23 Şubat 2020

kendi kendime atarlar eylemeye geldim.

şuraya "yaptıklarım sözlerimle örtüşüyor" yazıp, aynı  yazıyı "hadi yarın görüşürüz" diye sonlandırıp günlerdir  iki satır şey yazmamak da ayıp değilse nedir? 

üstesinden geldiğim bir değişim: 
hayatım boyuca hep bir ayağım istiklal caddesi'nde olacak sanıyordum. önce sevdiğim yerler kapandı, sonra caddede ve arka sokaklarında adım başı karşılaştığım arkadaşlarım ortadan yok oldu. sonra ben buralardan gittim. döndüğümde gördüğüm ise artık bambaşka bir yerdi. en azından orası var dediğim mekanın 100 metre ötesinde bombalar patladı, insanlar öldü. ben korktum, benim gibi olanlar korktu. geriye bir sonraki alışveriş durağı için kafası havada tabela ararken elindeki poşetlerle ayağıma basan turist kaldı. emek sineması'nı yıkıp yerine demirören diye bir şey yaptılar, öyle devasa ve öyle korkunç ki! geriye o korkunç şeyin önünde hiç içi yanmadan selfie çekinen kız kaldı. patlak amfileri ve boktan müzikleriyle korkunç sesler çıkaran halaycı, horoncu ve bilumum şarlatan kaldı. her cumartesi sabahı ellerinde çocuklarının fotoğrafı, sessiz sessiz oturan anneler ite kaka sürüldü, aynı yere demir atmış polis otobüsü ve bir çift toma kaldı. 

herkesin nostaljisi tabii kendine. "eskiden buralara şapkasız çıkılmazdı efenim" diyen bir kuşak var. sonra da ben varım işte, bir de o ortadan kaybolan arkadaşlarım, 90'larda genç olanlar. o zamanlar bu aptalca şeyler çalmıyordu istiklal'de. beni her gördüğünde "kabilemizin en güzel kızı" diye koca kollarıyla sarıp sarmalayan, elinde sapı kırık, akortsuz gitarıyla canım bizon murat bağırıyordu caddenin bi' ucunda. ne güzel çalamıyor ve lakin nasıl içli söylüyordu. mesela şöyle şeyler. 



burası da hazzo pulo geçidi. ben gençken böyle bir yerdi. 
şu banklardan birinde gençliğimin can yoldaşı gökhan'la anım var. o üniversiteyi kazanıp şehir dışına gidince ilk kez altı ay kadar hiç görüşememiştik. geldiğinde burada buluştuk bir öğlen vakti. hava kararana kadar birbirimize o altı ayda olan biteni anlatıp hasret giderdik. kalkarken gökhan demişti ki "biliyor musun burası namık kemal'in istanbul'daki son eviymiş." acaba hangi daire diye bakınıp birer bira içmek üzere neva'ya gitmiştik. neva kapandı, gökhan şimdi nerede hiçbir fikrim yok. 

alttaki de şimdiki hali. banklar yok, nargile var. benim gökhan da yok, "kardeş beni dumanı üflerken çek" diyen başka bir gökhan olabilir. başka bir gökhan'a namık kemal desem instagram'dan story atar: "namık kemal keyfi" 
allah seni kahretsin başka bir gökhan!


