ay lav çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ay lav çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2021

müzik diyorlar ben yine destan yazıyorum

zihnibeykomşum sağ olsun yeni çelınç atmış üstümüze, yeni diyorum ama bana gelişi yeni. 

kaç gündür takip ediyorum lakin iştirak etmeye anca muvaffak olabildim. neyse, kelimeler arasına "fevkalbeşer" falan sokuşturmadan başlayayım. 

komşularım üçerli beşerli yazdılar şarkılarını, kendime hiç güvenmiyorum, sanki çok önemli işlerim varmış gibi şuraya istikrarlı bir şekilde gelemem diye korktum. hedefim, tek seferde yazmak. saat gece 03.40, şimdi gidip ilk cevabımı düşünürken bir kahve yapacağım, sonrası allah kerim, kim bilir kaç saatte bitecek bu yazı? olsun, burada olmayı çok özledim, iyi ki çelınclar var. ay lav çelınç! 

# başlığında renk geçen sevdiğim bir şarkı:
nilüfer'in o kısacık melodinin ardından "aaaahkşam olduuu" diye aniden konuya girmesini ve kameraya sitemkar bakışlar atarken işvelenen yarı nevrotik halini izlemeyi çok seviyorum. 

# başlığında rakam bulunan şarkı:
burada bir yerlerde kesin daha önce söyledim bunu ama yine şaapayım. teoman bey bu şarkıyı çıkardığında 17 yaşındaydım ve tam da o günlerde ona hem fiziksel hem de az çok karakter olarak benzeyen (en azından bana öyle geliyordu yani) birine aşıktım. kafamı otobüsün camına yaslayıp, şarkıyı teoman beyciğim benim için yazıp söylemiş gibi dinliyordum ve daha on yedi, on yedi, on yedi, on yediiiydiiiiiiim... (melodili) 

#  bana yaz dönemini hatırlatan bir şarkı:
eskiden yazın geldiğini pride yürüyüşünden anlardım. her yerde rengarenk bayraklar, arkadaşlarım yanımda, ama asıl ben onların yanındayım. bin türlü duyguyu aynı anda yaşıyoruz, sevgi, dayanışma, deli deli sloganlar, birlikte  çok daha güçlü hissetmenin verdiği o sevinç. ama binlerce başka güzel şey gibi onu da aldılar elimizden. yiyip içtikleri haram zıkkım olsun da şu adamlar neşemizi bile çaldılar ya hiç soğumuyor içim. valla ne yaşıyoruz, nasıl hala delirmedik aklım almıyor. gökkuşağının altında toplanamayacaksak yaz neden gelir ki yani? oyy dağlar ooy! 

# gürültülü dinlenmesi gereken bir şarkı:
ama 9 haziran 2013'te yayınlanan bu versiyonuyla... 
sonra çok daha kötü şeyler oldu ama hiç unutmadım. unutmayacağım. 

# bende dans hissi uyandıran bir şarkı:
önceki sorunun cevabı beni aldı duvara vurdu. şimdi kendimi iyileştirmem için dans ettiğim bir an getirdim gözümün önüne.
belki onlarca başka şarkı sayabilirim ama şu an bana en iyi gelecek olan, son sınıfımla iki yıl boyunca bıkıp usanmadan deliler gibi tepindiğimiz cheap trills! :) 
i got u beeeeyyyyyybi! 

# yolda giderken dinlenesi bir şarkı:
bunu yaklaşık bir ay kadar önce bursa'ya gittiğimizde fark ettim. istanbul'dan çıkana kadar (sanırım trafikte hızlı gidememekten) sakin, türkçe şeyler dinlemeyi seviyorum ama ne zaman ki otoyola çıkıyoruz ve cool kocam altındaki otomobilin tombul bir kibrit kutusu olduğunu unutup adeta bir maserati direksiyonundaymış gibi coşuyor heh işte öyle anlarda ben de gaza geliyorum. o zaman ikimizi de memnun edecek lakin onu highway to hell falan gibi tam da delirtmeyecek şiddette şeyler çalsın istiyorum. yani mesela şunun gibi. 

ya da bunun gibi : 

# dinlemekten usanmadığım bir şarkı:
şu ana dek en düşündüren soru bu oldu. yarım aklım nerelere gitti geldi ama cevabım şu:
mazhar'a eşlik eden de bizzat benim. yıllar önce cool kocamın beni "şu şarkıyı bi' söylesene sen" deyip evin bir odasına kurduğu karanlık stüdyosuna itekleyerek söylettiği haliyle. 23 yaşındaki küçük S. ve onun tedirgin sesini hatırlamayı ve bir gece yapacak hiçbir şey bulamamışken dandik bilgisayarımda yaptığım bu klibi çok seviyorum. 

# yetmişlerden bir şarkı: 
biri, bunca şarkıda ilk hangisini dinleyeyim diye sorsa hiç düşünmeden bu derim. 
bence ajda çok ilginç bir şarkıcılık performansı göstermiş burada. yani şarkıda o an  ne anlatıyorsa her bir sözcüğün duygusunu vurgularıyla, sözcükleri kısaltıp uzatmasıyla falan öyle aktarmış ki aklım almıyor. mesela "kimselere soramadım" derkenki çaresizlikte sesi titriyor. "onu bulup kaçmak ister canım" derken öyle bir "kaçmak" diyor ki sesinde bir hınzırlık. bitti mi, bitmedi! "düştüm ağına" diyor mesela yine titreyen bir sesle ama sonra "taştan mı sandın beni" derkenki o taş vurgusu falan, taşın taş olduğu türkçe bilmeyen hollandalıya bile geçer. onun da ardından gelen "yalancı ama tadı da başka" daki "tadı da başka" cilveli nağmelerle söylenmiş falan böyle ay aklımı kaçırıcam çok acayip. 
kadın resmen şarkıyı yaşamış, ama yani arabesk bir şekilde söylemiyorum bunu. sahne varmış gibi, tiyatro oyunu gibi şarkı. her tonlama gözümün önüne bambaşka bir ruh halini şaapıyor. şimdi o kadar iddialı cümleler kurup konuyu şaapıyor gibi basiretsiz bir şekilde bitirmem çok hoş olmadı ama daha fazla uzatmamak için böyle bağlayayım dedim. yoksa duramicaaam. 

# düğünümde çalınmasını istediğim bir şarkı:
düğünümde çok güzel şarkılar çaldı. düğün giriş şarkımız memlekette neredeyse hiç bilinmeyen fransızca bir şarkıydı. böyle de kalsın diye, hiçbir yerlerde duymayayım ki bana sadece cool kocamı ve o şarkıyı seçme sebebimizi hatırlatsın diye onu kendime saklıyorum hep. 

ama geçkin sosyetikler gibi nikah tazelesek ne çalarız diye düşündüm, aklıma ilk gelen bu oldu. mazimizde yeri büyük, kıymeti tarifsiz. 



