağladım. bece yanıma geldi, aslında gelmemesi gerekiyordu. o anda mikrofon mu patlıyor amfi mi çatlıyor böyle şeylerle ilgilenmesi gerekiyordu ama işi gücü bırakıp sadece sarıldı bana. o sarılınca daha da coştum. o gürültüde kimse duymazken bece'nin kolları arasında sessiz sessiz ama o günlerde hiç olmadığı kadar, içime attığım her bir şeyi boşaltırcasına şiddetle ağladım. bunları yazarken şarkıyı da açtım dinliyorum, yine ağladım. 

# en sevdiğim klasik müzik parçalarından bir tane: 
klasik müzik benim bildiğim bir şey değil pek ama ara sıra kocam piyanoda bunu çalıyor, onu dinlemek epey hoşuma gidiyor. 

# karaokede biriyle düet yapmaktan hoşlandığım bir şarkı:
dünya yansa karaoke şarkım değişmez. düet arkadaşı olarak da abimi seçiyorum. çünkü damarlarımda bir damla olsun madonnacılık varsa bu tamamen abimin eseridir. 

şimdi geçkin geçkin konuşacağım ama biz küçükken bir albüme para verdiysek o kaset sarıp parçalanana kadar çalardık biz onu. bugün şahsım olarak, seksenlerin ikinci yarısı boyunca evimizde aralıksız çalan true blue albümündeki her notayı vuruşuna dek biliyorsam işte bunlar hep seksenler çocuğu olmaktan. 

# beni hayat üstüne düşüncelere iten bir şarkı: 
ama düşünüyorsun da ne oluyor derseniz, iyi şeyler oluyor gibi olurken olmuyor. sanırım hiçbir zaman, kendime bile tam anlamıyla tarif edemeyeceğim. 

kalbimin orta yerinde odadaki fil misali duran ama uzun süre ısrarla görmezden geldiğim en sonunda onlarla yaşamaya alıştığım kırıklar falan var. hayat değil de hayatım üzerine aklıma bir şeyler getiriyor bu şarkı hep. 

#bugün hala bir arada olmasını arzu ettiğim gruptan bir şarkı:

bir arada olmalarını ister miydim emin değilim ama kurt'ün yaşadığı o acıları yaşamamış olmasını dilerdim. nirvana'yı ilk dinlediğimde kurt öleli birkaç yıl olmuştu. aynı apartmanda yaşadığım ve tamamı ergenlerden oluşan arkadaş grubumla kurt'ün ölüm yıldönümünde onun için benim odamda bir tören yapmış, mumlar yakıp ruhu için güzel dileklerde bulunmuştuk. artık kendimizi o anın büyüsüne nasıl kaptırdıysak halıyı yakmışız tam ortasından. sorsan arabesk dinleyen yaşıtlarımızı aşağılayan tiplerdik bir de, onlardan çok da farkımız yokmuş şimdi bakınca. 

kurt'ün ölümüyle ilgili hala çok üzgünüm ama yıllar geçtikçe bambaşka bir yerden üzülüyorum. o zamanlar kurt cobain her birimiz için, ölümüyle bile şahane bir rakınrol ikonuydu. bugün baktığım yerden bambaşka bir şey görüyorum. sanki o hep yardım istemiş de ben işe güce dalıp onu unutmuşum, o da kimseye yük olmak istememiş, sırtına yeşil hırkasını geçirip evden çıkıp gitmiş gibi, bize anlatmaya çalışmış ama asla anlamamışız gibi. ben yaşlanırken ve o hep yirmi yedisinde kalmışken bu unplugged kayıtlarını her izlediğimde kederle karışık tuhaf hisler basıyor içimi. 

# aşık olma hissi uyandıran bir şarkı: 
bu klipteki ay yüzlü oğlan hayattaki ilk celebrity crush'larımdan biridir. gerçi yeterince celebrity olsa adını sanını da bilirdim ama olsun, ölürüm giderim yine aklımda suratı. çok yanıktım oğlana o yıllarda. çünkü ergenlik, çünkü hormonlar... 


