yarın kuzenim ameliyat olacakmış. kuzenimi severim, onun annesi olan ve iki yıl önce bir gece aniden kaybettiğimiz teyzemi daha da çok severdim. dünyanın en yaratıcı küfreden kişisiydi teyzem. uzun yıllar avusturya'da yaşadığı için kaba bir alman aksanı vardı, o akıl almaz küfürlerini dolu dolu aksanıyla duymak bizi çok güldürürdü. zaten teyzemin siniri uzun sürmez o da bizimle gülerdi. evine hangi saate gidersek gidelim zorla mutfaktaki masasına oturtur buzdolabında ne varsa o kocaman masaya sererdi. bir yandan akşamdan kalan taze fasülyeyi tabağa koyarken çocuklarına kaydığı fırçalar ve vizyoner küfürleri eşliğinde köyden gelen peyniri çıkartırdı. telaşı bitince, kahvaltı mı yapılacak akşam yemeği mi hazırlandı belli olmayan sofrada yanımıza oturtur cevabını gerçekten dinlediği sorular sorardı. başka bir teyzenin öylesine soracağı hal hatır soruları işte. ama teyzem gerçekten dinlerdi. bir gün yine böyle bir sofraya tam oturmuşken dedim ki: teyze almanca sayabiliyor musun hala? teyzem bunu büyük bir gurur meselesi yapmış olacak, aklıyla büyük bir yarışa girip yemek boyunca saymaya devam etti. ayn,zıvayn diye bi' başladı, biz tabakları kaldırıp makineye dizerken teyzem hâlâ kendi kendine sayıyordu. komikliği çabayla değil yaradılışından gelen bambaşka bir haldi.
teyzemin ölüm yıl dönümünde annem facebook sayfasına onun bir vesikalık fotoğrafını koyup altına "abla bizi yıktın gittin" yazmıştı. annem böyle şeyler yazan biri değildir, facebook'u da genellikle tam bir orta yaşlı anne gibi kullanır. gittiği yerlerde çekilmiş havalı fotoğraflarını koyar, bazen çiçekli fotoğraflar paylaşır, güzel dilekler diler. annemin o gün yazdığı şeyi görünce karnıma yumruk yemiş gibi olmuştum. teyzemin ölümü en çok annemi üzdü. ben daha küçücükken, henüz yirmilerinde genç bir kadınken kaybettiği annesi yerine teyzemi koymuştu çünkü. çok arkadaşı da yoktur annemin, teyzem onun hayattaki en yakın arkadaşıydı. bir gece gelen kalp krizi ile giden teyzemin ardından annemin boynu bükük kaldı. halen onu her hatırladığında yerinden kalkıp kendi dikkatini dağıtmaya, ağlamamaya çalışıyor. keşke elimden gelse de ona ablasını geri getirebilsem.
teyzemden geriye annem için kol kanat gerilmesi gereken üç evlat kaldı şimdi. o üç evlattan en küçüğü teyzemin ilerleyen yaşlarındaki zorlu hamileliği sonucu dünyaya gelmiş bir oğlan çocuğu. daha hamileliğinin başında doktor teyzeme "doğumda seni de kaybedebiliriz, çocuğu da. her şeye hazırlıklı ol." demiş. neyse ki korkulan olmuyor ama teyzem doğurduğu gibi büyük bir ruhsal çöküntüye giriyor ve şişli'deki meşhur lape hastanesinde yatırıyorlar. ortada kalan çocuğa bakmak üzere işinden ayrılan annemle birlikte koca bir bavul hazırlayıp teyzemlere gittiğimizi hatırlıyorum. teyzemin daha ergenliğe bile yaklaşmamış yaşlardaki iki kızı, onlardan da küçük abim, beş yaşlarındaki ben ve annesi hastanede el kadar bir bebek ve elbette teyzemin aşırı geçimsiz kocası. teyzem üç ay kadar kaldı hastanede, annem hepimize baktı o yaz, hepimize.
annem hâlen hepimize bakmaya çalışıyor. doğumuyla teyzemi lape bahçesindeki ağaçların arasına salan küçük oğlan büyüdüğünde tam bir hain evlat ökkeş'e dönüştü. büyük ve anlamsız eril duygu dalgalanmaları yaşarken annemi ve çevresindeki herkesi kırıp döküyor, kaba saba bir tip. ben de çocukluktan gelen bir bağlılıkla seviyorum ama öyle şeyler yapıyor ki gözüm görsün istemiyorum çoğu zaman. annem de küsüyor ona, sonra diyor ki: "ne yapayım, ne anası var ne babası. ben de sahip çıkmazsam bu salak ölür gider bir yerde." ablasına duyduğu hasretle ökkeş'i de bağrına basıyor işte bir şekilde. sevmek ve aile olmak içinde çok karmaşık şeyler barındırıyor hakikaten.