# yeniden yorumlanan bir şarkı:
bu şarkıyı kargo'dan ilk dinlediğimde istiklal'de yaga isimli bir bardaydım. kargoyu sevdiğimden değil bestfrendim kargo'nun tonmaisteri olduğu için oradaydım. 
şimdi kendisinden cool kocam diye bahsettiğim lee ile yaklaşık altı yıl süren sevgililiğimiz çok kötü ve canımı acıtan bir şekilde bitmişti. hayatımın en boşlukta hissettiğim zamanlarını yaşıyordum. çalıştığım yerden çıkıp best friendim bece'nin yanına kaçmış, çok yorgun bir halde gecenin bitmesini ve evimize gitmeyi bekliyordum. kim bilir kaç kadeh alkol tükettiğim o bar taburesinin üstündeyken ışıklar tamamen karardı ve bu şarkıyı söylemeye başladılar. 

o gün, orada, o şarkının başından sonuna dek ağladım. bece yanıma geldi, aslında gelmemesi gerekiyordu. o anda mikrofon mu patlıyor amfi mi çatlıyor böyle şeylerle ilgilenmesi gerekiyordu ama işi gücü bırakıp sadece sarıldı bana. o sarılınca daha da coştum. o gürültüde kimse duymazken bece'nin kolları arasında sessiz sessiz ama o günlerde hiç olmadığı kadar, içime attığım her bir şeyi boşaltırcasına şiddetle ağladım. bunları yazarken şarkıyı da açtım dinliyorum, yine ağladım. 

# en sevdiğim klasik müzik parçalarından bir tane: 
klasik müzik benim bildiğim bir şey değil pek ama ara sıra kocam piyanoda bunu çalıyor, onu dinlemek epey hoşuma gidiyor. 

# karaokede biriyle düet yapmaktan hoşlandığım bir şarkı:
dünya yansa karaoke şarkım değişmez. düet arkadaşı olarak da abimi seçiyorum. çünkü damarlarımda bir damla olsun madonnacılık varsa bu tamamen abimin eseridir. 

şimdi geçkin geçkin konuşacağım ama biz küçükken bir albüme para verdiysek o kaset sarıp parçalanana kadar çalardık biz onu. bugün şahsım olarak, seksenlerin ikinci yarısı boyunca evimizde aralıksız çalan true blue albümündeki her notayı vuruşuna dek biliyorsam işte bunlar hep seksenler çocuğu olmaktan. 

# beni hayat üstüne düşüncelere iten bir şarkı: 
ama düşünüyorsun da ne oluyor derseniz, iyi şeyler oluyor gibi olurken olmuyor. sanırım hiçbir zaman, kendime bile tam anlamıyla tarif edemeyeceğim. 

kalbimin orta yerinde odadaki fil misali duran ama uzun süre ısrarla görmezden geldiğim en sonunda onlarla yaşamaya alıştığım kırıklar falan var. hayat değil de hayatım üzerine aklıma bir şeyler getiriyor bu şarkı hep. 

#bugün hala bir arada olmasını arzu ettiğim gruptan bir şarkı:

bir arada olmalarını ister miydim emin değilim ama kurt'ün yaşadığı o acıları yaşamamış olmasını dilerdim. nirvana'yı ilk dinlediğimde kurt öleli birkaç yıl olmuştu. aynı apartmanda yaşadığım ve tamamı ergenlerden oluşan arkadaş grubumla kurt'ün ölüm yıldönümünde onun için benim odamda bir tören yapmış, mumlar yakıp ruhu için güzel dileklerde bulunmuştuk. artık kendimizi o anın büyüsüne nasıl kaptırdıysak halıyı yakmışız tam ortasından. sorsan arabesk dinleyen yaşıtlarımızı aşağılayan tiplerdik bir de, onlardan çok da farkımız yokmuş şimdi bakınca. 

kurt'ün ölümüyle ilgili hala çok üzgünüm ama yıllar geçtikçe bambaşka bir yerden üzülüyorum. o zamanlar kurt cobain her birimiz için, ölümüyle bile şahane bir rakınrol ikonuydu. bugün baktığım yerden bambaşka bir şey görüyorum. sanki o hep yardım istemiş de ben işe güce dalıp onu unutmuşum, o da kimseye yük olmak istememiş, sırtına yeşil hırkasını geçirip evden çıkıp gitmiş gibi, bize anlatmaya çalışmış ama asla anlamamışız gibi. ben yaşlanırken ve o hep yirmi yedisinde kalmışken bu unplugged kayıtlarını her izlediğimde kederle karışık tuhaf hisler basıyor içimi. 

# aşık olma hissi uyandıran bir şarkı: 
bu klipteki ay yüzlü oğlan hayattaki ilk celebrity crush'larımdan biridir. gerçi yeterince celebrity olsa adını sanını da bilirdim ama olsun, ölürüm giderim yine aklımda suratı. çok yanıktım oğlana o yıllarda. çünkü ergenlik, çünkü hormonlar... 


# kalbimi kıran bir şarkı:
üzerime alınıyorum, durduk yere ağlayasım geliyor yemin ederim. 

# sesine hayran olduğum sanatçıdan bir şarkı: 
sesini çok sevdiğim iki şarkıcının düetiyle geldim. ama sadece seslerini değil, hem salif'i hem de cesaria'yı sanki önceki hayatımızda falan ahbaplarımmış gibi tuhaf bir tanıdıklık duygusuyla seviyorum. 

 # çocukluğumdan hatırladığım bir şarkı:
ben küçükken müzik bizim evde hiç susmayan bir şeydi. akşamları çok değil ama gündüz saatlerini hep fondaki şarkılarla hatırlıyorum. babamın devrimci şarkıları,  abimin pop saatleri, bazen de radyoda artık ne denk gelirse... şimdi anlatacağım şeyi bir çocuğun gözünden hatırladığımda çok büyülü bulduğum için özellikle burada olsun istedim. böyle epey güneşli bir gün hatırlıyorum hayal meyal, radyoda bir şarkı çaldı ve çok sevdim şarkıyı. ama öğrenemedim kim olduğunu, yine de uzun yıllar boyunca melodisi hep kulağımda kaldı. aradan yıllar geçti, ergenliğimin başlarında bir gün okuldan gelip yine radyoyu açtım. oha, yıllardır aklımda kalan o şarkı. ama başını kaçırdığım için yine öğrenemedim ne olduğunu. bu kez cesaretimi toplayıp aradım radyoyu, utana sıkıla az önce çalan şarkının ne olduğunu sordum, söylediler. tam olarak 'bana ait bir şey yıllarca benden alınmış da tam o an ona tekrar kavuşmuşum gibi' sevindim. 

eğer yazmaya bu kadar ara vermeseydim bence çok daha güzel anlatabilirdim hislerimi lakin aha bu da bana ders olsun. neyse. 

# beni hatırlatan bir şarkı: 
buna benzer bir soru önceki çelınçlarımızdan birinde daha vardı, o zaman âbime sormuştum, "incelikler yüzünden" demişti. yine destanlar yazdığım ve saat sabahın altısı olduğundan soracak kimsem de yok ama kapanışı kendime kendimi hatırlatan bir şarkının çok sevdiğim bir versiyonuyla yapayım. 

size daha önce linet'i, üşenmeyip konserine gidecek kadar çok sevdiğimi ve o konserde kah gözlerim dolarak kah hop hop hoplayarak kendimden geçtiğimi söylememiştim değil mi? onu da anlatayım bi' ara. 

yine gılgamış yazdım. artık gözlerim kapanıyor. umarım çok saçma imla hataları, anlatım bozuklukları falan yapmamışımdır, sonra dönüp fark edince çok üzülüyorum çünkü. 