çok üzüldüğüm bir değişim bu benim için. her yerden kaçar bir şekilde istiklal'in ara sokaklarında bulurdum kendimi. bir insan 25 yaşına kadar, hayatta hangi duyguları yaşıyorsa ben hepsinde oradaydım. ilk çalıştığım yer, ilk kazandığım para, ilk kazandığım para ile kendime aldığım ilk hediye, ilk aşık olduğum çocuk, ilk aşık olduğum çocuk yüzünden çektiğim aşk acısı, kaybettiğim her şeyden sonra kafa dağıtmaya, kazandıklarım ertesinde kutlamalara gdişim. hepsinden yıllar sonra hayatımın aşkını bulduğum yer, ondan da yıllar sonra hayatımın aşkının beni terk edişi, yine gecenin karanlığında bir yerlere karışmalarım falan. bunların hepsi bir cadde ve onun ara sokaklarında olup bitti. keşke istiklal hep o zamanki gibi kalsaydı. o çok değişti, benim de bunu anlayıp hazmetmem yıllar aldı ama üstesinden gelmek buysa başardım bence. aslında bunu söylemek, yaşlandığımı kabul etmem demek biraz. en çok da o yüzden zordu ama artık üzülmüyor sadece özlüyorum. 


son zamanlarda bulunduğum bir yer: 
şak diye havalı bir yerlerin fotoğrafını yapıştırmak isterdim şuraya ama yok. son zamanlarda evdeyim. bazen bir otobüsün koltuğunda, ara sıra kocamla arabanın ön koltuğunda ya da annemin mutfağındaki sandalyedeyim. kocaman bir L kanepenin köşesine tünemiş 38 yaşında bir insanım ve sims oynayarak, ara sıra örgü örerek ve kafamdaki yeni kitapları düşünerek geçiriyorum zamanı. 

beni gururlandıran biri: 
10 yaşında, olabildiğince ince düşünen, duygusal bir öğrencim var.  haftada bir evlerine gidiyorum, birlikte ödevlerine bakıyor, sınıfta anlamadıklarının üstünden geçiyoruz. ama çok da konuşuyoruz hayat, olan biten hakkında. sınıfındaki bir çocuktan ve zorbalıklarından çok şikayetçi. diğer küçük zorbayı da tanıyorum. hakikaten can sıkıcı olabilen bir çocuk. birkaç taktik vermiştim bununla nasıl baş edebileceğiyle ilgili. geçen hafta şöyle bir konuşma geçti aramızda

yine öyle bir şey yaptı ama bu kez ağlamadım. sonra da üzülmediğimi fark ettim.
- nasıl oldu bu? ne yaptın da seni üzmeyi başaramadı?
- senin söylediklerini aklıma getirdim o an. gerçekten işe yaradı. artık öyle zamanlarda hep dediklerini tekrarlayacağım içimden. 

hem kendimle hem onunla gurur duyduğum bir andı. beni en çok çocukların yaptıkları gururlandırıyor zaten. en çok onlardan pay biçiyorum kendime.

iyi bir fikir: 
bu soru neden bahsediyor hiç anlamadım. bana ait bir fikir mi, yeni bir fikir mi, eskiden düşünülmüş iyi bir fikir mi? bence tarihteki en iyi fikir yazının bulunuşu olabilir. ateş, tekerlek falan elbette ölmeyip bugünlere gelmemizi sağlamış ama yazı, edebiyat falan çok iyi fikirler değil mi ya?

kişisel yeteneklerim: 
bunu liste yapacağım.
- çok iyi türk kahvesi yaparım. 
- uyumadan çok uzun süre geçirebilirim.
- ama çok güzel, deliksiz uyuyabilirim.
- açlığa dayanıklıyım.
- yazım güzeldir.
- çok güzel insan sakinleştiririm. o kadar çok konuşurum ki karşımdaki sırf ben susayım diye derdini unutabilir hatta günümdeysem içini umutla doldurabilirim. 
- bilgisayar işlerinde iyiyimdir. stalktan torrente, grafik tasarımdan video editlemeye geniş bir yelpazede hizmet sunabilirim. 
- güzel mercimek çorbası yapabiliyorum. 

bana ilham veren bir söz:
"bu da gelir bu da geçer ağlama"

büyümemi sağlayan bir hata:
"bundan yaklaşık dört sene önce yaptığım bir hata büyümeden yaşlanmama sebep oldu. yazarsam ağlarım, yazmayacağım. 