# kalbimi kıran bir şarkı:
üzerime alınıyorum, durduk yere ağlayasım geliyor yemin ederim. 

# sesine hayran olduğum sanatçıdan bir şarkı: 
sesini çok sevdiğim iki şarkıcının düetiyle geldim. ama sadece seslerini değil, hem salif'i hem de cesaria'yı sanki önceki hayatımızda falan ahbaplarımmış gibi tuhaf bir tanıdıklık duygusuyla seviyorum. 

 # çocukluğumdan hatırladığım bir şarkı:
ben küçükken müzik bizim evde hiç susmayan bir şeydi. akşamları çok değil ama gündüz saatlerini hep fondaki şarkılarla hatırlıyorum. babamın devrimci şarkıları,  abimin pop saatleri, bazen de radyoda artık ne denk gelirse... şimdi anlatacağım şeyi bir çocuğun gözünden hatırladığımda çok büyülü bulduğum için özellikle burada olsun istedim. böyle epey güneşli bir gün hatırlıyorum hayal meyal, radyoda bir şarkı çaldı ve çok sevdim şarkıyı. ama öğrenemedim kim olduğunu, yine de uzun yıllar boyunca melodisi hep kulağımda kaldı. aradan yıllar geçti, ergenliğimin başlarında bir gün okuldan gelip yine radyoyu açtım. oha, yıllardır aklımda kalan o şarkı. ama başını kaçırdığım için yine öğrenemedim ne olduğunu. bu kez cesaretimi toplayıp aradım radyoyu, utana sıkıla az önce çalan şarkının ne olduğunu sordum, söylediler. tam olarak 'bana ait bir şey yıllarca benden alınmış da tam o an ona tekrar kavuşmuşum gibi' sevindim. 

eğer yazmaya bu kadar ara vermeseydim bence çok daha güzel anlatabilirdim hislerimi lakin aha bu da bana ders olsun. neyse. 

# beni hatırlatan bir şarkı: 
buna benzer bir soru önceki çelınçlarımızdan birinde daha vardı, o zaman âbime sormuştum, "incelikler yüzünden" demişti. yine destanlar yazdığım ve saat sabahın altısı olduğundan soracak kimsem de yok ama kapanışı kendime kendimi hatırlatan bir şarkının çok sevdiğim bir versiyonuyla yapayım. 

size daha önce linet'i, üşenmeyip konserine gidecek kadar çok sevdiğimi ve o konserde kah gözlerim dolarak kah hop hop hoplayarak kendimden geçtiğimi söylememiştim değil mi? onu da anlatayım bi' ara. 

yine gılgamış yazdım. artık gözlerim kapanıyor. umarım çok saçma imla hataları, anlatım bozuklukları falan yapmamışımdır, sonra dönüp fark edince çok üzülüyorum çünkü. 

öptüm. 


4 Temmuz 2020

kitaplı mim II + buradayım aşkım

sanırım benim bu mime önce kitaplığımın janti bir fotoğrafını çekerek başlamam gerekiyordu ama kim bilir ne oldu da dikkatim dağıldı, ne oldu da ben bunu anlamadım?

sonra görev bilinciyle kalkıp denedim bir şeyler ama olmadı. kitaplığın önünde masa var. ikisinin arasında sadece benim sığabileceğim boşlukta bir sandalye var, karşıdan çeksem bir şey anlaşılmıyor. işin içinden çıkamadım ben de rafları çektim. neyse şaapayım artık. 

yazar, konu, yayınevi... kitaplık düzenim neye göre? 

bir düzen var mı emin değilim. bir takım kriterler var ama o da kesin değil. 

1.raf: kocamanlık kriteri. 
ansiklopedimsi bilgi kitapları, çizgi romanlar ve daha çok kocam bireyin müzikle ilgili mesleki kitapları falan. (ara not: mina bu sokrates'ler seni bekliyor) bu kitaplık aslında iki parça, bu çektiğimin yanında eni yarısı kadar bir kısım daha var ama orada kayda değer çok bir şey yok. benim ta üniversiteden kalan ders kitaplarım, çoğunu verdim ama  arada lazım olanlar kaldı. bence bu raftaki en değerli şey  o çerçevenin içindeki, bir cücemin başka bir cücemi çizdiği resim. 
2. raf: renk kriteri.
sırtı/kapağı siyah olan kitaplar. bu raf karışık ama daha çok roman var. birkaç da şiir kitabı. bunun sol tarafında da yine fotoğrafa almamış olduğum klasikler var ve benim değiller, hepsi kocamın. benim olsalar orada olmazlardı, sevilen bir arkadaşa hediye edilmiş olurlardı. çoğu 90'ların başında basılmış, karınca duası formatında yazılmış can yayınları klasikleri. bir daha dönüp kapağını açacağından değil de işte seviyor onları n'apalım.