öptüm. 


5 Şubat 2021

işte geldim bin yıl sonra!

son günlerde eve taktım. 

her şey geçen sene bu eve taşınmamız ve marinaya bağlasak kira isteyecekleri devasa L kanepemizin bu eve asla uymadığını (yaklaşık 1 yıl sonra yani geçen ay)  kabullendiğim o an başladı. 

bizim salonun şekli bir tuhaf. 3,5 metre uzunluğunda derin bir girinti var, o girintinin tam karşısında televizyon. e tabi televizyonu oraya koyunca L kanepeyi de karşısına koyduk mecburen ama bu sefer de salon saçma bir şekilde bölünmüş durumda. bir tane fransız balkonu var. ben salonda çok seviyorum bu balkonları, içeriden bakınca görüntülerini ama onun da önü kanepenin bi' tarafıyla kapanmış durumda. koskoca salon ama böyle bölük olduğu için de çok saçma bir hâli var.

önce "kanepeyi tamire götüreyim, bi parçasını kessin, o girintiye upuzun olacak şekilde birleştirsin" diye düşündüm. zaten döşemesi de boku yemiş durumda, o da değişir falan. lakin anladım ki bu iş çok pahalıya patlayacak. ertesi günlerde mahallede gezinirken gördüğüm ilk mobilyacının kapısından girdim. ondan sonrası delilik. 

tamir, tadilat falan yapmıyorlarmış ama siparişe göre yeni koltuk yapıyorlarmış. dedim böyle böyle, benim tek parça 320 cm uzunluğunda bir kanepeye ihtiyacım var. yaparız dediler, orada zaten vardı üç beş kanepe modeli. içlerinde en sade olanı seçtim, aha dedim bu olsun. ama gösterdikleri kumaşların renklerini gözüm tutmadı.

ertesi gün koskoca bir top kumaşı sırtlanıp koltukçuya törenler, bol miktarda paralar eşliğinde sundum. onlar da 1 ay içinde teslim edeceklerini söylediler, anlaştık falan.  
e bitti mi? bitmedi!

kanepenin nasıl duracağını hesap ederken fark ettim ki yeni gelecek kanepeye evdeki hiçbir halı uymayacak. ortada çük gibi mini minnak kalan halıları sevmiyorum, yeni bir halı almaya da o an karar verdim. benim araştırma takıntım var a dostlar. epey bilinçli bir tüketiciyimdir bu konuda ama bu iyi bir şey mi ondan emin değilim. yaklaşık 1 hafta boyunca türkiye sınırları içinde üretilmiş bütün halıları bulmuş ve üzerine düşünmüş olmalıyım o ara. neyse, bir milyon tane halı modeli içinden bir tanesini epey beğendim. hatta trendyol'da karşıma çıkan bu halının üreticisine instagram'dan yazıp %10 civarı bir indirim de kaptım. halımız bu: 


hatta benim seçtiğim renk ve tipte koltuk takımıyla da fotoğrafı varmış meğer kendisinin ki o da bu: 
 

bitti mi? elbette nö! 

bu salonda perdemiz de yoktu ve o ana kadar hiç dert etmemiştim. tül ve altındaki güneşlikle takılıyorduk ama madem bir yola girmiştim o da eksik kalmamalıydı. gittim perdeciye en mantıklı ve ucuz ve de kadife görünümlü perdeleri sordum. koyu gri bir perde seçip yine bana göre bol miktarda paralar verip eve döndüm. 

lakin elbette hala ters giden bir şeyler olduğu kesindi. kocamın çeyizinden kalma şu meşhur ikea koltuklardan vardı ve ben zaten kendisinden hazzetmiyorken bir de bu haliyle iyice batmaya başladı gözüme. işte letgo denilen batağa düşmem de tam olarak böyle gerçekleşti. o ikea koltuğu ne yapıp edip satacak ve hayalimdeki yeni salona uygun bir berjerle bu şahane kombinimi tamamlayacaktım. 

bu süreçten de 30 km çapındaki tüm ikinci el berjerlere ve memleket hudutları dahilinde üretilmiş tüm tekli koltuklara hakim olarak çıktım. hatta hayat bu konuda yüzüme güldü diyebiliriz. letgo'da gözüme  istediğim tarz ve epey iyi durumdaki bir berjeri kestirdim ve adama benimkinin ilanını yollayıp "bunları takas edelim mi?" dedim. evlerimiz de epey birbirine uzak ama adam valla aldı berjerini geldi, ben de bizim ikea'yı abimin sırtına atıverdim. kapı önünde 5 dk. içinde kavuştum yeni dekoreyşınlarıma uyacak arzu nesneme. onlar da şunlar. soldaki ilandaki fotosuyla bizim sürgün ikea, sağdaki de yeni berjerim. 


he tabi o arada benim o koca L kanepeyi de bir sürü başka siteye daha koydum satılması umuduyla çünkü allah affetsin epey pejmürde durumdaydı. biri almaz da hibe etmek zorunda kalırım hatta alacak kimseyi de bulamazsam yazık çöpe mi gitsin şimdi diye ödüm kopuyordu. 

sonra dedim ki eee bu kadar değiştiriyorum her şeyi madem neden bütün salonu elden geçirmeyeyim? 

evlendiğimizde anca 2-3 kişinin yemek yiyebileceği büyüklükte bir yemek masamız vardı ve epey de seviyordum onu. lakin bir akşam üstü kalabalık bir misafir grubunun "hafta sonu size gelmek istiyoruz" telefonuyla koştur koştur eve en yakın möbleci olan koçtaş'a gittik. zaten kapanmak üzereydi, yarım saat içinde falan acil teslim alabileceğimiz ama aldığımız günden beri 1 gün olsun sevgime mazhar olamamış masa ve sandalye takımını seçtik, yani şunu: 


burası eski evimiz ve o evde yine bir şekilde takılıyordu kenarda ama artık yeminimi bozmuş gözümü karartmıştım, neden o da değişmesindi? zaten bu salon için fazla büyüktü, e sandalyeleri de öküz ölüsü gibi ağırdı. 8 kişilik masayı kim naapsındı, sanki ben 8 kişiye yemek yapabilecek kapasitede miydim ki?  derken hooop o da letgo'ya ışınlandı. 

e şimdi ne lazım? yeni masa ve sandalye. 

hikaye aynı... yine milyonlarca sekmede kafamdaki model arandı, bin ayrı üreticiye fiyat ve ölçü soruldu derken aradığım modeli inegöl'de bir yerden buldum. instagram yazışmalarından watzapa geçip ilişkimizde boyut atladık hatta bu yeni boyutta ben yine paralar paralarrr ödedim. he o arada inşallah dolandırılmamışımdır, kapora diye yarısını ödedim çünkü hiç bilmediğim bir ibana. neyse allah büyük. 

