sonunda sıra, kimi yazsam diye kıvranmadığım bilakis cevabı şaak diye aklıma gelen bir soruya geldiği için mutluyum.
bu arkadaşla ilgili yazmadan önce kendisini dürtüp konuyla ilgili gerekli izinleri alabildiğim için de mutluyum ama en çok 25 yılı devirmek üzere olan muhteşem arkadaşlığımız halen sürüyor olduğu için mutluyum.
ilk gününden son gününe anlatacağım tonla şey var ama önce şununla başlamam lazım:
istiklal caddesi'nin tam da gönlüme göre bir yer olduğunu yeni keşfettiğim yıllar. sanırım 14 falanım. her gün kapısından küfürler ederek girdiğim korkunç lisemden öğleden sonra arkama bakmadan kaçıp soluğu taksim tramvay durağında alıyorum. bu arada ilginç bir sistemimiz var.
günlerim en çok daha önce de bahsettiğim apartman arkadaşları tayfamla geçiyor. sekiz kişi falanız. doksanların ortası, henüz cep telefonu yok ve bu sekiz kişinin bir kısmı lisede, bir kısmı üniversite 1. sınıf falan, bir tanesi de babasının yanında çalışıp telefonlara bakıyor. okul ve işlerimizin ortak bitiş saati 13.00 gibi. ipini koparabilen istiklal'e çıktıysa saat 14.00 olduğunda taksim tramvay durağına gidip bekliyor. yarım saat kadar süren bir bekleme sonrası birimizden birimiz mutlaka orada olduğu için maceralara akmak üzere buluşmuş oluyoruz.
"cep telefonu yokken nasıl buluşuyorduk?" işte böyle buluşuyorduk.
günlerden bir gün yine okuldan çıktım, tramvay durağına gidip bekledim ama o gün ipini koparabilen yokmuş demek ki maceraya tek başıma atılmaya karar verdim. macera diyerek övdüğüme bakmayın. o zamanlar bizim gibilerin gittiği zaten üç beş bar var. onlardan birine doluşup son ses çalan rock şarkılarıyla günü geçiriyoruz. ha, tam hortum süleyman zamanları, polis baskını olacaksa yaşımız tutmadığı için aniden kaçıyoruz falan bu biraz macera sayılabilir tabii. neyse...
"neyse, belki bir arkadaşı görürüm zaman geçer" diye umarak morg denilen aşırı underground mekanımıza gittim. morg hakkında ekşi sözlük'e şöyle şeyler yazılmış. ben de yazsam böyle yazardım.
tüm bunlar olurken, birası ucuz barmenleri çok tişörtsüz morg'un diiceyine aşıktım. ama o zamanlar kızlar arasında, meftun olduğun çocuğa yazmamak hatta bunu belli etmemek modaydı. çünkü rakınrolun ruhu cool olmaya gerektirirdi.
o saatte içeride neredeyse kimse olmayan, olanları da tanımadığım morg'da bir köşeye tünemiş dergimi okurken boyu devrilesice diicey geldi. ergenliğinin baharında bi' yarım akıllı olduğum için çok canım sıkıldı. "ayhh içeride kimse de yok, öfff ne şimdi sanki onun için gelmişim gibi, kalkıp gitsem mi ya ama o da şimdi çok saçma, neyse biraz oturur kalkarım" falan gibi beyinsiz cümlelerle kendimi yerken yanıma zayıf, esmer bi' çocuk oturdu.
aşırı cool ama tamamen doğal cool bi' şekilde "ya ben sıkıldım dışarı çıkcam, sen de gelir misin?" dedi. bu doğuştan sakin hâli ve dünyanın en normal teklifiymiş gibi sunduğu seçenek bana öyle bir güven verdi ki "kardeş sen kimsin?" demedim, adını bile sormadım. dedim ki "olur, nereye gitcez?"
"biraz yürürüz ne bileyim, daraldım burada" dedi. çıktık. galatasaray'a doğru biraz yürüdükten sonra sıcak bir şeyler içmek geldi aklımıza. aznavur pasajı'nda bulunmaz kültür merkezi diye bizim gibilerin çokça gittiği ve ekşi sözlük'te şöyle anlatılmış bir yer vardı:
dönemin hızlı gençleri biz miydik bilemiyorum ama hilmi amca bizi sevmezdi. on kişi gider sekiz çay söyler kırk saat otururduk, neden sevsin. neyse...
bulunmaz'ın o gün kapalı olacağı tutmuş. başka bir yere gitmedik, pasajın merdivenlerine çöküp sohbet etmeye sonra birlikte bendeki karikatür dergisini okumaya başladık. o gün o merdivenlerde eğlendiğim kadar az eğlenmişimdir. çok benzer şeylere gülüp çok benzer şeylere küfür ediyorduk. cool çocuğun içinden aşırı eğlenceli bir tip çıkmıştı. onu o kadar çok sevdim ki üniversitede denizcilik okuduğunu öğrenince üzüldüm hemen. ulan tam ne güzel arkadaş buldum bu yarın bir gün gider falan diye korktum sanırım. ama meğer daha birinci sınıftaymış.
