şu mimi mart gelmeden bitirmek kısmet olmadı. yine de başımı eğmiyor ve bir türlü anlam veremediğim, anlam versem cevabını bulamadığım "a change to make" sorusunu es geçerek olanca gururumla devam ediyorum.
28. soru diyor ki bugünün etkinliklerinden bahset. 28 şubat, geçen cuma günüymüş ama aklımda değil ki o gün ne yaptığım. soruyu bir kez daha kafama göre eğip bükerek geçtiğimiz haftadan bahsedeyim.
çarşamba günü hastanede refakatçi olacağımı yazmıştım, iptal oldu. kuzenimin kızı -ki kendisi yirmilerine yaklaşık bir çocuğumuz olur- annesini yalnız bırakamadığı için bana "gelme" dedi. "ben bugün kalırım sen de dinlenir yarın sabah gelirsin" dedim ama ne yaptımsa çocuğu ikna edemedim. tam hazırlanıp çıkarken gelişen bu olaya üzüldüm diyemem tabii. ama özenle hazırladığım refakatçi çantasını boşaltırken epey takdir etim kendimi. tatile gidiyorum ama savaş da çıkabilir diye bağıran bir çanta, ayh neyse.
cuma günkü dersime dişim ağrıdığı için gidemedim, ama çocuğun pazartesi matematik sınavı olduğunu öğrenince çok canım sıkıldı, hazırlıksız göndermek istemedim sınava. kalktım pazar pazar yollara düştüm. yollara düştüm çünkü birbirimize çok uzağız. 120 dakikalık ders için 14.45'te evden çıktım döndüğümde saat dokuz buçuğa geliyordu.
gitmek için önce otobüse sonra metroya bindim. metro istasyonu çıkışında beni otomobil ile aldılar. derse başladığımızda saat 5'e geliyordu. dönüşte bu kez minibüs durağına bırakıldım, o şekilde beşiktaş'a gelip tekneye ve sonrasında da eve ulaşmak için sarı dolmuşa bindim. bi de uçağa binseymişim döngü layıkıyla tamalanacakmış ama bir dahaki sefere artık.
istanbul'da yaşamayı düşünüp de karar veremeyen varsa dönüp dönüp üsttekini okusun.
benim gibi istanbul'dan başka gidecek bir yeri olmayan da 14.45'te bindiğim otobüsün camından çektiğim şu fotoğrafa bakıp teselli edebilir kendini.
bu arada eve dönerken biliyordum ki o buzdolabı boş, o ocakta bir kap sıcak çorba yok. ben sarı dolmuşta tüm bunları düşünürken tüm gün haber seyrederek dünyayı kurtaran kocamı aradım. "pizza siparişi verir misin, ben gelene kadar gelmiş olur" dedim. pizza söylemek zor bir iş olduğu için haklı olarak söylendi elbette ama neyse ki dünyayı kurtarma işine ara verip söyledi o pizzayı. ne şanslı bir kadınım.
eve geldiğimde pizza da gelmişti. dünyanın en iyi ve en kötü şeyi fast food olabilir. güp güp götürdük ama midem şişti bütün akşam.
bu arada pazartesi sabahı bana bir işlem yaplacaktı hastanede, genel anestezi ile bayıltılacağım için de gece yarısından sonra yemek-içmek ve sigara yasaktı. saat 12'ye yirmi kala bir sigara, beş geçe de bir bardak su içerek geceyi noktaladım.
pazartesi sabah 9 gibi girdiğimiz hastaneden öğleden sonra 1 gibi çıktık. hiç ağrım sızım olmadı, sadece hafif bi' sersemlik. zaten uykusuzdum, pazartesi 12 gibi devrildim, salı öğlen 11.30 gibi de telefonun sesiyle uyandım. 1 hafta daha antibiyotik içeceğim.
bugün de temizlikle geçti, onu süpür, bunu sil, minimalizme karar ver derken akşam oldu. öyle bir haftaymış işte. yine destan yazdım.
29. soru diyor ki: her zaman yapacağım bir şey?
sanırım hayatımın sonuna dek evimi bir hayvanla paylaşacağım. bu süre boyunca da yine ağlayacak ve evrimin hayvan ömrünün insan ömrüne kıyasla neden bu kadar kısa olacak şekilde geliştiğine küfredeceğim.