peki ya masa?
masalara kıran girmiş a dostlarım. şu boktan memlekette mdf, sunta olmayan şöyle güzel ahşap renginde yuvarlak masa kalmamış. he bir yerlerde var, yok değil ama neden ben sadece iki parça ağaçtan oluşan, yapımı ne bileyim bir kanepe, bir sandalye kadar zahmet gerektirmeyen dümdüz bir ahşaba milyorrlarrr vereyim? veremem de zaten, yok. 

o yüzden iş başa düştü ve letgo batağına tekrar daldım. 

ya bu site, dandiklik falan dalında bir şeye aday olmalı ve altın madalya kazanmalı. bir site bu kadar mı saçma çalışır? istanbul'un göbeğinde 5 km çapta masa ara diyorum önüme çanakkale barbaros mahallesi'nden hidrofor çıkarıyor. aramaya "yuvarlak masa" yazıyorum önüme 50 bin küsür sonuç getiriyor ama bunların sadece %1'i yuvarlak masa. geri kalan binlercesi: kareli, dikdörtgen hatta altıgen masalar ve adında yuvarlak geçen her şey: yuvarlak halı, yuvarlak tepsi, yuvarlak leğen... 

sonra çok zeki olduğum için dedim ki kendi kendime "aa ben bunu tırnak içinde yazayım, google gibi belki işe yarar!" bakın onun da sonucu bu: 
beyin yoksunu letgo! 
madem 752 sonuca düştün, bari bir tanesi yuvarlak masa olsun! 
sen neyi eledin acaba 50.000 ilan içinde?

ilk ilandaki "yuvarlak testereli makita" dan aldığım ilhamla biraz da bu gerzek sitenin güzide kullanıcılarından bahsetmek istiyorum  ama ben susayım ss'lerim konuşsun: 


aslında daha fazlası da var ama bu kadarı yeterli diye düşünüyorum. he elbette ne halı arıyordum ne de hasır saat.  sadece "yuvarlak masa" yazıp maruz kaldıklarım bunlar. 

he bir de mdf masa ilanı vermek isteyip başlığa medefe yazan spotçu abiler var ve maalesef kendi medefe masamı henüz satabilmiş değilim. hatta biraz da o konudan bahsedeyim. bu sitede çok ilginç insanlar var gerçekten. 

günde on bin defa şöyle şeyler oluyor: 

yazan kişi: MASA HALA SATILIK MI?
ben : EVET 

ve sonrası sonsuzluğa uzanan bir sessizlik... bu mu yani, gerçekten yüz bin ilan içinden benim masamı bulup sadece satılık olup olmadığını mı merak ettin? eee? 

neyse konumuza dönelim. an itibariyle kanepeleri teslim etmelerine 10, sandalyeler içinse 6-7 gün var. 1 adet berjer, fon perdesi, hasır bir sandık, bir takım yeni kırlentler ve bir adet yan sehpayı temin etmiş bulunmaktayım ama berjer hariç hiçbirinden kocamın haberi yok. bir şeyler alıp sattığımı biliyor tabii ama ne aldığımı bilmiyor, kargo geldikçe evin değişik yerlerine sokuşturup üzerlerini çul çaputla örtüyorum. sürpriz olsun diye de söylemiyorum. 2-3 günlüğüne memleketine gidecekti ama bırakmadım. tam kanepe falan geldiği gün gitsin, o döndüğünde ev hazır olsun istiyorum. 

kısacası evde kalmaktan kafayı yedim de diyebiliriz. 

aslında ben genellikle yaptığımı ettiğimi değil de düşündüklerimi, hissettiklerimi yazardım buraya ama koronanın en büyük tekmelerinden biri bu oldu bence. o binbir farklı şey yaşayıp farklı şey hissettiğimiz günler epey uzakta kaldı. olumsuz bir şekilde birbirimize benziyoruz gitgide. 

- nasılsın?
- ay iyiyim işte evdeyim sen nasılsın?
- ben de aynı, n'apıyorsun?
- ne yapayım işte evdeyim, ora döndüm bura döndüm, dizi izledim vızzz  vızz
- ay çok özledim
- aa ben de çok özledim, korona bitse de buluşak...

valla ben yine ev kuşu bünyeli kontenjanından iyi idare ettim aylarca ama yok, son aylarda yaptığım bütün telefon konuşmaları sadece şu cümlelerden ibaret. normalde tanıdığım, sevdiğim tüm insanlarla başka başka konularım olurdu konuşacak. ne bileyim, biri bir şey görmüş, birinin başına bir şey gelmiş olaylar olaylar... son 7-8 aydır kayınvalidemden en yakın arkadaşıma, beni özleyip arayan bir öğrencimden abime herkesle sadece bu kadar konuşabiliyoruz. valla o yüzden anlatacak bi' his bulamadım. tıkandım kaldım aylardır. bari dedim kendi çapımdaki iç mimari maceralarımı yazayım. 

hatta şu işleri bir bitireyim evin havalı fotoğraflarını çekebilirsem buraya da atarım. birlikte kritik yaparız, onu oraya koy, bunu şuraya iliştir falan diyen çıkar belki, ben de böyle eve sardıkça korona anksiyetlerimden kaçmış olurum bir süre daha. 

he o arada olan bitenin başlıklarını da özet geçeyim. belki ilerleyen günlerde ayrıntılarını yazarım. 

- dolap.com'da  nasıl oltaya geldim?
- letgo ve armut.com pazarlıklarının püf noktaları? 
- vintage sandalye işine girmekle ilgili fikirlerim? (yoksa esnaf mı oluyordum?)
- spot eşyacılarla ilgili karanlık düşüncelerim nereye varacaktı?  
- bitmeyen minimalizm serüvenim (attıkça nasıl da seviniyordum?)

he bir de ben buraya yazmazken hayatımın bunlardan bambaşka bir yerinde çok güzel bir şey oldu. ekim ayında çocuklar için yazdığım canım kitabım basılıp kitabevi raflarına kondu. :) hatta öyle güzel bir yayınevinden çıktı ki orası bambaşka bir mutluluk. ursula k. le guin'le aynı yayınevinde basıldı kitaplarımız. bunu düşündükçe mutlu oluyorum sonra hiç tanımadığım çocuklardan yorumlar, ellerinde kitabımla fotoğraflar yağıyor mesaj kutuma, anlatamayacağım bir neşe kaplıyor içimi. burada anonim kalayım diye şaapamıyorum adını falan ama yine de yazasım geldi cağnım bloguma. 

böyle işte dostlarım. sizde ne var ne yok? 
yazmadığım onca zamana rağmen hâlâ okuyanım varsa her birinizi yanaklarınızdan hasretle öpüyor ve elbette slogan ata ata şimdilik gidiyorum: 


!!!!!!

aşağı bakmayacağız

aşağı bakmayacağız! 

aşağı bakmayacağız! 

aşağı bakmayacağız! 

aşağı bakmayacağız! 

!!!!!!