dinlendiren bir an:
zor bir günün akşamında yaptığım türk kahvesi, bir miktar tütünle koltuğun kenarına tüneyip bilgisayarı açtığım o an. tam o köşede boş beleş şeyler izlemek ya da okumak. 

başkalarıyla paylaşmak istediğim sözler:
yine anlamadım ne soruyor? burayı okuyan insanlarla mı ne paylaşmak istiyorum? bilemedim. ama dün bir sohbette sosyal medyadan falan bahsederken dedim ki "ayh hiçbiri umrumda olmaz, ne facebook, instagram ne twitter, hepsi kapansın ama bloglar açık kalsın, o yeter." bunu paylaşmak isterim sevgili komşularım. iyi ki bloglar var, çok seviniyorum bunca yıl sonra hâlâ burada oluşumuza. 

maceraperest hissettiren bir şarkı: 
adventurous demişti aslında ama başka nasıl çevireceğimi bilemedim. maceraperest deyince gözümün önüne aslı astarı olmayan şeyler geliyor. böyle şehirler arası geniş geniş yollardayım, tek başıma eski bir amerikan arabası sürüyorum. radyoda son ses chris de burgh traveller çalıyor. nereden geldiğim nereye gittiğim falan hiç belli değil, "traveller goes, nobody knows..." diye eşlik ediyorum. 


okuduğum son roman: 
seray şahiner'in  kitabını bitirdim iki gün önce:kul. çok güzeldi. kitapta tek bir karakter var. ara sıra konuştuğu isimsiz (garson, esnaf vb) karakterler hariç sadece mercan var kitapta, bir de mercan'ın düşündükleri. ne güzel yazıyor bu kadın yahu! keşke hak ettiği kadar güzel övebilseydim ama bilemiyorum işte nasıl kitap övülür. çok beğendim. 

üstteki maddeyle 23. güne yetişmeyi başardım. allah rızası için bundan sonraki maddeleri günü gününe yazayım şuraya. 

ayh gene kime yalvardığım da belli değil. 

öptüm. 


3 yorum :

  1. Ay her yer başka Gökhanlarla doldu, hadi o normal olsun, 90'ların üzerinden 30 sene geçmiş, herkes bir yerlere dağılmış filan. Buna kendi kendimize üzülelim. Ama ne İzmir bıraktığım gibi duruyor ne Ankara'ya rahat veriyorlar. İstanbul'u da uzaktan dehşet içinde izliyorum.

    Roman okudum, ilk defa 1941'de basılmış, karakterlerden biri Roma'daki bir kafeyi anlatıyor. Gugılladım kafeyi, Antico Caffe Greco, açılış tarihi 1760. Wagner kahve içmiş, Hans Christian Andersen uğrarmış. Hala duruyor kafe aynı yerde.

    Bu sinirle şalanja devam edeyim.

    Üstesinden geldiğim değişim: Ben değişimlerin üstesinden gelemiyorum, değişen şeyler beni ziyadesiyle rahatsız ediyor. Gittiğim her yere aynı yollardan, aynı kaldırımlardan yürüyorum; kaldırım değiştirmek zorunda kalsam sinirlerim bozuluyor.

    Son zamanlarda bulunduğum bir yer: Ev. Hiçbir yere gitmiyorum, burada bulunuyorum. En son yılbaşında Urla'ya gittim. Arka sokaklarında güzel bar açılmış, espresso martini içtik, pek hoştu. (Yeniden Sims yüklemekten sadece bir adım uzağım. Korkuyorum yemin ederim. Sims oynarken bazen kafamı kaldırıp "Hangi gündeyiz?" dediğim oldu.)

    Beni gururlandıran biri: Çocuklar. Hiçbiri çocuk yaşında değil tabii ama olsun. Kardeşim, Ada filan.

    İyi bir fikir: Tarım. Bugünleri göremezdik yoksa. Ve yoğurt.