3. raf: "ne kadar feminiksiniz" temalı konu kriteri.
tamamen bana ait kitaplarla dolu, feminik kitaplar ve kadın araştırmaları + kadın yazarların olduğu raf. resimde görünmeyen sol rafta yine klasikler var. (seda sayan orkestrası tarifi gibi oldu) kitapların önündeki bibloların çoğu çocukluğumdan kalma oyuncaklarım. sağda mina, birgül ve şahsımı dilek ağacı önünde tasvir eden çerçeveyi de ne kadar sevdiğimi burada duymayan kalmadı. diğer çerçevedeki fotoğraf, annemin otuzlu yaşlarında çekimiş bir vesikalık. kadın kitaplığımın gülü, çiçeği... 
4. raf: "yeter ki okusun iki gözümün çiçekleri" temalı konu kriteri
bir diğer favorim. ortadaki kalemliğin sağında benim çocuklarla, dersleriyle ve eğitimleriyle ilgili bir şeyler planlarken kullandığım kitaplar; solunda ise ajanda, defter artık yazıp çizdiğim ne varsa.  görünmeyen sol rafta da  çocuk hikaye kitapları çünkü bazen "tam da sana göre bir kitabım var" demem gerekiyor. 

5.raf: "ille de roman olma, düşün düşündür" temalı konu kriteri 
bu fotoğrafı çekmek için yemin ediyorum masanın altına girmem gerekti, ben daha bu mim için ne yapayım? neyse, burada da deneme kitapları, şehir gezi rehberleri, erkek biyografileri falan işte ve görünmeyen solda ne var hiç sormayın.
6. ve son raf: "başımın tatlı belası" kriteri
görünmeyen solda atsan atılmıyor satsan satılmıyorar, burada da içi tıka basa nota dolu iki klasör. karton çantalar da iki bi' yerlere yollamak üzere son ayırdıklarım... diğerlerine sınıf kini duyuyor olması muhtemel bu raf umuyorum ki yakın zamanda boşalacak ve ben de buraya daha gerekli şeyler koyacağım. hayalimde bu rafı karacan'ın insanlık tarihi fasikülleriyle doldurmak var ama bu da bi' kısmet meselesi. ben almadan bitirmeyin sakın. 

bu salondaki kitaplıktan bağımsız olarak evde kenar köşede üst üste yığılmış minik kuleler, kocamın odasındaki kitaplığa tıkılmış başka kitaplar ve sırf seviyorum, bana çocukluğumu hatırlatıyor diye  tv sehpasının üstüne adeta bir sanat eseriymişçesine dizdiğim tam set gökkuşağı ansiklopedileri var. bir kitap ne kadar sevilebilirse o kadar meftunum onlara, canlarım benim. 

kitap miminin geri kalan sorularına önümüzdeki günlerde daha iç açıcı cevaplar verebilir, buraya daha güzel fotoğraflar ekleyebilirim umarım. 

geçen pazar pride vardı, çıkıp yürüyemedik ama bu demek değil ki orada değidik! tam olarak burada sloganlar atıp birbirimize bayraklar salladık. konuşlandığım yerlerde hatıra fotoğrafı çekmeyi de ihmal etmedim elbette, şöyle şeyler oldu. 


bu üsttekiler hayatımın en uzun ve içerikle bağlantılı yıllarını geçirdiğim yerler olduğundan gezi güzergahımda bu noktalarda bayrak salladım. 

sonra artık yoruldum eve gideyim dedim ama kayboldum ve şöyle bir şey oldu.

fotoğraf çekmede ne kadar kötüysem ss almakta o kadar iyiyimdir. 

daha da ne anlatayım bilmiyorum. iki gündür kocamla küsüz. sebebi, benim ona kahvaltı hazırlamamış olmam. tam bir "allahım sen bana sabır ver" küsmesi.