öptüm


14 Nisan 2020

evdeki güzel şeyler II, canım kızlar, müzikli mimler...

sabah sabah yedi buçukta uyandım! yedi buçukta uyanmamam gerekiyordu. en iyi ihtimalle 5'te uyumuşumdur, o saate kadar en az yedi bölüm galactica izlemiştik. lâkin nereden çıktığı belli olmayan hain bir sivri sinek serçe parmağımı ısırmış. kaşınırken uykum kaçtı. bâri bir işe yarayıp blog yazayım, mim falan yapayım diye geldim. 


bu resmin sahibi, yaptığı tablolar ve el işleri ile geçimini sağlayan gülbahar hanım. instagram'da tesadüfen bulmuş, hemen takip etmiştim. sonra bir gün bu resmi paylaştı. neden bilmiyorum bir his geldi içime. biri birgül, biri mina, diğeri de benmişim gibi geldi. 

çok kısa süre sonra gülbahar hanım bana yazdı. onu takip ettiğim hesap öğretmenlikle, çocuklarla ilgili şeyleri paylaştığım mesleki hesabım. bana çocukluğuyla ilgili bir şey sormuş, sohbet ettik biraz. sonra dedim ki "ben sizin bir resminize vuruldum, hem kendim hem de iki arkadaşım için istiyorum olur mu?" 

üçümüz iki ayrı şehirdeyiz ama aynı gün geldi resimlerimiz. gülbahar hanım bir de not iliştirmiş yanına: "sohrap sepehri - suyun ayak sesi"
hemen girip baktım. 


çok güzel bir şiir, çok uzun. okudukça insanın gözünün önüne resimler getiren, o resimlerde olup biteni düşündürüp "böyle de güzel anlatır mı" dedirten bir şiir.

o gün anlaştık kızlarla. kırmızılı olan birgül'müş, sarılı mina ve mavili de ben. birbirimizden kilometrelerce uzakta aynı gün ağlattı bizi bu resim. 

geldiğinden beri kitaplığın aynı rafında duruyor. her gördüğümde içleniyorum, evimdeki en sevdiğim şeylerden biri, bana hep iyi geliyor. 

buraya gelene kadar çok içlendim. bu resmin geldiği gün gece yatmadan önce çerçevesiyle göğsüme basıp bir dilek dilemiştim. olmadı. ne yapalım sağlık olsun. 

en iyisi müzikli mime geçeyim. 

adını sevdiğim bir şarkı? 
ne güzel şeyler yapmışlar zamanında 

17 yaşında olmak hakkında bir şarkı?
bu şarkı çıktığında 17 yaşındaydım 
ve o sıralar aşık olduğum çocuk teoman'a çok benziyordu. 
açıp açıp sanki platonik aşkım bana şarkı yazmış gibi dinliyordum. 


bana birini hatırlatan bir şarkı?
dinlediğim çoğu şey bana bir şeyleri ya da birilerini hatırlatır zaten. 
şarkılar hatıralarıyla, ait oldukları zaman dilimiyle birlikte geliyorlar. 
ama ilk aklıma gelen bu oldu: 
son sınıfımla şarkımızdı. 
teneffüslerde açıp açıp kudururduk çocuklarla. 
bütün hareketleri takip etmeye çalışıp 
senkronize olmaya falan çalışıyorduk birlikte. 
canlarım benim...

öfkeli olmak hakkında bir şarkı?
elbette bu: 
bu soruyu yüz kere daha sorsalar 
yine bu cevabı yapıştırırım düşünmeden. 

gecenin üçünde dinlediğim bir şarkı: 
hayatımın bir döneminde geceler boyu dinlediğim bir şarkı. 


şimdi gidip bir kahve daha koyacağım kendime. biraz bloglarda gezip sonra evde aşırı sıradan şeyler yapacağım. gerçekten bir bu eksikmiş gibi buzdolabı bozuldu dün, fişini  çektik belki kendine gelir diye. hazır her şeyi boşaltmışken onu sileyim, çamaşır falan asayım. belki biraz da evdeki bitkilere sataşır köpeği dürterim. yatmaya doymuyor ayı. 

bakmak isterseniz gülbahar hanım'ın instagram sayfası: instagram.com/mizikalisler
şöyle rengarenk bir dünyası var: 


öptüm. 



28 Mart 2020

bu arkadaş neyin ecelinde?

dün ve bugün biraz örgü ördüm. ortaya çıkanları buraya koymayı hem çok istiyor hem de tek tek fotoğraflarını çekmeye çok üşeniyorum. ama yakın zamanda çözeceğim bu işi. 

bugün belki biraz dizi överim demiştim ama bu konularda iyi değilim. lakin bu işi epey iyi yapan birini tanıyorum ve o kişi de bawer.  son on yıl içerisinde bawer çakır imzalı bir yazıya denk geldiyseniz bir yerde, siz de kendisini tanıyor olabilirsiniz. benim tanışıklığım âbim yüzünden, birbirlerine hemşiiiire diyorlar, bende araya kaynayıp her ikisinin de hemşiiiresi oluyorum tabii. neyse, bawer hep iyi yazılar yazar. bir süredir bu instagram sayfasında (fakfukfon tv) dizi önerileri yapıyor. sayfanın mottosu şu: "maço hetero erkekler hakkında olmayan dizilerin/belgesellerin/şovların peşinde bir arşiv çalışması. niyeti ciddi." valla öylesine hasretim ki böyle bir mottoya ben, her şeyin erkekler hakkında olmasından aşırı sıkkın, kadın kahramana, kuir karaktere açım. o yüzden üç beş dizi değil, iyi bir kaynak önermek daha mantıklı bir fikir gibi geldi. 

ben bu aralar her gece gilmore girls izliyorum. kaçıncı kez baştan izlediğimi bilmediğim canım gilmore girls, cnbc-e'nin kanal e olduğu günlerden yadigar. bir şeylerin beni alıp bambaşka bir yere götürmesine ihtiyacım vardı, aklıma ilk gelen de bu oldu. şu son iki haftadır uyku öncesinde lorelai, rory ve luke ile olmak bana çok iyi geliyor. bir de emily var, canım emily.


bir de ekşi şeyler'de şöyle bir sayfa var önerebileceğim. netflix'te gizlenmiş kategorilere ulaşmak için ipucu yazısı, epey işe yarıyor. 

zavadak dayı'yı gördünüz mü? manavgat'ta kaza yapan sarı kazaklı arkadaş, türkiye'nin insan olup dile gelmiş  hali gibi. hem suçlu hem güçlü hem de komik. remixini de yapmışlar, çok bunalınca açıp izliyoruz kocamla. 


oldum olası ev sayfalarını gezmeyi çok severim. şu köşeyi beğendim en son. 



lilly'nin renkleri karıştırma zevkini,eşyalarını, duvarındaki posterleri, yatak örtülerini, halılarının çoğunu ve nerede kullandığını anlayamadığım o lavabosunu çok beğendim. yani şunu: 
şöyle lavabo yapmak çok mu zor sayın banyocular? neden hep sıkıcı beyazlara tâlim etmek zorundayız. benim çocukluğumda soluk yeşil klozetler vardı ve çok severdim onları. o zamanın orta sınıf banyoları artık  "retro bahtroom" gibi başlıklarla çıkıyor karşıma, retro! 30 sene öncesinin klozetine bile sahip çıkamıyoruz ya, çok üzülüyorum. bir o kadar da sevmeyeni vardır elbette o yeşil banyoların ama niye sevmediğimiz her şeyi (işe yaramasına rağmen) atıyoruz bilmiyorum. ikinci el satış denilen şey kişilerin seçimine bırakılmamalı (ister atar ister satarım=no!) bunun bir kanunu, kuralı falan olmalı, ne bileyim en azından bir kuruldan falan geçmeli bu atılacak şeyler önce, ona göre tasnif edilmeli. bir gün ülkenin başına geçersem ilk bunu yasaklayacağım. 