bu kadar şeyi neden anlattım bilmiyorum. aslında sadece 'yarın kuzenim ameliyat olacak ve ben de ona refakatçi olarak hastanede kalacağım' yazıp geçecektim gündelik bir bilgi olarak ama içimde birikmiş demek, içimde birikenlerin bir yere akası gelmiş.
hastanede nasıl bir ortam olacak bilmiyorum. göztepe devlet hastanesi, refakatçilere kıçlarını koyacakları bir kanepe bir şey veriyor mu yoksa sabaha kadar hastane köşelerinde sokak köpeği gibi sürünecek miyim? bilgisayarımı yanıma alayım dedim, bir de kitap ve fener gibi bir şey. uykusuzluk mesele değil de bir şeye bakmadan duramama hastalığım var. onun için hazırlıklı olmam lazım. en kötü ihtimalle kantin vardır, oraya kaçarım diye umuyorum.
daha fazla derin duygulara dalmadan çelınca devam edeyim en iyisi.
# ertelediğim bir proje :
yakın zamanda ertelediğim ve en içimde kalan proje, mesleki instagram hesabım olan sayfanın adıyla bir dernek açmaktı. 7 kişi olunca dernek açılabiliyor, 7 kişi var ama kimsede o enerji yok, enerji olsa zaman yoksa, hepsi olsa yine bir şeyler yok. bilmiyorum ki vitaminsiz miyiz neyiz? ileride yapsak ne güzel olur.
tabii projenin biri gelip biri gitmiyor. çok eskiden buralarda 'havada durdum' diye bir blog vardı, çok hayranıydım. şimdi baktım blogspot adresi olarak yok, belki de sadece başlığı buydu ama ta oralardan yadigar şöyle bir şey var:
aklıma bir şey gelince hayata geçirmek için çok uğraştığım dönemler var ama hayatımın önemli bir kısmı da hele girdabı içinde geçiyor.
beni korkutan bir şey:
yine eski çelınc sorularından. daha önce sanırım kımıl kımıl hayvanlar, yokuştan aşağı inen kamyonlar yazmıştım buna. değişen bir şey yok.
tanışmak istediğim bir kişi:
ünlü kişilerle tanışmak istemek gibi bir duygum yok hatta hep öyle uzaktan seveyimciyim ben. tanışmaktan kasıt da zaten bir yerde merhaba deyip hayatıma devam etmekse aayhh hiç çekemem ama bazı insanların arkadaşım olarak hayatımda olması güzel olabilirdi. mesele simone de beauvoir'la tanış olsak, ara sıra buluşup birer kahve içerken sartre'ın ve edebiyat dünyasının dedikodusunu yapsak güzel olabilirdi. son okuduğum kul'un etkisindeyim hâlen, bir kitap kahramanı olan mercan'la samatya sahilinde çekirdek çitleyip öyle boş boş takılmak da güzel olurdu. ahmed arif içerideyken ona sigara, temiz çamaşır götüren bir hısmı da olabilirdim. görüş gününde son yazdığı şiirleri tutuştursa elime gizlice, dönüş yolunda heyecanla okusaydım falan. aha işte proje gibi proje, elimde yüz tane şiir, onları basacak bir yayıncıyla yarı ışık alan yazıhanesinde buluşuyorum bir öğlen vakti. diyorum ki "türk edebiyat tarihine geçecek bu adam, gel bu şiirleri basalım kardeşim"
yarın fırsat bulamam diye 26. soruyu da şaaptım. perşembe eve dönünce devam ederim umarım. 27. soru "a change to make" diyor. ben bunu çeviremedim. kendimdeki bir değişim mi, dünya için mi? ne diyor allah rızası için bi' deyiverin de ona göre cevap vereyim gururumla.