    Kişisel yeteneklerim: Origami vasıtasıyla yıldız yapabiliyorum. Başkalarını değil ama kendimi telkin yoluyla sakinleştirebiliyorum. Köpek havlamalarından iyi kötü ne dediklerini çıkartabiliyorum. Evde kokteyl yapabiliyorum; öyle çok artizan şeyler değil ama mojitoydu, daiquiriydi, cosmopolitandı filan çatkapı gelsen servis edebilirim.

    Bana ilham veren bir söz: Bu benim her seferinde şiştiğim bir şalanj sorusu. Panikle aklıma anca Angelina Jolie'nin ensesindeki "Know Your Rights" dövmesi geldi ahhahhhahha :D

    Büyümemi sağlayan bir hata: Valla büyümemi sağlamadı belki ama beni iyice katılaştırdı, zaten hata benim de değildi. Ne zaman böyle hayatımı değiştiren bir şey sorulsa aslında aklıma hep aynı güneşli sonbahar günü geliyor. Zaten hayatımı değiştirmekten ziyade ortadan ikiye böldü.

    Dinlendiren bir an: Gündüzleri her şeyden vazgeçip kitap okuduğum anlar. Akşamları kendimi battaniyeyle dürüm yapıp dizi filan seyrettiğim anlar. Gece yatakta köpeklerin iki yanımdan kaşıklayıp ısı yaymaya başladığı anlar.

    Ay kuru temizlemeciye filan gittim, sonra kuru fasulye pişirmeye başladım. Yarın devam edicem, lanet olsun ev hayatına :(


    YanıtlaSil
  2. Bela gibi geri geldim :)

    Başkalarıyla paylaşmak istediğim sözler: Bu da gene beni tıkayan bir başka şalanj sorusu. Aklımda tutamıyorum güzel sözleri, anlaşılan hayatıma bir etkisi de olmuyor bunların.

    Maceraperest hissettiren bir şarkı: ay senin cevabını okuyunca hemen benim de gözümün önüne Nevada Çölü'nde toz duman giden bir Mustang filan geldi ahhahhha :D Ama biraz düşününce farkettim ki kurduğum en kuduz hayallerde ben hep sağı solu kundaklıyorum. Şu çalabilir arkada:
    https://youtu.be/KDMvN45sjo4

    Tarzımı tanımlayan üç sözcük: Valla kalmadı tarz marz bende ama deniycem tarif etmeyi; unisex (kocamın tişörtlerini giyiyorum yani), rahat (son yıllarda iki kere 10+ kilo verdim ve olduğu gibi geri aldım, evde her beden kot var yani), rakınrol (öyle olsun istiyorum yani).

    Okuduğum son roman: İşin Aslı, Judit Ve Sonrası. Roman üç bölümden oluşuyor, bir kadın, kocası ve bir diğer kadın anlatıyor. O ortadaki kocalı bölümü ite kaka okudum ama bitirdiğime çok memnunum. Sandor Marai çok iyi bir yazarmış; iki dünya savaşı arası hayat, burjuva sınıfı, kadın-erkek ilişkilerinin alabildiğine saçmalığı filan, öyle bir romandı.

    Gidiyorum, çok öbüyorum ♥

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ay bu avrupalıların 500 yıl sonra halen aynı kafelere, mekanlara sahip olmasına ve bizim gerizekalılar ülkesi olarak hiçbir şeye sahip çıkamayışımıza çok bozuluyorum. bir markiz pastanesi var efsanevi, beyoğlu tarihi içeren her kitabın demirbaşı.
      içeride ortam şöyle -> https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/4/42/cafe_markiz_interior1.jpg

      ve son gördüğümde vitrini şöyleydi -> https://cdn3.neredekal.com/hotel/1/b7b/original/mfs.jpg
      içimden yemin ettim “bir daha önünden geçtiğimde kafamı kaldırmayacağım!” diye. ayh hatırladıkça kalbim sıkışıyor.