sanırım son zamanlarda aldığım en isabetli karar yeni bir blog açıp, bundan kocama bahsetmemem oldu. bari buralarda arkasından atıp tutamayacaksam niye var bu blog ayhhh? 

bu yazıyı hiç uyumadığım bir gecenin sabahında yazdığım için tonlarca anlatım bozukluğu, yazım yanlışı, noktalama hatası ve muhtelif aptallıklar yapmış olabilirim, artık kusura bakmayın yabancı değilsiniz ve benim de vallahi halim hal değil a dostlar. bütün gün bağlı kuduz köpek gibi çok fena bilenmiş durumdayım artık bu evde kalma işine. ne gecem kaldı ne gündüzüm, tükendim yeminlen yaa. 

yalnız siz de az değilsiniz, şuraya habire ee ne var ne yok yazıyorum, kimse de çıkıp arkadaş ben de en az senin kadar göçmüş durumdayım demiyor. ya da ne bileyim gelin güzel bir şeyler anlatın, iç geçirelim, özenip silkinip kendimize gelelim. bunlar lazım şeyler. 

ve yazıyı neredeyse  bitiriyorken ancafark ettim ki eski arayüzümüz geri gelmiş. o_O

sevgili blogspot müdüriyeti, sesimi duyduğunuz için teşekkür ediyor ellerinizden saygıyla sıkıyorum. rica ederim şu  sitenin orasıyla burasıyla oynamayın bir daha.  

ayhhhh. öptüm. 










27 Haziran 2020

ben gelmez oldum + kitaplı mim 1

evde bir o yana bir bu yana dönüşümün 4. ayına yaklaşırken yemin ederim halen daha anlayamadım iyi miyim değil miyim?

dün epey bir düşündüm. rahat rahat evde kalabilme şansım varken ve bu halde bile ekmek teknesi iyi kötü yürürken halen daha şikayet etme hakkım var mı diye?

varmış. 

- devam etmesi gereken önemli bir tedavim vardı, yarım kaldı. 
- bu boktan salgın çıkmadan önceki hafta belimden sol bacağıma kadar inen bir ağrım vardı, o hiç azalmadı ve bu çok saçma. artık kesinikle doktora gitmeliyim. 
- hayatımda hiç kimseyle yan yana kalmadığım haftalar ve aylar boyunca kocamla evdeyiz ve her ne kadar iyi idare ediyor olsak da bana afakanlar bastı basıyor. 
- 3,5 ayı geçkindir bir araya geldiğim bireyler: kocam, anam, anamın kocası ve 1 adet ayı hayvanı
- arkadaşlarımı çok özledim, hiç bu kadar uzun süre bir arkadaşımı  görmediğim olmamıştı. 

kocamla yaşamak zaten yeterince zor bir şey, yemin ediyorum dünyanın en zor insanı yarışmasında dereceye girer, hiç olmadı mansiyon falan verir eli boş göndermezler. elbette benim de ona çekilmez gelen hallerim var ama neyse ki dünyada birlikte yaşamak istediği ve ona kollarını sonuna dek açan tek insanın ben olduğumu hatırlayınca biraz frenliyor kendini. yani yemin ederim hiç emin değilim charlize theron buna evlenme teklif etse ne der? ona da aşık çünkü bence bana olduğu kadar ama napacan işte olduğu kadar olmadığı ahahahaah

neyse yani bir şekilde birbirimizi öldürmeden bunca aydır idare ettik. ama yani daha dün sabah uykumdan hışımla ve tam olarak şu cümleyle uyandırıldım: 
- sifu'yu niye balkona kapattın?

tarihe bunu not düşmek için ayrıntısıyla yazacağım. ilk olarak daha önce hiçbir şekilde ayıyı bir yere kapattığım yok, böyle bir mazimiz yok. ayrıca hadi daha önce yok niye kapatayım hayvanı ben, manyak mıyım? hadi gördün şaşırdın. önce bi' gelip sorsana "sen mi kapadın? bu nasıl olmuş?" desene! yok, illaki bir sorumlu bulacak kötü giden şeye. ben kapatmadım deyince gelen cevap daha da fantastik, ben kapamadığıma göre sen kapadın! bak hala ne diyor?

olay şöyle gelişmiş: bu ayı, mutfak balkonuna gitmiş herhalde yatmaya, o ara ya rüzgarla kapı kapanmış ya da bu kuyruğuyla falan itti bir şey yaptı, kalmış öyle uyumuş. 
bu teori, benim 'aklı selim bir insan olduğum için' bulduğum teori ki zaten başka türlüsü mümkün değil. 

sonra elbette söylendim. bilirsiniz sevgili dostlarım, uzun süren ilişkilerde kadınlara "eşinizin içinden ne dediğini anlama" skill'i yüklenir. benimki içinden şöyle diyordu: 
"e amma uzattın ya tamam ben yapmadım de geç!" 
oysa ki ben aynı dakikalarda içinden şunu geçirmesini dilerdim. 

