bundan 11 yıl kadar önce bir kış akşamı başlayan blogculuk maceramın sebebi yalnızlıktı. kıbrıs'a yeni gitmiş, sabahtan akşama okulda, akşamdan geceye ise güzel öğrenci odamda hayatımın en yalnız dönemlerini yaşıyordum. arkadaşım ya da sevgilim, evimde de internetim yoktu. word dosyalarına günlerimin nasıl geçtiğini, havadisleri yazıyor okula gidince bilgi-işlemin internetinden bağlanıp maille tek tek istanbul'daki arkadaşlarıma yolluyordum. sonra blogları keşfettim. ay dedim tek tek yazacağıma buraya yazayım, beni merak eden de açıp oradan okusun.
sonra yalnızlığım zamanla geçti. her gün gördüğüm, gurbet ellerde hastalandığımda adeta anammışçasına bana bakan, iyileştiğimde birlikte sabahlara kadar bar meyhane gezip sabahına birlikte derse girdiğimiz, uyuklayınca hoca anlamasın diye arka sıradan dürten şahane arkadaşlar edindim. ama bırakamadım yazmayı. kişisel tarihimin kayıtlı olduğu böyle bir yerin varlığı hep iyi geldi. bir gün yaşlandığımda, gençliğimin gündelik halinin nasıl geçtiğini hatırlatacak bir yer fikri... kimi dönem gelip iki satır yazmadığım o uzun aralara rağmen hepsi burada. iyi ki de öyle olmuş.
şubat mimi sorularından biri aşk hayatını tarzınla anlat diyordu, elbette önce "yok canım ne alakası var" dedim. ama sonra düşündüm vay be dedim biz de boru değiliz, biz de bugünlere böyle "süt sağmaya gidiyorum kombiniyle" gelmedik. şu sıralar nükseden sims bağımlılığımın da etkisiyle dedim ben simste yapıp yazayım. buraları bilmezden önceki günlere dair de bir şeyler olsun hem cağnım blogumda. üşenmedim şaaptım.
bu çocuğumuz henüz 15 yaşlarında minicik bir ergen. yalnız, kendisine ergen denilince bozuluyor. sabahları söylene söylene okula, öğleden sonra da istiklal caddesi'ne kendi gibi ergen denilince bozulan gerzolarla buluşmaya gidiyor. en sevdiği barın adı morg. içeride 18 yaşından büyük sadece birkaç kişi var. onlardan biri de barın diiceyi erdem. kızımız kendisine aşık. erdem'le hayâti ortak noktaları var, ikisi de en çok nirvana seviyor. fonda lithium, heart shapped box ve smells like teen spirit çalarken bazen erdem'le göz göze geliyorlar. küçük kızımız çok heyecanlanıyor ama flörtleri aylarca bundan öteye gitmiyor. flört ettiklerini de zaten ikisinden başka kimse bilmiyor. onların bilme sebebi ise herkesin herkesi tanıyıp arkadaş olması ama bu iki safoskinin asla arkadaş gibi iki lafı bir araya getirememeleri. konuştuklarında üçüncü bir cümleye geçemiyorlar.
bu arada 90'lı yıllarda olduğumuz için morg'u sık sık polis basıyor ama neyse ki her seferinde baskının haberi kendisinden önce geliyor. bir bar dolusu salak ergen koşa koşa yolun karşısına geçip trt'nin avlusunda takılıyorlar. muzlu likörle sütü karıştırıp ikinci plastik bardak bittiğinde maymuna dönüyorlar. ergen denince kızıyor ancak kafaları iyi olunca trt'nin duvarında uzun eşek oynamaktan da geri kalmıyorlar.
kızımızın tarzı tam olarak bu, hava biraz soğuksa kıçına bir de oduncu gömleği bağlıyor ve en sıcak havada bile o lanet olasıca postallarından vazgeçmiyor çünkü grunge is not dead!