30. soru denemek istediğim bir şeyi soruyor. içim mi geçmiş benim? hiç yok ki denemek istediğim bir şey. olmak istediğim bir şeyler var, olmak istemediğim bir şeyler var ama denemek için çok mu yaşlı hissediyorum acaba kendimi, gönlüm mü yorgun artık ne bileyim ama veremedim işte bu soruya bir cevap. keşke olsa, olsa da gelip hevesle yazsam.
ve son soru bu şubat ayının en sevdiğim kısmını soruyor.
ocak ayı ortasında bir test istemişti doktor, onun sonuçları can sıkıcı olabilirdi. 13 şubatta aldığımız sonuçlar hep temiz çıktı. sanırım en iyi kısmı buydu şubatın.
14 şubat'ta da anneme sürpriz doğum günü yaptık. abim geldi, çok güzel bir aile fotoğrafımızı kanvas tablo yaptırmıştım annem için, beklediğimden daha iyi bir baskıyla yolladılar. annem hem abimin balonlar ve çiçeklerle gelişine, hem hediyesine, hem de pastasındaki 23 yazan muma çok sevindi. eve en son sevgili damadı, canım kocam kucağında kocaman bir orkideyle geldi. bazen kendini ayı ayı yapsa da canı isteyince oldukça kibar bir eril birey olduğunu görünce sevindim, annem orkidelerin mor olduğunu fark edince daha da mutlu oldu. o gün de çok güzeldi.
uzun süre sonra daha çok ve düzenli olarak kitap okumaya başladım. listeden biraz sapmış durumdayım ama gocunmuyor bilakis gönlümün dilediğini yaptıkça daha da okumaya hevesleniyorum.
şubat ile birlikte bloga da dönmüş olduğumu umuyorum. sanırım hiç yoksa 6-7 yazı yazdım. bence daha fazlasını da başarabilirim. bu da şubatın güzel taraflarından biri oldu.
yarın yani çarşamba günü dersim var, akşam gelip şuraya yeniden bir şeyler yazarsam ay vallahi benden kralı yok.
oyhh mim bitti. yazmaya sebep bulamazsam hemen yenisini bulur çakarım. bu bloga yazılacak, neflix'in, sims'in köpeği olunmayacak! yine kendime yaptığım bir atarla gidiyorum.
e ama sizin nasıl geçti şubat ayınız?
e ama sizin nasıl geçti şubat ayınız?

Ay geçmiş olsun, hem hastane işin için hem de geçen ayki test sonucu için ♥ Ve şu hayatta iptal edilen planlardan aldığım hazzı başka hiçbir şeyden alamıyorum. Anında içimi sıcak bir huzur kaplıyor :)
YanıtlaSilŞubat ayı nasıl geçti diye kendime sordum, şu anda boş gözlerle etrafıma bakınıyorum. Gürültüyle geçmiştir, hala iki kat aşağıda banyo kırıyorlar, duvar deliyorlar.
En son ne zaman çiçek alan eril birey gördüğümü hatırlamıyorum, haftada bir filan gidip ben alıyorum, eve çiçek alımı. Ben sanırım eve sucuk almaktan ötesini düşünemeyen bir eril bireyle evliyim. Arada sucuk alıyor, yer yer kaşar peyniri de aldığı oluyor.
Ay blog yaz lütfen kurban olurum, o kadar az blog kaldı ki okumaktan zevk aldığım, bazen açtığıma değmiyor kompüteri. Ben de daha sık yazmak istiyorum, olmuyor. Öfkeyle yazmak istemiyorum, öfkeyi çıkarınca da elimde pek bir şey kalmıyor çoğu gün :/
Şalanja atlayayım hemen.
Her zaman yapacağım bir şey: Ay ben de, ben de! Kaç yaşında elden ayaktan düşer ve köpek bakamayacak hale gelirim diye hesaplar yapıyorum. Hayatıma kaç nesil köpek sokabilirim? Bir gün bir bahçemiz olursa kaç köpek sığdırabilirim?