"nasıl olduğuna anlam veremediğim kötü olaylarda saygıdeğer eşimi suçlamaktan vazgeçmeliyim" 

ya da şu daha iyi olur: 

"başıma gelen her kötü şeyin sorumlusu olarak sevgili eşimi görmem düpedüz ahmaklık, bu ahmaklığı yapmamalıyım." 

benzer saçmalıkta ithamlarla haftada en az 20 kere falan karşılaşıyorum. 
umarım bu iç ve sabır çekişlerim benim cennete giden biletimdir kardeşlerim, değilse çok bozulucam. 

neyse kocamdan ve coronadan yeterince dert yandığım yeter bence. 
şu sayfayı azıcık olsun hevesle açmamı sağlayan cağnım blog komşularımdan leylak dalı'nın kitaplı mimine geçiyorum artık. 

kitaplığımın temeli ne zaman atıldı? 
oldukça temelsiz bir kitaplığım var bence. 2008'de başka bir ülkeye giderken kitaplarımın çoğunu dağıttım. sonrasında zaten pdf okumaya çok alıştım ama yine de basılı kitap birikti elimde epey. sonra geri dönerken o birikmişleri de dağıttım. ne bileyim herhalde beş kitap falan döndü benimle oradan. he çok da üzülmedim, kitap biriktirmenin delisi değilim. anca gerçekten sevdiysem tutuyorum o kitabı elimde, yoksa isteyene, merak edene veriyorum zaten, hem ne güzel işte hediye oluyor. 

şimdiki kitaplığımız sevgili kocamla yıllar içinde sevip sakladıklarımızdan ibaret, çok büyük değil. dediğine göre, çoğunu eski sevgilisi ayrılırken götürmüş. hâlâ söyleniyor. :) 

sadece basılılarda değil e-kitaplarda da büyük eleme yaptım geçen yıl. yıllarca ne bulduysam indirmişim, 50 gb e-kitap klasörü mü olur? olmaz tabii! onların da asla okumayacağıma emin olduklarımı sildim gitti. yine de bir 10-15 gb falan vardır kalan.  

kitaplığımdaki en eski kitap?
benim çocukluğumdan ve aslında babamın kitaplığından kalma. ona nereden geldi bilemiyorum ama bu: " en büyük kaybımız / 10 ikinciteşrin 1938 "

1938'de istanbul cumhuriyet matbaasında basılmış. 

babam da yıllar önce başka bir ülkeye göç ettiği için kitaplarının çoğunu burada bıraktı. ama çoğu aşırı felsefi ya da miâdı dolmuş siyasi şeyler olduğu için (ne yapayım 70ler solunda marksist politikanın temellerini ben?) benimseyemedik hiçbirini. en son geçen aylarda yine elime geçti böyle birkaç tanesi. ayırdım, stk'cı solcu çocuklar var tanıdık onlara götürcem. 

ama bu kitapla çok anımız var. 

çocukken açar açar ağlardık abimle. anti-kemalist büyütülmeyen hiçbir çocuğu teğet geçmesi mümkün değil zaten. o fotoğraflar, o yazılar, ay o fontlar bile bir keder bulutundan sayfalara yağmış gibi. 

pek çok yazar ve şairin, devlet adamının veda yazıları var içinde. 
ben elbette hasan ali yücel'inkini seçtim size göstermek için. 