artık 90'ların sonuna yaklaşırken bir hafta sonu kızımız atlas pasajında ispanyol paça bir pantolona aşık oluyor. pantolon 34 beden, biraz sıkıyor göbeği ama yine de alıyor onu o gün. bir tane daha yok çünkü alması lazım. cebindeki tüm parayı sayıp pantolona kavuştuktan sonra bütün gün sokak köpeği gibi aç geziyor ama olsun, mutlu oluyor.
zaten tam da o aralar the doors dinlemeye başlıyor. nirvana ve pearl jam'den vazgeçmiyor ama yeni bir şeylere kayıyor gönlü. paçası bol ve çiçekli pantuluyla göbeğini bile açtığı yeni bir tarzı var artık. her akşam eve dönerken bir öğrenci bileti parası ve bir iki boncuk kolye alacak para bırakıyor. istiklal'den çıkarken mis sokak'taki takıcılara uğrayıp öyle gidiyor eve. bir gün "ayyhh boynumda baya bir ağırlık var, sayayım bakayım şunları" deyip neredeyse iki saatin sonunda boynundaki kolyeleri çözüp açmayı başarıyor. uç uca ekleyince 13 metre eden boncukları geri takıyor boynuna. yakışıyor çünkü. bu arada morg artık yok, en çok ipek sokak'taki çalıntıya gidiyor. yeni arkadaşları da var.
bir akşam çalıntı'nın kapısında erdem'i ve ikisinin çok yakın arkadaşı olan kudret'i görüyor. bi' ara kudret bir yerlere kayboluyor, ilk kez erdem'le morg dışında bir yerde ve baş başalar. bir iki saat şu fotoğrafta tam su bidonunun durduğu merdivenlere çöküp kendilerince sohbet ediyorlar. kızımız son ayrıldığı sevgilisinden bahsediyor erdem'e. erdem ayrıldıklarını duyunca sevindiğini belli ediyor.
kudret elinde bir gitarla çıkıp geliyor. "hadi biraz sokakta çalalım da sonra bira içmeye gideriz" deyince kalkıyorlar.
yapı kredi'nin önüne gidiyorlar. onlar çalarken yanlarına süleyman geliyor. süleyman yine sokaktan tanıdıkları bir çocuk, tinerci süleyman. tinerci süleyman'ın kafası yine bi' dünya elbette. "abla dansedelim mi?" diyor. bunu duyan piç kudret, elvis çalmaya başlıyor. kızımız "ayh saçmalamayın" eşliğinde kalkıyor. başka biri olsa "ya bi git" diyerek itekleyecek ama süleyman'ı reddederse çocuk içinden "tinerciyim diye öyle yaptı" der diye korkuyor. süleyman kırılmasın durduk yere. yapı kredi'nin önünde çiçekli pantolonu ve süleyman'dan gelen tiner-bali karışık kokular eşliğinde dans ediyorlar. fonda 'it's now or never' çalıyor.
şarkı bitiyor, kendilerince bu romantizme ortak olan istiklal gezentilerinin attığı paralar birer biradan daha da fazlasını alacak miktara ulaşınca dünyanın en saçma isimli barı hangi'ye gidiyorlar. içeride üçünden başka kimse yok. erdem kızımızın elini tutuyor. fonda 'karma police' çalıyor.
ve kış geliyor. kızımız artık on yedi yaşının ortalarında.
artık çalıntı'ya gitmiyor çünkü orası artık "ay ne biçim tipler"le dolu. özellikle üniversite için istanbul'a sonradan gelen ve fazlasıyla kendinden emin, iki bira içip kalkan, oraya da zaten yan masadaki kızlar ve oğlanlarla flört etmeye gelmiş tipler.
kızımızın favori mekanı artık maskeli. bu kez pantula değil başka bir çocuğa aşık oluyor. maskeli'deki çocuk barın aynı zamanda işletmecisi. ve aslında çocuk falan da değil. kızımız artık hayvan gibi içip hâlen ayık görünebiliyor ve bir gece kafası bi' milyorken 27 yaşındaki bu oğlana niyetini belli ediyor. reddedilmiyor lakin o gece kendisinden en az on kadeh falan dahasını yuvarlamış olan 27 diyor ki: ya ama sen niye on yedi yaşındasın ki ya!