Denemek istediğim bir şey: Köpekbalıklarıyla yüzmek filan yazsam ne havalı olurdu. Derin sulardan korkuyorum. Paraşüt maraşüt öyle şeyleri de lüzumsuz buluyorum. Uçak yanıyor olsa, takar sırtıma atlarım tabii. Ama durduk yere niye bir de üstüne para verip atlayayım. Anlaşılan bu soruya verecek cevabım yok, uzatmayayım bari.
Şubat ayının en sevdiğim kısmı: İş için Antakya-Antep-Adana turuna çıkan kocamın yöresel ürünlerle eve dönmesi. İlk evlendiğimizde gittiği her yerden dımdızlak geri geliyordu, eğittim on senede. Salça, baharat, tulum filan almayı öğrendi. Bu gidişinde kömbe, kömbe kalıbı ve kömbe baharatı hakkında mesajlar atarak bunları aldırmaya muvaffak oldum. İnsanlık için küçük, fanusta büyütülmüş beyaz kocam için dev bir adım.
Öberekten gidiyorum ♥
vallahi başından sonuna birlikte üstesinden geldik ya şu mimin (artık çelınc dememeye yemin ettim) çok mutluyum.
Silben de bir önceki pazar yemin ediyorum sabah saat sekiz buçukta matkap sesiyle uyandım. neyse ki sadece otuz saniye falan sürdü. bence evin beyi pazar pazar erken kalkıp canı sıkılınca kafayı yedi bir anlığına ve karısı ya da çocuklarının isyanıyla uzatamadı daha fazla. buna şükür, umarım seninkiler de bi' bitirir artık. eski binaların derdi bitmiyor. bizim bir önceki apartmana da her taşınan, üç ay süren tadilatlar sonucu yerleşiyordu ancak.
bu yeni blogumdan kocam beyin haberi yok, öncekini takip etmesi ilk zamanlar hoşuma gidiyordu ama bir süre sonra onun okuduğunu aklımın bir köşesinde bilerek yazdığımı fark ettim bir gün. kimi zaman adama ağız dolusu sövmek istiyorum ama okuyacak. yüzüne diyemediğini aleme ilan eden, derdini o şekilde anca duyurabilen demet akalın gibi ayh ne o öyle, hayır niyetim de o değil ki derdim sadece yazmak. neyse işte, ara sıra "artık bir şey yazmıyorsun" diyor, ağzımın içinde heeğğ meğğ diye lafı geveleyip başka odaya kaçıyorum. rahatladım. bir ara sadece bu fanusta büyütülen kocalar hakkında sabaha kadar yazabilirim şuraya, sen de gelirsin mim gibi :) en azından içimiz soğur.
bu arada çok üzülerek belirteyim ki ben de yiyecek alışverişi konusunda saçma sapan kötüyüm. bak bana hatırlat buraya gelince, bir havuç alışverişi anım var. asla yazarak heba edemeyeceğim rezil bir anı, yüzüne yüzüne anlatacağım. ay neler var deyip en azından o bilmiyor dediğin kocanı bile el üstünde tutarsın bu konuda. tam bi' sefillik hatırası. :)
kedi köpeklerimizin ömrünün bizden kısa olmasına çok isyanım var. altı bin yıl geçmiş, dağda ceylan avlayan koca koca vahşi hayvanlar koynumuzda uyuyan bebelere, balkona çıksa üşüten pirenseslere dönüşmüş. bu nasıl evrim? bahçeli evden çok korkuyorum, sadece kendim için değil senin için de korkuyorum. sokakta aç sefil hayvan görünce içimize ağlamayacağız çünkü o zaman, hangisiyle göz göze gelsek iyi hadi sen de gel diye göz devirip onu da evin paşası yapacağız. sadece bahçede değil, evin içinde böyle üç yüz kadar paşa. kay dersin kaymaz, git dersin gitmez. allahım çeken bilir, hiç düşünemiyorum bunlardan yüzlercesini o evde. sen bizi koru yarabbim.
çok seviniyorum ben de tekrar sık sık yazdığıma. bir sürü sevdiğim yazar ya tamamen bırakıp gitti ya da sadece gelip okuyor sonra yine kabuğuna çekiliyor. benim tanıdığım en dirayetli blogcu sen çıktın. zaten sen uzun süre yazmayınca çok endişeleniyorum. böyle birbirimizi gaza getire getire hep yazalım. :) <3
öbücüklerini bağrıma basıyor, kuyruk sallıyorum. :)