çocukken de biliyorduk çok eski olduğunu, bir şekilde abimden çıkıp benim kitaplığımda şimdi. gözüm gibi bakıyor, alıp kaldırırken dini bir rütüelmiş gibi özenli davranıyorum hep. 

kitaplığıma ilave ettiğim en son kitap?
mesleki kitapları es geçersem en son yine bir seray şahiner kitabı almışım, 
                                         

son indirdiğim e-kitap da "kedilere dair" imiş, onu daha okumadım ama reklamı atla'ya başladım. roman ya da öykü değil zaten, bölüm bölüm deneme gibi bir şey, köşe yazıları seçkisi de olabilir.  ayh yine hiç anlatamadım. 

kitaplığımda başkasından alıp geri vermediğim kitap?
yok sanırım çünkü çok uzun zamandır kimseden kitap ödünç almadım. aklıma tek gelen bir panait istrati kitabı. seneler önce emrah, istiklal caddesi'nde çantama sokuşturmuştu "ben içmeye gidiyorum kaybederim,sende kalsın" diyerek. 15 yıl sakladım o kitabı, geçen yaz yıllar sonra buluşunca götürdüm. neden bilmiyorum hiç şaşırmadı.

aaa ama okulun kütüphanesinden sırf üstünde damga var, hatıra kalır diye saatleri ayarlama enstitüsü'nü çalmıştım cahil gibi. bu utanç verici lekeyi bir gün temizleyeceğim ama söz. 

benden alınıp geri verilmeyen kitap?
kitap, kitaplarrrrr... mesela bir hayal gibi ortadan kaybolan jerzy kosinski kitaplarımdan (neredeyse hepsi vardı) 1 tane bile yok şu an elimde. ağır roman gidip gelmeyince çok bozulmuştum çünkü tekrar alamıyorum o kitabı, bir sahafta denk gelene kadar da almam. adamın mazisine olan kinim geçmedi. kuzenime okusun diye verdiğim persepolis'in 4 yıldır hala geri gelmeyişine de çok bozuğum çünkü anısı var bende tam olarak o kitabın, okunduğu yerin falan. aklıma ilk bunlar geldi ayhh tamam biriktirmiyorum da sevdiğim kitaplar ortadan kaybolunca çok canım sıkılıyor. 

yani işte böyle sevgili komşular, hâlâ buralarda mısınız, sizde ne var ne yok?

he bi'de sevgili blogspot üst kurulu (ya da bu ayarlarla her kim oynuyorsa artık) 
yeni arayüz bok gibi olmuş. 

tam 'bunlar gitti bizi de burada unuttu' diye sevinirken dönüşünüz hiç hoş olmadı. 
eski arayüzü geri verin. 
(resim boyutu ayarlama işi güzel, o kalabilir) 
saygılar. 

14 Nisan 2020

evdeki güzel şeyler II, canım kızlar, müzikli mimler...

sabah sabah yedi buçukta uyandım! yedi buçukta uyanmamam gerekiyordu. en iyi ihtimalle 5'te uyumuşumdur, o saate kadar en az yedi bölüm galactica izlemiştik. lâkin nereden çıktığı belli olmayan hain bir sivri sinek serçe parmağımı ısırmış. kaşınırken uykum kaçtı. bâri bir işe yarayıp blog yazayım, mim falan yapayım diye geldim. 


bu resmin sahibi, yaptığı tablolar ve el işleri ile geçimini sağlayan gülbahar hanım. instagram'da tesadüfen bulmuş, hemen takip etmiştim. sonra bir gün bu resmi paylaştı. neden bilmiyorum bir his geldi içime. biri birgül, biri mina, diğeri de benmişim gibi geldi. 

çok kısa süre sonra gülbahar hanım bana yazdı. onu takip ettiğim hesap öğretmenlikle, çocuklarla ilgili şeyleri paylaştığım mesleki hesabım. bana çocukluğuyla ilgili bir şey sormuş, sohbet ettik biraz. sonra dedim ki "ben sizin bir resminize vuruldum, hem kendim hem de iki arkadaşım için istiyorum olur mu?" 

üçümüz iki ayrı şehirdeyiz ama aynı gün geldi resimlerimiz. gülbahar hanım bir de not iliştirmiş yanına: "sohrap sepehri - suyun ayak sesi"
hemen girip baktım. 