şimdi buradan bakınca tamamen bu cümlenin üzerine kendine yeni bir tarz yarattığını apaçık gördüğümüz kızımız artık deri ceketler, minicik etekler ve götü donmasın diye kara kara külotlu çoraplar giyiyor. o zamanlar henüz çorap çizme diye bir şey olmadığı için dizüstü çorabını diz altı dar çizmesinin içine giyip kendine rakınrol bir tarz yapıyor. artık saçını başını nasıl yapacağını öğrenmiş, gözlerini de kara kara yapınca oldukça havalı olduğundan görenlerin dibi düşüyor, bi' tek 27 düşmüyor.
fonda ne çalıyor hiç belli değil. çok içmiş hatırlamıyor.
ne çaldığı, nasıl geçtiği belli olmayan birkaç senenin ardından bir akşam üstü çalıştığı barda soundcheck var. kızımız barın içinde, sahneye arkası dönük. fonda çalan düzgün bir şey yok ama arada duyduğu "sssse aahhh sssse aaa" ve kablo cızırtıları, mikrofon ötmeleri eşliğinde birinin sesi dikkatini çekiyor. dönüp bakmıyor çünkü işi var o an, havuç doğruyor. sonra kulağıyla sadece o sesi takip ediyor. "abi basları aç, tizi kıs, tamam bırak"
arkasını döndüğü an herkes enstrümanının başında, kimse konuşmuyor. kızımız davulcuyu beğendi, nasıl olduysa az önceki güzel sesin ona ait olduğuna da emin. bir şekilde konuşma trafiği yeniden başlayınca doğrulanıyor teorisi. içinden sevgili olacakları geçiyor. tanımadığı bu davulcu, götün teki mi, evli mi, kızımızı beğenir mi falan hiçbiri yok. çok emin, sevgili olacaklar.
soundcheck bitince davulcu upuzun barın önündeki 18 sandalyeden tam kızımızın karşısındakine oturuyor. "bir şey ister misin?" sorusuna "fark etmez, alkolsüz ne verirsen içerim" diye cevap veriyor.
'alkolsüz ne verirsen içerim'den iki hafta sonra bir akşam üstü yine deri ceketi, kısa eteği ve elinde iki ayçöreği ile davulcu'nun evinin önünde buluyor kendini. aslında başka bir yerde buluşacaklardı ama davulcu "hava soğuk, gel hem bir şeyler izleriz" diyerek evine davet edince çok da umurunda olmuyor. o kadar emin ki ikisinin arasında bir şey olacağından, bugün değilse yarın o eve gideceğinden.
ay çöreklerini birer açık çay eşliğinde yedikleri akşamdan iki hafta sonra bir akşam ve yine o evde içinden diyor ki: bu benim hayatımın aşkı olacak.
günler, aylar, yıllar geçiyor. hayatının aşkı hep yanında. artık eskisi kadar içmiyor, haftanın neredeyse her günü kendini sokaklarda bulmuyor. gündüz ve geceleri evde ve ortaköy'ün ya da istiklal'in ara sokaklarında yine davulcu'yla geçiyor. kara ceketler, minik eteklerden daha rahat ettiği kıyafetlere kayıyor tarzı. o da yaklaşık şöyle bir şey.
hem rahat hem mutlu. saçlarını da kesmeye karar vermiş o arada. uzun süre alışık olmadığı kadar kısa saçlarla geziyor.
bir akşam hayatının aşkı 'ben artık yokum" dediğinde de buna benzer bir şey var üstünde.