      canım mina’m, kader yoldaşım, dert ortağım, canım kız kardeşim minoshka’m yükleme sakın sims! girme bu batağa. işin kötüsü 30+ yaşta asla eskisi kadar zevk vermiyor lakin anlam veremediğim bir şekilde halen o günleri kaybettirebilme becerisine sahip. hipnoz olmuş gibi, dur bi de terfi alsın, dur bi’ de vampirle öpüşsün bakalım n’olcak diye diye sabaha doğru kör gözlerle sims başında buluyorum kendimi. ayyh ne ara sabah oldu daha ben demin açmıştım ovvmaygad fakşitbok diye zorla kalkıyorum başımdan.

      yoğurt çok ilginç bir fikir hakikaten. zaten bu küçücük beynim, maya içeren hiçbir şeyi anlandıramıyor. ilk turşuyu da yanlışlıkla bulan ben olsam “ay bozuldu bu” diye alır çöpe dökerdim. bu arada bugün ev toplarken bir cevap daha buldum bu soruya, yemin ederim son on yılın en iyi fikri şu minimalist yaşam şeysi. habire taşınıyor ve mütemadiyen azalıyorum ama yok yetmiyor, halen evin en dört köşesinden saçma ya da gereksiz şeyler düşüveriyor önüme. yakın zamanda evde yeni bir minimalist dalga yaratmayı düşünüyorum, bakalım bu kez neleri atarken gerilecek ve sonrasında aklıma bile getirmeyeceğim?

      bana origamiden yıldız yapıp getirsene mayısta! alır bağrıma basarım onu ben, bakıp bakıp sevinirim. kokteyl yapabilmek önemli bir şey, insan istiyor ki evde her türden rengarenk alköller olsun, çalkalasın çırpsın süslesin falan… içmesi ayrı güzel.

      hayatını ortadan ikiye bölen şey 10 ekim mi? o değilse ve durduk yere hatırlatıysam affet beni. allah biliyor ya ne korktum o gün sen oradasın diye.

      dürümlü köpekli dizili dinlendiren anlar için bir önerim var, netflix’te iki dizi izledim geçenlerde harlan coben’li. biri the stranger diğeri de safe. bilmiyorum tabii izledin mi ama harlan coben seviyorsun diye kalmış aklımda.
      maceraperest hissettiren şarkının gifi isabet olmuş, iki kişi var orada bak. otuz beşini devireli epey olmuş kadın bireyler olarak bence thelma&louise hayali kurmak bizim hakkımız. sonra ben arabada motoru çalıştırıp beklerken sen bi koşu gidip kundaklayıverirsin bi’ yerleri yine. ay vazgeçtim, şarkıyı açıp dinlerken yazıyorum bunları, çok pis gaza geldim n’olur ben de iki kibrit atayım.
      ben tarzını çok beğeniyorum. allah bizi otuzumuzdan sonra geniş giyelim diye kodlayıp salmış. bak sims’in şahsıma hayattaki tek katkısı bu olabilir. yaşlı bireylere dar giydirince zayıf da olsalar abikgubik görünüyor şekil şemalleri ama azıcık geniş, dökümlü şeylerle daha iyi görünüyorlar. simsten iyi mi bileceğiz? ya bu arada aklıma aşırı simsli bir şey geldi, becerebilirsem bu akşam yapıp yakınlarda yazayım. en azında oynarken çok zevkli olabilir. AMA SEN YİNE DE YÜKLEME TAMAM MI?

      judih'i sen yazdıkça merak ettim, okuyacağım sanırım. çok seviyorum öyle kurguları. ben yine bir seray şahiner kitabına başladım ve onda da bir cumartesi günü aynı mahallede geçen sekiz öykü var. yine çok beğendim ama yazmaya korkuyorum.

      seni seviyorum.
      yine gel, hep gel, kara bela gibi gel! :)

      Sil