çok güzel bir şiir, çok uzun. okudukça insanın gözünün önüne resimler getiren, o resimlerde olup biteni düşündürüp "böyle de güzel anlatır mı" dedirten bir şiir.

o gün anlaştık kızlarla. kırmızılı olan birgül'müş, sarılı mina ve mavili de ben. birbirimizden kilometrelerce uzakta aynı gün ağlattı bizi bu resim. 

geldiğinden beri kitaplığın aynı rafında duruyor. her gördüğümde içleniyorum, evimdeki en sevdiğim şeylerden biri, bana hep iyi geliyor. 

buraya gelene kadar çok içlendim. bu resmin geldiği gün gece yatmadan önce çerçevesiyle göğsüme basıp bir dilek dilemiştim. olmadı. ne yapalım sağlık olsun. 

en iyisi müzikli mime geçeyim. 

adını sevdiğim bir şarkı? 
ne güzel şeyler yapmışlar zamanında 

17 yaşında olmak hakkında bir şarkı?
bu şarkı çıktığında 17 yaşındaydım 
ve o sıralar aşık olduğum çocuk teoman'a çok benziyordu. 
açıp açıp sanki platonik aşkım bana şarkı yazmış gibi dinliyordum. 


bana birini hatırlatan bir şarkı?
dinlediğim çoğu şey bana bir şeyleri ya da birilerini hatırlatır zaten. 
şarkılar hatıralarıyla, ait oldukları zaman dilimiyle birlikte geliyorlar. 
ama ilk aklıma gelen bu oldu: 
son sınıfımla şarkımızdı. 
teneffüslerde açıp açıp kudururduk çocuklarla. 
bütün hareketleri takip etmeye çalışıp 
senkronize olmaya falan çalışıyorduk birlikte. 
canlarım benim...

öfkeli olmak hakkında bir şarkı?
elbette bu: 
bu soruyu yüz kere daha sorsalar 
yine bu cevabı yapıştırırım düşünmeden. 

gecenin üçünde dinlediğim bir şarkı: 
hayatımın bir döneminde geceler boyu dinlediğim bir şarkı. 


şimdi gidip bir kahve daha koyacağım kendime. biraz bloglarda gezip sonra evde aşırı sıradan şeyler yapacağım. gerçekten bir bu eksikmiş gibi buzdolabı bozuldu dün, fişini  çektik belki kendine gelir diye. hazır her şeyi boşaltmışken onu sileyim, çamaşır falan asayım. belki biraz da evdeki bitkilere sataşır köpeği dürterim. yatmaya doymuyor ayı. 

bakmak isterseniz gülbahar hanım'ın instagram sayfası: instagram.com/mizikalisler
şöyle rengarenk bir dünyası var: 


öptüm. 



11 Nisan 2020

hobbit evim, film müzikleri, aklıma gelenler, içlendirenler...

her gün evdeki sevdiğim bir şeyin fotoğrafını çekip koyayım diye kendi kendime çelınc eyleyeyim demiştim en son. öğlen temizlik yaparken bu şahane fikrimi hatırladım, gözüme kestirdiğim ilk şeyi kaptım hemen. 

bir öğrencimin kendi elleriyle şekil verdiği, sırlayıp fırınladığı bu seramik ev kitaplıkta duruyor. ne zaman göz göze gelsek n. kuşumun hünerli minicik elleriyle uzatırken kurduğu o sihirli cümleyi hatırlıyorum. "senin de böyle evin olsun!"


müzikli mimde sıradaki soru bir soundtrack şarkısı soruyor. bu soruyla iş bu mimi artık kendime göre yapmaya karar verdim çünkü anladım ki bazen tek bir cevap veremiyorum sorulara. bir sürü sevdiğim soundtrack var, aklıma ne geldiyse  sıralayacağım.




ilk ikisi sanırım bunlar: 


 
dead man walking'i izlediğimde çok etkilenmiştim. eddie wedder da bu soundtrackle çok başka bir yere aktı gönlümde. müzik ne acayip şey. adını bilmesem de uzun bir yolda olmanın hissini verirdi bu şarkı bana. bir araya gelmiş olmaları ne güzel. birbirinden alakasız iki kültürün insanı enstrumanlarını çalmaya başlayınca yeni bir yol bulmuşlar gibi. birbirlerine yoldaş olmakla kalmamış ölüme yürüyen bir adamın hikayesine de ses vermişler. 

long road ne kadar depresif bir yolsa face of love o kadar umut dolu gibi. sözleri bambaşka bir hikaye anlatsa da melodinin bana hissettirdiği bir şeyler var. 
"biliyorum şu an acı çekiyorsun ama ama sabret sen bak geçecek hepsi" der gibi bir şeyler. 

bir diğer filmden iki şarkı üsttekiler gibi duygularıma hitap ettiği için kalmadı aklımda. "ay çok iyi müzik bu" cümlesiyle kaldı. 