akşama doğru onedio'ya baktım biraz. zaman geçirmelik, eğlenceli 20 site derlemişler internetten. ben en çok radioo.com'u yeniden bulduğuma sevindim. dünya haritasından bir ülke ve tarih seçiyorsunuz. o tarihte, o ülkeden müzikler çalmaya başlıyor. türkiye'de adını bile duymadığım şarkıcılar çıktı birkaç kez karşıma. ara sıra da gidip şili, kolombiya falan güney amerika ülkelerinde geziyorum, peru'dan çok güzel şeyler çıkıyor. manyak gibi niyeyse 40'larda almanya'yı dinleyeyim dedim, bir anda etrafımda çirkin kurlar yapan ss subaylarıyla dolu bir salonda buldum kendimi. oralara gitmeyin. yunanistan'a gideyim dedim, 80'lere. komşu beni epey şaşırttı. şöyle bir şarkı varmış. 


çevirisine baktım, sözler de bi' acayip. beğendim. 


annemin dünkü fotoğraf hediyesi şuydu: 

facebook duvarına yapıştırıp "hadi kalk denize gidelim" yazdım. ertesi gün konuştuğumuzda, fotoğrafa bakıp güzel hayaller kurduğunu söyledi. bekle bizi şelllllâle!

sigarayı azaltmaya çalışıyorum. kocam az içiyordu, günlerdir hiç içmiyor. ben de başaracağım umarım. 

defneciğim ve annesiyle görüntülü sohbetler ettik. kocaman kız oldu artık ama bana hep bebek. facebook'ta şöyle bir şey paylaşmış, görünce çok içlendim. 



bugünlük bu kadar sanırım. 

öptüm. 


5 Mart 2020

bu yazıda 23 yıl var

bundan 11 yıl kadar önce bir kış akşamı başlayan blogculuk maceramın sebebi yalnızlıktı. kıbrıs'a yeni gitmiş, sabahtan akşama okulda, akşamdan geceye ise güzel öğrenci odamda hayatımın en yalnız dönemlerini yaşıyordum. arkadaşım ya da sevgilim, evimde de internetim yoktu. word dosyalarına günlerimin nasıl geçtiğini, havadisleri yazıyor okula gidince bilgi-işlemin internetinden bağlanıp maille tek tek istanbul'daki arkadaşlarıma yolluyordum. sonra blogları keşfettim. ay dedim tek tek yazacağıma buraya yazayım, beni merak eden de açıp oradan okusun. 

sonra yalnızlığım zamanla geçti. her gün gördüğüm, gurbet ellerde hastalandığımda adeta anammışçasına bana bakan, iyileştiğimde birlikte sabahlara kadar bar meyhane gezip sabahına birlikte derse girdiğimiz, uyuklayınca hoca anlamasın diye arka sıradan dürten şahane arkadaşlar edindim. ama bırakamadım yazmayı. kişisel tarihimin kayıtlı olduğu böyle bir yerin varlığı hep iyi geldi. bir gün yaşlandığımda, gençliğimin gündelik halinin nasıl geçtiğini hatırlatacak bir yer fikri... kimi dönem gelip iki satır yazmadığım o uzun aralara rağmen hepsi burada. iyi ki de öyle olmuş. 

şubat mimi sorularından biri aşk hayatını tarzınla anlat diyordu, elbette önce "yok canım ne alakası var" dedim. ama sonra düşündüm vay be dedim biz de boru değiliz, biz de bugünlere böyle "süt sağmaya gidiyorum kombiniyle" gelmedik. şu sıralar nükseden sims bağımlılığımın da etkisiyle dedim ben simste yapıp yazayım. buraları bilmezden önceki günlere dair de bir şeyler olsun hem cağnım blogumda. üşenmedim şaaptım. 

bu çocuğumuz henüz 15 yaşlarında minicik bir ergen. yalnız, kendisine ergen denilince bozuluyor. sabahları söylene söylene okula, öğleden sonra da istiklal caddesi'ne kendi gibi ergen denilince bozulan gerzolarla buluşmaya gidiyor. en sevdiği barın adı morg. içeride 18 yaşından büyük sadece birkaç kişi var. onlardan biri de barın diiceyi erdem. kızımız kendisine aşık. erdem'le hayâti ortak noktaları var, ikisi de en çok nirvana seviyor. fonda lithium, heart shapped box ve smells like teen spirit çalarken bazen erdem'le göz göze geliyorlar. küçük kızımız çok heyecanlanıyor ama flörtleri aylarca bundan öteye gitmiyor. flört ettiklerini de zaten ikisinden başka kimse bilmiyor. onların bilme sebebi ise herkesin herkesi tanıyıp arkadaş olması ama bu iki safoskinin asla arkadaş gibi iki lafı bir araya getirememeleri. konuştuklarında üçüncü bir cümleye geçemiyorlar. 
bu arada 90'lı yıllarda olduğumuz için morg'u sık sık polis basıyor ama neyse ki her seferinde baskının haberi kendisinden önce geliyor. bir bar dolusu salak ergen koşa koşa yolun karşısına geçip trt'nin avlusunda takılıyorlar. muzlu likörle sütü karıştırıp ikinci plastik bardak bittiğinde maymuna dönüyorlar. ergen denince kızıyor ancak kafaları iyi olunca trt'nin duvarında uzun eşek oynamaktan da geri kalmıyorlar. 

kızımızın tarzı tam olarak bu, hava biraz soğuksa kıçına bir de oduncu gömleği bağlıyor ve en sıcak havada bile o lanet olasıca postallarından vazgeçmiyor çünkü grunge is not dead! 

artık 90'ların sonuna yaklaşırken bir hafta sonu kızımız atlas pasajında ispanyol paça bir pantolona aşık oluyor. pantolon 34 beden, biraz sıkıyor göbeği ama yine de alıyor onu o gün. bir tane daha yok çünkü alması lazım. cebindeki tüm parayı sayıp pantolona kavuştuktan sonra bütün gün sokak köpeği gibi aç geziyor ama olsun, mutlu oluyor. 


zaten tam da o aralar the doors dinlemeye başlıyor. nirvana ve pearl jam'den vazgeçmiyor ama yeni bir şeylere kayıyor gönlü. paçası bol ve çiçekli pantuluyla göbeğini bile açtığı yeni bir tarzı var artık. her akşam eve dönerken bir öğrenci bileti parası ve bir iki boncuk kolye alacak para bırakıyor. istiklal'den çıkarken mis sokak'taki takıcılara uğrayıp öyle gidiyor eve. bir gün "ayyhh boynumda baya bir ağırlık var, sayayım bakayım şunları" deyip neredeyse iki saatin sonunda boynundaki kolyeleri çözüp açmayı başarıyor. uç uca ekleyince 13 metre eden boncukları geri takıyor boynuna. yakışıyor çünkü. bu arada morg artık yok, en çok ipek sokak'taki çalıntıya gidiyor. yeni arkadaşları da var. 