uzun yıllar boyunca bir şekilde kopmadan arkadaş kalmayı başardık. leo'yu hep çok ama çok sevdim. okulunu bitirip uzakyol gemi kaptanlığına başladığı ve uzun süreler ortalarda olmadığı bir dönem iletişimimizi kaybedip kopar gibi olduk ama sonra yine kavuştuk. eski blogumda bu kavuşmayı şöyle anlatmışım:
bi gece zurich diye bi barda. ortada deli deli dans eden ama uzun saçlarından yüzünü o karanlıkta seçemediğim bi çocuk gördüm.az biraz izleyince "aynı anda hem metalci işi kafa sallayıp hem de disko ritminde dans eden başka biri olamaz, bu kesin leo'!" deyip yanına gittim.
bi' baksın da yüzünü göreyim diye dürttüm oğlanı. aniden durup "kim lan beni dansımın ortasında rahatsız eden bu münâsebetsiz?" dercesine kafayı kaldırdı ve üç dört saniyenin sonunda ben olduğumu fark edip üzerime abandı. yüzünü hâla seçememiştim ama içimden "evet, eminim. bu kesin leo!" dedim o sarılırken.
yıllar sonraki bu kavuşmamız bana çok iyi geldi. o dönem kuduz gibi çalıştığı için aylarca gemide kalıyor, sekiz dokuz ay ortadan kaybolduğu oluyordu ama istanbul'a ayak basar basmaz beni buluyor sonra birlikte onun gemide kazandığı paralarla bar meyhane geziyorduk.
rakı ve şarap masalarına bıraktıklarımız leo'nun sadece gemide kazandıkları da değildi. bir gün at yarışında eline güzel bir para geçmiş, "acilen bu parayı ezmemiz lazım" diye aradı beni. "ya madem kazandın iyi işte harcama onu, gemiye bir ay geç git" falan dememi asla dinlemedi.eski bir çingene atasözü mü ne varmış,
kumar parası kenara atılmazmış, günahmış. acilen harcamalıymışız. kendimizi pano'da şarap içerken bulduk yine. bu yandaki de işte tam o gece. sanırım 2005 yazı. yine gülüyoruz.
bir yaz beni çin'den aradı, "sana şu kadar para yolluyorum, bana cihangir'de bir ev tutsana acil, haftaya geliyorum ben" dedi. "tamam tutayım da sen beğenecek misin bulacağım evi, nasıl ev istiyorsun?" dedim. bu soruyu daha önce hiç düşünmemiş belli ki "eee hımm, taksim'e yakın olsun, bir de fare olmasın, bu yeterli" deyip alelacele kapadı.
kız uğraşmış bulmuş, bir de beğenmeyecek miyim?" diye çalışıyordu kafası.
bu soruya cevap olarak leo'yu seçişimin en önemli sebeplerinden biri bu aslında.
leo tanıdığım en iyi insanlardan biridir. kimseyi kendi derdiyle yormak istemez, küçük hesaplar peşinde koşmaz ama arkadaşlarının maddi manevi her derdine koşar, yani en azından bana karşı hep böyleydi. defalarca burnumu boktan kurtarmışlığı vardır. üzgünsem keyfimi yerine getirmek için çabalar. bunca yıldır birbirimize yapmadığımız şaka, söylemediğimiz söz yok ama bir gün bile kalbimi kırıp kabalaştığını hatırlamıyorum. beni çok sever, sevdiğini de hep hissettirir. benim de onu çok sevdiğimi bilir.
bir suça karışacaksam da karıştıktan sonra da yanımda leo olsun isterim o yüzden.
ayrıca aşırı komik bir insandır. 7/24 esprili, neşeli bir mizaçtan bahsetmiyorum. hiç beklemediğim bir anda öyle bir laf eder ki yıllar sonra aklıma geldiğinde bile gülerim. sadece insanlarla birlikteyken değil kendi kendine de komik şeyler düşünüp kurabilir. kafası hem çok değişik hem de epey iyi çalıştığı için uzun cümlelere ihtiyaç duymaz. kendini çok sade bir şekilde ifade edebilir. bence bu açıdan da çok iyi bir suç ortağı olur leo'dan.
birlikte hakim karşısına çıksak ben "şimdi hakim bey dünya gaz ve toz bulutuydu" diye başlayıp asla vermemem gereken bilgileri bile aleyhimize delil olarak mahkeme dilekçelerine işletecekken leo kuracağı üç cümle ile bizi ipten kurtarabilir.
içi geçmiş bir ödlek olduğum için hayatımın bundan sonraki kısmında bir suça karışmam sanırım ama umarım leo ile bir daha hiç kopmayız. en son aynı masada oturuşumuzun üzerinden iki sene geçmiş olsa da hep iletişimdeyiz. artık istanbul'da değil, eşi ve iki çocuğuyla ege'de bir şehirde ama buna bile razıyım. bugünlerde yine gemide, son konuştuğumuzda güney afrika'dan şu fotoğrafı yolladı.
he bak bu da büyük artı. adam koskoca tankerlere kaptanlık yapıyor, her milletten insanın huyunu suyunu biliyor. ohoooo peşimize interpol düşse kaç yazar?
yani bilmiyorum ki insan bir suça karışacaksa başka nasıl bir arkadaş isteyebilir yanında?