bir türlü sevmediği ama nedense vazgeçmediği kısa saçlarıyla başka bir hayata başlamak üzere karanlık bir istiklal sokağına yürüyor. o karanlıktan çıkmak için şehri hatta ülkeyi terk etmesi gerektiğini hissediyor. 25 yaşında, hayatında ilk kez üniversite sınavına girmeye karar veriyor. bir yıl kadar süren geceleri barda kadeh tokuşturmalı, gündüzleri soru çözmeli bir dönem sonrasında bir ağustos günü gidiş biletini alıyor. gidiş bileti çok pahalı: bazen bar meyhaneden erken dönülüp çözülmüş soruların, her gün gidilen dersanenin sayesinde yapılmış netlerle dolu bir ösym belgesi.
son 3 yıldır neredeyse kışın bile ayağından çıkarmadığı pörsümüş adidas samoa'ları ile hava alanında beklerken hayatının aşkına, gittiğini ve artık dönmeyeceğini hissettiren, sarkastik bir mesaj atıyor. mesaj "hoşça kal" şeklinde bitiyor.
karşılık olarak uçağa tam binerken gülümseten "hoş çakal" cevabı geliyor.
kısa saçları ve olabildiğince gündelik hâli ile ve otuz yaşına gelmişken bitiyor üniversite. daha mezun olmadan oradaki bir okulla anlaşıyor ve öğretmen oluyor kızımız. artık tarzı da böyle.
okulun sıkı kıyafet yönetmeliğine uygun ama yine de olabildiğince rahat. çocuklar renkli giyinmesini istediği için onları kırmıyor ama gömlek giymediği belli olmasın diye sürekli şal takıyor. sınıfın kapısından içeri girince penye tişörtleri ile mutlu ama nöbete çıkarken o ceket giyiliyor yeniden. dövmeler saklanıyor, rengarenk şallarla penyeler gizleniyor.
böyle böyle birkaç sene daha geçiyor. ama git gide mutsuz hissediyor kendini, "benim burada ne işim var?" diyor. "bu hayat benim mi, hep böyle mi geçecek?" diyor. bunu demeye başladığında tam olarak 2013 yazı. 2014 kışında ara tatilde istanbul'a geliyor, sanıyor ki istanbul'a gidince tatil iyi gelecek, on gün geçmeden "yok ya evimi özledim" diyerek geri dönmek isteyecek. tatilin son günü, içinde bir gram olsun dönme isteği olmadığını anlayınca annesinin evindeki odasında sabaha kadar sessiz sessiz ağlıyor. gelip bloguna şöyle şeyler yazıyor.
ama yine de dönmek zorunda. artık tek kişilik, canı ne isterse yaptığı bir hayatı yok, hem çocuklar var orada bekleyen, zaten kapı gibi sözleşmeye de imza atmış. neyse bakalım bu da geçer diyerek geri dönüyor.
şubattan mayısa kadar karanlık. barda meyhanede geçen bir karanlık değil. gündüzleri okulda, akşamları daha bir yıl önce hevesle alıp, dayayıp döşediği evinde geçen bir karanlık. nefes alamadığı, bir bahar günü okulda defne'ye sıkı sıkı sarılıp "defne bu anı sakın unutma" dediği günler. o defne'ye sarılsın, defne ona. sonra hiç sıkılmasın, canı da her şeyi yakıp yıkıp istanbul'a falan gitmek istemesin diye defne onu tutsun bırakmasın istiyor. fonda ağaçlar hışırdıyor.
lakin yapamıyor.
mayıs sonlarında aaaaahhh yeter ne olacaksa olsun diyor artık içinden. haziranda çocuklara karnelerini veriyor. onlar bilmiyor ama sıkı sıkı sarılıyor hepsine. öyle bir belirsizlik ki "affedin çocuklar ben gidiyorum" diyemiyor. ertesi gün uçağı var, çocuklar eylül'de görüşeceklerini sanıyor ama kızımız dönmeyeceğini içten içe biliyor.
bu kez uçağa binerken hoşçakal demiyor, "geri döner miyim bilmiyorum" diyor. karşıdan cevap falan da gelmiyor. artık canı sıkılan da zaten sadece o değil.