bir akşam çalıntı'nın kapısında erdem'i ve ikisinin çok yakın arkadaşı olan kudret'i görüyor. bi' ara kudret bir yerlere kayboluyor, ilk kez erdem'le morg dışında bir yerde ve baş başalar. bir iki saat şu fotoğrafta tam su bidonunun durduğu merdivenlere çöküp kendilerince sohbet ediyorlar. kızımız son ayrıldığı sevgilisinden bahsediyor erdem'e. erdem ayrıldıklarını duyunca sevindiğini belli ediyor.
kudret elinde bir gitarla çıkıp geliyor. "hadi biraz sokakta çalalım da sonra bira içmeye gideriz" deyince kalkıyorlar. 

yapı kredi'nin önüne gidiyorlar. onlar çalarken yanlarına süleyman geliyor. süleyman yine sokaktan tanıdıkları bir çocuk, tinerci süleyman. tinerci süleyman'ın kafası yine bi' dünya elbette. "abla dansedelim mi?" diyor. bunu duyan piç kudret, elvis çalmaya başlıyor. kızımız "ayh saçmalamayın" eşliğinde kalkıyor. başka biri olsa "ya bi git" diyerek itekleyecek ama süleyman'ı reddederse çocuk içinden "tinerciyim diye öyle yaptı" der diye korkuyor. süleyman kırılmasın durduk yere. yapı kredi'nin önünde çiçekli pantolonu ve süleyman'dan gelen tiner-bali karışık kokular eşliğinde dans ediyorlar. fonda 'it's now or never' çalıyor. 

şarkı bitiyor, kendilerince bu romantizme ortak olan istiklal gezentilerinin attığı paralar birer biradan daha da fazlasını alacak miktara ulaşınca dünyanın en saçma isimli barı hangi'ye gidiyorlar. içeride üçünden başka kimse yok. erdem kızımızın elini tutuyor. fonda 'karma police' çalıyor. 

ve kış geliyor. kızımız artık on yedi yaşının ortalarında. 
artık çalıntı'ya gitmiyor çünkü orası artık "ay ne biçim tipler"le dolu. özellikle üniversite için istanbul'a sonradan gelen ve fazlasıyla kendinden emin, iki bira içip kalkan, oraya da zaten yan masadaki kızlar ve oğlanlarla flört etmeye gelmiş tipler. 

kızımızın favori mekanı artık maskeli. bu kez pantula değil başka bir çocuğa aşık oluyor. maskeli'deki çocuk barın aynı zamanda işletmecisi. ve aslında çocuk falan da değil. kızımız artık hayvan gibi içip hâlen ayık görünebiliyor ve bir gece kafası bi' milyorken 27 yaşındaki bu oğlana niyetini belli ediyor. reddedilmiyor lakin o gece kendisinden en az on kadeh falan dahasını yuvarlamış olan 27 diyor ki: ya ama sen niye on yedi yaşındasın ki ya!
şimdi buradan bakınca tamamen bu cümlenin üzerine kendine yeni bir tarz yarattığını apaçık gördüğümüz kızımız artık deri ceketler, minicik etekler ve götü donmasın diye kara kara külotlu çoraplar giyiyor. o zamanlar henüz çorap çizme diye bir şey olmadığı için dizüstü çorabını diz altı dar çizmesinin içine giyip kendine rakınrol bir tarz yapıyor. artık saçını başını nasıl yapacağını öğrenmiş, gözlerini de kara kara yapınca oldukça havalı olduğundan görenlerin dibi düşüyor, bi' tek 27 düşmüyor. 

fonda ne çalıyor hiç belli değil. çok içmiş hatırlamıyor. 

ne çaldığı, nasıl geçtiği belli olmayan birkaç senenin ardından bir akşam üstü çalıştığı barda soundcheck var. kızımız barın içinde, sahneye arkası  dönük. fonda çalan düzgün bir şey yok ama arada duyduğu "sssse aahhh sssse aaa" ve kablo cızırtıları, mikrofon ötmeleri eşliğinde birinin sesi dikkatini çekiyor. dönüp bakmıyor çünkü işi var o an, havuç doğruyor. sonra kulağıyla sadece o sesi takip ediyor. "abi basları aç, tizi kıs, tamam bırak" 

arkasını döndüğü an herkes enstrümanının başında, kimse konuşmuyor. kızımız davulcuyu beğendi, nasıl olduysa az önceki güzel sesin ona ait olduğuna da emin. bir şekilde konuşma trafiği yeniden başlayınca doğrulanıyor teorisi. içinden sevgili olacakları geçiyor. tanımadığı bu davulcu, götün teki mi, evli mi, kızımızı beğenir mi falan hiçbiri yok. çok emin, sevgili olacaklar. 

soundcheck bitince davulcu upuzun barın önündeki 18 sandalyeden tam kızımızın karşısındakine oturuyor. "bir şey ister misin?" sorusuna "fark etmez, alkolsüz ne verirsen içerim" diye cevap veriyor. 

'alkolsüz ne verirsen içerim'den iki hafta sonra bir akşam üstü yine deri ceketi, kısa eteği ve elinde iki ayçöreği ile davulcu'nun evinin önünde buluyor kendini. aslında başka bir yerde buluşacaklardı ama davulcu "hava soğuk, gel hem bir şeyler izleriz" diyerek evine davet edince çok da umurunda olmuyor. o kadar emin ki ikisinin arasında bir şey olacağından, bugün değilse yarın o eve gideceğinden. 

ay çöreklerini birer açık çay eşliğinde yedikleri akşamdan iki hafta sonra bir akşam ve yine o evde içinden diyor ki: bu benim hayatımın aşkı olacak. 

günler, aylar, yıllar geçiyor. hayatının aşkı hep yanında. artık eskisi kadar içmiyor, haftanın neredeyse her günü kendini sokaklarda bulmuyor. gündüz ve geceleri evde ve ortaköy'ün ya da istiklal'in ara sokaklarında yine davulcu'yla geçiyor. kara ceketler, minik eteklerden daha rahat ettiği kıyafetlere kayıyor tarzı. o da yaklaşık şöyle bir şey. 
hem rahat hem mutlu.  saçlarını da kesmeye karar vermiş o arada. uzun süre alışık olmadığı kadar kısa saçlarla geziyor.

bir akşam hayatının aşkı 'ben artık yokum" dediğinde de buna benzer bir şey var üstünde. 

bir türlü sevmediği ama nedense vazgeçmediği kısa saçlarıyla başka bir hayata başlamak üzere karanlık bir istiklal sokağına yürüyor. o karanlıktan çıkmak için şehri hatta ülkeyi terk etmesi gerektiğini hissediyor. 25 yaşında, hayatında ilk kez üniversite sınavına girmeye karar veriyor. bir yıl kadar süren geceleri barda kadeh tokuşturmalı, gündüzleri soru çözmeli bir dönem sonrasında bir ağustos günü gidiş biletini alıyor. gidiş bileti çok pahalı: bazen bar meyhaneden erken dönülüp çözülmüş soruların, her gün gidilen dersanenin sayesinde yapılmış netlerle dolu bir ösym belgesi. 