Ay ne güzel arkadaşların var ya! Ben de sizinle suça karışmak istedim ühü beni de alın. Kız eskiden böyle tanışılıp arkadaş olunuyordu, masasına çökmek suretiyle, aniden koluna girmek suretiyle, aynı şarkıya headbang yapmak suretiyle. Sizin bunca sene kopmamış olmanız çok acayip!
YanıtlaSilBiz de aynen böyle buluşuyorduk ahhahhah :D Tramvay durağı değildi, ilçemizin tek sinemasının pasajıydı. Yani pasajda kimse yoksa gidilecek üç yer filan vardı zaten, oraları kontrol ede ede mutlaka herkesi bulurdun. Bizde Hortum Süleyman yoktu, bak kim olduğunu ben bile duymuşum herifin, ama polis tabii basıyordu zaman zaman. Sanırım basmadan haber veriyordu bizim dadandığımız bara (Rainbow ya, Rainbow Bar, daha nasıl rakınrol olsun bir bar? İğrenç bir yerdi ahhahhha) çünkü hiç yakalanmadık, barmen filan gelip "Hadi bi çıkın bakalım siz" derdi. Emre dururdu barda, tammmmm bir grunge yakışıklısı, Alice in Chains tişörtüyle. Sinemayı yıktılar, en son bir moloz yığını olarak fotoğrafını gördüm. Emre sanırım öldü, zaten hala yaşıyor olması sürpriz olurdu çünkü adını eksik yazıyorum, lakabıyla birlikte yazsam kriminalize etmiş olucam burayı. Rainbow da sanırım Gullum Bar olmuş.
Ben şu anda kalkar giderim barmenleri çok tişörtsüz bir bara. 42 senedir Türkiye'yi tecrübe etmiş bir kadın olarak dehliz merdivenler beni biraz endişelendiriyor sadece.
bu nasıl oldu bilmiyorum ama arkadaşlar açısından aşırı şanslı bir hayatım oldu. leo da bunların en acayiplerinden biri. suça karışacaksak hemen yazcam sana watzaptan, zaten adeta bir metal warrior olan leo ile iyi anlaşacağınıza da eminim.
Silhortum süleyman'ın yaptıkları çok meşhur cidden. biz hiç karşılaşmadık ama birbirinden korkunç hikayeleri geliyordu kulağımıza sürekli. zaten fakdisıstım modundayız, o kafadayken böyle heriflerin avcuna düşme fikri bile çok korkutucuydu. allahın belası pislikler.
ya mina bu tam bi grunge yakışıklısı emrelerden listem vardı benim. okulda zaman geçsin diye derste, kimya defterinin kenarına yaptığım on maddeli falan listeler. 1.erdem
2.barış
3..... diye giden listeler. 1 numaraya aşığım ama diğerlerine de boş değilim. ahahaah rezillik...
AYYYY AHAHAHAHAHA YA İNANIIR GİBİ DEĞİL BU ARADA TAM ŞU AN FARK ETTİM, BU NASIL OLABİLİR? morg da kapandıktan sonra GULLUM BAR oldu. ay aklımı kaçırcam, nası bi tesadüf bu? aaaa aaa ooooooooo hayretler içerisindeyim anbilivibıl!!!
Ya evet ya, bu mim aldı iyice beni de içine, çünkü çok gerçek, çok hayattan. Bi insanı anlatıyorsun ama içinde tüm dönem var, acaip sevdim.
YanıtlaSilŞahane insanlar, çok şanslısın :)
böyle o zamanı ya da en azından ruhunu falan uzun uzun tasvir ederek özellikle anlatmak istiyorum aslında. yıllardır süren blogçuluğumun zaten birkaç sebebinden biri bu. yarın bi' gün alzaymır falan olursam, "ay boş beleş mi yaşadım acaba" sorusuna azıcık cevap olsun buralar. "ooo iyi bari sap gibi evden işe işten eve yaşamamışım" diye düşünüp iyi hissedebilmek için.
Silhe ya cidden çok şanslıydım hep arkadaşlar açısından. rabbim yüzüme güldü.
kalp kalp kalp
Na tomto blogu máte skvělý článek a já chci poděkovat panu Pedrovi, úvěrovému úředníkovi, který mi poskytl půjčku ve výši 600 000. Pounds poté, co jsem mu vysvětlil celý můj projekt prostřednictvím jeho soukromého e-mailu na pedroloanss@gmail.com, pak jsme mluvili o sazbě a podmínkách prostřednictvím e-mailu, protože já žiji v Aucklandu a on žije ve Spojeném království, takže po celém procesu mi bylo vyhověno půjčka s flexibilním splácením půjčky.
YanıtlaSilPrávě teď jsem tak vděčný a doporučím každému, kdo má obchodní projekt nebo potřebuje finanční službu, aby kontaktoval pana Pedra na jeho soukromý e-mail.
Ještě jednou děkuji.