öptüm.
beni korkutan bir şey:
yine eski çelınc sorularından. daha önce sanırım kımıl kımıl hayvanlar, yokuştan aşağı inen kamyonlar yazmıştım buna. değişen bir şey yok.
tanışmak istediğim bir kişi:
ünlü kişilerle tanışmak istemek gibi bir duygum yok hatta hep öyle uzaktan seveyimciyim ben. tanışmaktan kasıt da zaten bir yerde merhaba deyip hayatıma devam etmekse aayhh hiç çekemem ama bazı insanların arkadaşım olarak hayatımda olması güzel olabilirdi. mesele simone de beauvoir'la tanış olsak, ara sıra buluşup birer kahve içerken sartre'ın ve edebiyat dünyasının dedikodusunu yapsak güzel olabilirdi. son okuduğum kul'un etkisindeyim hâlen, bir kitap kahramanı olan mercan'la samatya sahilinde çekirdek çitleyip öyle boş boş takılmak da güzel olurdu. ahmed arif içerideyken ona sigara, temiz çamaşır götüren bir hısmı da olabilirdim. görüş gününde son yazdığı şiirleri tutuştursa elime gizlice, dönüş yolunda heyecanla okusaydım falan. aha işte proje gibi proje, elimde yüz tane şiir, onları basacak bir yayıncıyla yarı ışık alan yazıhanesinde buluşuyorum bir öğlen vakti. diyorum ki "türk edebiyat tarihine geçecek bu adam, gel bu şiirleri basalım kardeşim"
yarın fırsat bulamam diye 26. soruyu da şaaptım. perşembe eve dönünce devam ederim umarım. 27. soru "a change to make" diyor. ben bunu çeviremedim. kendimdeki bir değişim mi, dünya için mi? ne diyor allah rızası için bi' deyiverin de ona göre cevap vereyim gururumla.
öptüm.

Ay çok duygulanarak okudum teyzeni ♥ Aile hakikaten ne komplike bir müessese, affedemediğim bir sürü şey var, gene de normal akışında sürüp gidiyor her şey.
YanıtlaSilHele girdabı ne zamandır gördüğüm en güzel şey. Hemen kompüterime kopyaladım.
Ertelediğim proje: Gerçekleştirdiğim proje sorsa belki daha kolay olurdu, gerçi ona da ne yazardım bilmiyorum. Saat 11:36, kahvaltı edeyim diye nihayet hareketlendim, yumurta haşlıyorum. Bu mesela gerçekleşen bir proje oldu. Küçük düşünelim.
Beni korkutan bir şey: Ben de hep aynı cevabı veriyorum buna, hamamböceği.
Tanışmak istediğim bir kişi: Ay senin Ahmed Arif hayalin çıtayı çok yukarı taşımış, ben ne desem kedi osuruğu şu dakikadan sonra :D Zaten daha fazla kimseyle tanışmak istemiyorum, telefonum çalınca irkiliyorum, mesaj geldi sesi içimi öldürüyor.
A change to make bence her şey olabilir, öyle bir havası var yani sorunun. Hiçbir yere dokunma hastanede, kendini kolonyadan bir buluta sar. Ada'yı halk polikliniğine götürdüm geçenlerde, orayı elleme, buraya dokunma, üstüne kolonya fısfısladım, gene de grip oldu. Ben sinirli bir teyze olduğum için grip olmadım. (Kolonyayı içiyor.)
kaç gündür her yerde arıyorum şu havada durdum blogunu, ne tumblr bıraktım ne ekşi sözlük ama bulamadım. hesap sahibi giderken siliverdi sanırım her şeyi, keşke daha çok şeyini kopyalasaymışım.
Silhaşlanmış yumurta projeni bile hayata geçiremediğim günler oluyor. bazı günler nasıl başlayıp nasıl bitiyor anlamıyorum, bu bit orta yaş bunalımı sanırım. hep bi' anlamsızlık, hep bi' ayhhhh n'apıyoruz biz ya? hali var üzerimde son zamanlarda.
ahmed arif urfa'da hapis yatmış bir dönem. bilirsin ki bütün "içeri giren" insan biyografilerinde içerden çıktıkları ya da bir şekilde tüydükleri ve yakın bir arkadaşın evinde dostlarla geçen bir akşam vardır. yemekler yenir, birer sigara tellendirilir, ortamda yalancı bir umut da olsa içten içe “şimdi ne bok yiyecez” hali hakimdir. sen, o evini duman altı yaptığımız yakın arkadaşsın, urfa'daki evine geldik. ‘sabaha çıkar mıyız, her an polis gelip topumuzu götürür mü’ diye düşünceler içindeyken ben artık “bana müsade” deyip kalkıyorum. eşikten “izleniyor muyuz” diyerek çıkıyorum. sen kalkıp temiz nevresim seriyorsun çatı katındaki tek kişilik ahşap karyolaya. ahmed abimiz mahcup ama böyle güvenilir bir arkadaşa sahip olduğu için de gururlu. al sana çıta. :)