 

whiplash'i sinemada izlemiştim. film olarak bayılmadım ama o şahane çalınmış şarkıları sinema salonunda adeta bir konser gibi dinleyebiliyor oluşuma çok sevinmiştim. uzun süre cd'si çıksın diye bekledim ama sonra dayanamayıp youtube'dan mp3 olarak indirmiştim. o sene bol bol bu iki şarkıyı dinledik yollarda. 

aklıma gelen üçüncü filmin müzikleri durup dururken açıp dinlediğim şarkılar değil aslında. ama filme yakışmak açısından çok iyi seçimler gibi geliyor. açıp dinlemem dedim ama bu iki şarkı nerede karşıma çıksa sevinir, sonuna kadar da içlene içlene dinlerim. 
 

ağla sevdam, duvara karşı'da da kullanılmıştı ve ben ağlamıştım. aklıma  gelmişken hemen duvara karşı ikilemesi de yapayım. 


  

bu iki şarkı da filme özel yapılmış şarkılar değiller ama o sahnelerin hakkı başka şarkılarla vallahi de billahi de verilemezmiş. sanki o an için yazılmış gibiler. eğer bir noktada duvara karşı övmeye başlarsam bu yazı bitmeyeceği için bu konuyu kapatıyorum.

bir tane daha ekleyeyim o da son olsun. zaten bu gezegende sanırım alttakini bilmeyen yok. 
geçenlerde fermina'nın blogunda bir yorumda çocuklar kudurduğu zaman o kaostan çıkmak için bağırıp çağırmak yerine durağan bir şeyler açıp kendi kendilerine sakinleşmelerini beklediğimi yazmıştım. bu şarkı sadece onlara değil bana da iyi geldi hep. sadece durmak için, karmaşadan uzaklaşıp sessizce kendine kavuşmak için hafızanda böyle iyi bir şarkı varsa iki buçuk dakika yetebiliyor bazen. farklı sınıflarımda o kadar çok çaldı ki anısı içindeki nota vuruşundan çoktur. 

(üsttekiler yazıldıktan 2 saat sonra)

birkaç saat önce sokağa çıkma yasağı geldi. oysa ki bu gece kocamla sözleşmiştik, günler sonra gece yarısı arabayla çıkıp sokaklarda bir tur atacaktık, bu bizim karantina date'imiz olacaktı. gece çıkamayacağımızı öğrenince apar topar hazırlanıp attık kendimizi arabaya. lakin sokaklar hiç beklediğimiz gibi değildi. biz sessiz sokaklarda gecenin karanlığında iki nefes alalım diyorduk, sokaklar insan doluydu, insanlar ekmek ve tekel kuyruğundaydılar. caddeler araba doluydu, tatsız iki tur atıp geri döndük eve. 

dönüp ne yazdığıma baktım. sıradan zevklerimle dolu bir soundtrack yazısı olmuş. yeni şeyler dinlemeyi bıraktım sanırım artık ben iyice hatta film de izlemiyorum. kocamın bana özel övdüğü filmleri izliyorum sadece. onda da zavallım nasıl çabalıyor. "bak yemin ederim sen çok seveceksin bu filmi" falan demediyse kesinlikle burun büküyorum, sonra izleriz diye geçiştirmeye çalışıyorum. vallahi çok korkuyorum ot gelip saman gideceğim diye ama yaşlandım mı artık nedir kafam kaldırmıyor, içim almıyor. 

güzel bir şeyle bitireyim yazıyı. 
geçen gün bahsettiğim christa'nın bugün paylaştığı şu resme meftun oldum:
resmin adı "sailing off gloucester" 1880'de amerikalı ressam winslow homer tarafından yapılmış. 

aklıma şu şarkıyı getirdi. şimdi biraz onu dinleyip sevgili winslow'un diğer resimlerinin peşine düşeceğim. umarım yarın görüşürüz. 

öptüm.