son 3 yıldır neredeyse kışın bile ayağından çıkarmadığı pörsümüş adidas samoa'ları ile hava alanında beklerken  hayatının aşkına, gittiğini  ve artık dönmeyeceğini hissettiren, sarkastik bir mesaj atıyor. mesaj "hoşça kal" şeklinde bitiyor. 

karşılık olarak uçağa tam binerken gülümseten "hoş çakal" cevabı geliyor. 

kısa saçları ve olabildiğince gündelik hâli ile ve otuz yaşına gelmişken bitiyor üniversite. daha mezun olmadan oradaki bir okulla anlaşıyor ve öğretmen oluyor kızımız. artık tarzı da böyle. 
okulun sıkı kıyafet yönetmeliğine uygun ama yine de olabildiğince rahat. çocuklar renkli giyinmesini istediği için onları kırmıyor ama gömlek giymediği belli olmasın diye sürekli şal takıyor. sınıfın kapısından içeri girince penye tişörtleri ile mutlu ama nöbete çıkarken o ceket giyiliyor yeniden. dövmeler saklanıyor, rengarenk şallarla penyeler gizleniyor. 

böyle böyle birkaç sene daha geçiyor. ama git gide mutsuz hissediyor kendini, "benim burada ne işim var?" diyor. "bu hayat benim mi, hep böyle mi geçecek?" diyor. bunu demeye başladığında tam olarak 2013 yazı. 2014 kışında ara tatilde istanbul'a geliyor, sanıyor ki istanbul'a gidince tatil iyi gelecek, on gün geçmeden "yok ya evimi özledim" diyerek geri dönmek isteyecek. tatilin son günü, içinde bir gram olsun dönme isteği olmadığını anlayınca annesinin evindeki odasında sabaha kadar sessiz sessiz ağlıyor. gelip bloguna şöyle şeyler yazıyor. 

ama yine de dönmek zorunda. artık tek kişilik, canı ne isterse yaptığı bir hayatı yok, hem çocuklar var orada bekleyen, zaten kapı gibi sözleşmeye de imza atmış. neyse bakalım bu da geçer diyerek geri dönüyor. 

şubattan mayısa kadar karanlık. barda meyhanede geçen bir karanlık değil. gündüzleri okulda, akşamları daha bir yıl önce hevesle alıp, dayayıp döşediği evinde geçen bir karanlık. nefes alamadığı, bir bahar günü okulda defne'ye sıkı sıkı sarılıp "defne bu anı sakın unutma" dediği günler. o defne'ye sarılsın, defne ona. sonra hiç sıkılmasın, canı da her şeyi yakıp yıkıp istanbul'a falan gitmek istemesin diye defne onu tutsun bırakmasın istiyor. fonda ağaçlar hışırdıyor.

lakin yapamıyor. 

mayıs sonlarında aaaaahhh yeter ne olacaksa olsun diyor artık içinden. haziranda çocuklara karnelerini veriyor. onlar bilmiyor ama sıkı sıkı sarılıyor hepsine. öyle bir belirsizlik ki "affedin çocuklar ben gidiyorum" diyemiyor. ertesi gün uçağı var, çocuklar eylül'de görüşeceklerini sanıyor ama kızımız dönmeyeceğini içten içe biliyor. 

bu kez uçağa binerken hoşçakal demiyor, "geri döner miyim bilmiyorum" diyor. karşıdan cevap falan da gelmiyor. artık canı sıkılan da zaten sadece o değil. 

istanbul'a adım attığının ertesi günü iki arkadaşı ve nasıl oluyorsa hayatının aşkı davulcu ile birlikte bir öğlen vakti peyote'de bir masada buluyor kendini. birer bira söylemişler. hava ne güzel, bira sevmezdi aslında ama bu ne güzel bira, bu ne güzel bir gün. sonra abisi ve onun arkadaşları ile buluşuyor. caddede pride yürüyüşü var o gün. ellerinde "but kavmi" yazan kocaman bir dövizle kalabalığa karışıyorlar. abisinin arkadaşı seyyar satıcının yanından geçerken birer  çiçekli taç alıp takıyor hepsinin kafasına. kafasındaki çiçekli taç ne güzel! hep birlikte "direne direne kazanacağız" diye bağırmak ne güzel. birileri deli deli kahkaha ve çığlıklar atarken diğer taraftan gelen gürül gürül slogan sesleri ne güzel. arkadaşlarla olmak ne güzel. fonda arkadaki deli gruptan gelen "faşizme karşı bacak omuza" sesleri duyuluyor.

kızımız bir daha geri dönmüyor. 

bu yazıya simsli, tarzlı, komikli bir şey yazayım diye başlamıştım nerelere geldi. bir saati geçmiş yazmaya başlayalı, yerimden hiç kalkmadım. nasıl oldu bilmiyorum. bir kahve yapıp bi' su alıp kendime geleyim. 

geldim, bitiriyorum artık. kaldığımız günden neredeyse altı yıl sonra işte tarzım da, yüzümdeki çizgiler ve dombik dombik yanaklarım da böyle: 


2014 yılındaki pride yürüyüşünün üzerine 17 kilo almış bulunmaktayım. bir zamanlar 'acaba bana olur mu' diye düşünmeyip vitrinde neyi beğense en küçük bedenini alıp çıkan, bisiklet yaka  tişörtler giyebilen, göbeğini hiç düşünmeden açıveren kız yemin ederim yaşlandı artık. yaşlanırken aldığı 10+17 kiloyla barışması da hiç kolay olmadı, kurtuluşu yamuk yamuk etekler ve siyahta buldu. dolabında yılda bir kez falan giydiği yegane kot dışında renkli bir şeyi neredeyse yok. evde bile siyah giyiyor. 

ve tam olarak aşağıdaki gibi yaşlanmak istiyor. 

biraz kilo versin, saçlarındaki griler öyle güzel çoğalsın ki boyamak zorunda kalmasın, bir düğüne davete giderken öyle gitsin ki hem yakışsın hem de üstündekiler "ben gençken alabildiğine cool ve rakınroll bi' kızdım" desin.

demiştim ne yazarsam yazayım havalı bir tarzım varmış gibi görünecek diye. yazıyı tam olarak yazdığım şekilde bitireyim. 
şu an tam olarak şöyle görünüyorum. biraz sonra kalkıp bulaşık makinesini boşaltacak, makinedeki nevresimleri asıp köpeğin evin dört bir yanına saçtığı tüyleri süpürecek bir hanım birey için bence ideal bir tarz. hikayeyi "işte benim stilim" ile açıp "doya doya moda" formunda sonlandırıyorum. ay vallahi de gocunmuyorum. göynümüz hoş olsun. 

davulcu en son "ben artık yokum" demişti. "ben artık yokum"dan dokuz yıl sonra yine bir akşam "benimle gelir misin?" dedi. gittim. iyi ki de öyle olmuş. hayatımın aşkına gurur yapmamak  en iyi kararlarından biriydi. o da boş durmamış, benim buralarda olmadığım yıllarda gitar çalmayı öğrenmiş. 

artık her günümün sonunda davulcu, fonda gitar çalıyor. 

öptüm.