istanbul'a adım attığının ertesi günü iki arkadaşı ve nasıl oluyorsa hayatının aşkı davulcu ile birlikte bir öğlen vakti peyote'de bir masada buluyor kendini. birer bira söylemişler. hava ne güzel, bira sevmezdi aslında ama bu ne güzel bira, bu ne güzel bir gün. sonra abisi ve onun arkadaşları ile buluşuyor. caddede pride yürüyüşü var o gün. ellerinde "but kavmi" yazan kocaman bir dövizle kalabalığa karışıyorlar. abisinin arkadaşı seyyar satıcının yanından geçerken birer çiçekli taç alıp takıyor hepsinin kafasına. kafasındaki çiçekli taç ne güzel! hep birlikte "direne direne kazanacağız" diye bağırmak ne güzel. birileri deli deli kahkaha ve çığlıklar atarken diğer taraftan gelen gürül gürül slogan sesleri ne güzel. arkadaşlarla olmak ne güzel. fonda arkadaki deli gruptan gelen "faşizme karşı bacak omuza" sesleri duyuluyor.
kızımız bir daha geri dönmüyor.
bu yazıya simsli, tarzlı, komikli bir şey yazayım diye başlamıştım nerelere geldi. bir saati geçmiş yazmaya başlayalı, yerimden hiç kalkmadım. nasıl oldu bilmiyorum. bir kahve yapıp bi' su alıp kendime geleyim.
geldim, bitiriyorum artık. kaldığımız günden neredeyse altı yıl sonra işte tarzım da, yüzümdeki çizgiler ve dombik dombik yanaklarım da böyle:
2014 yılındaki pride yürüyüşünün üzerine 17 kilo almış bulunmaktayım. bir zamanlar 'acaba bana olur mu' diye düşünmeyip vitrinde neyi beğense en küçük bedenini alıp çıkan, bisiklet yaka tişörtler giyebilen, göbeğini hiç düşünmeden açıveren kız yemin ederim yaşlandı artık. yaşlanırken aldığı 10+17 kiloyla barışması da hiç kolay olmadı, kurtuluşu yamuk yamuk etekler ve siyahta buldu. dolabında yılda bir kez falan giydiği yegane kot dışında renkli bir şeyi neredeyse yok. evde bile siyah giyiyor.
ve tam olarak aşağıdaki gibi yaşlanmak istiyor.
biraz kilo versin, saçlarındaki griler öyle güzel çoğalsın ki boyamak zorunda kalmasın, bir düğüne davete giderken öyle gitsin ki hem yakışsın hem de üstündekiler "ben gençken alabildiğine cool ve rakınroll bi' kızdım" desin.
demiştim ne yazarsam yazayım havalı bir tarzım varmış gibi görünecek diye. yazıyı tam olarak yazdığım şekilde bitireyim.
şu an tam olarak şöyle görünüyorum. biraz sonra kalkıp bulaşık makinesini boşaltacak, makinedeki nevresimleri asıp köpeğin evin dört bir yanına saçtığı tüyleri süpürecek bir hanım birey için bence ideal bir tarz. hikayeyi "işte benim stilim" ile açıp "doya doya moda" formunda sonlandırıyorum. ay vallahi de gocunmuyorum. göynümüz hoş olsun.
davulcu en son "ben artık yokum" demişti. "ben artık yokum"dan dokuz yıl sonra yine bir akşam "benimle gelir misin?" dedi. gittim. iyi ki de öyle olmuş. hayatımın aşkına gurur yapmamak en iyi kararlarından biriydi. o da boş durmamış, benim buralarda olmadığım yıllarda gitar çalmayı öğrenmiş.
artık her günümün sonunda davulcu, fonda gitar çalıyor.
öptüm.









Ay nefes almadan okudum. Sonra bir daha okudum. "Ben de, ben de!" yazacağım o kadar çok yeri var ki şu anlattıklarının. Ama sen cesurmuşsun, ben değildim. Hep kaçmak istedim, asla yerimden kıpırdamadım. Haliyle köprüleri yakıp geri de dönmedim. Tek başıma bir birey olarak var olmaya çalıştığım zamanları toplasan herhalde anca birkaç sene ediyordur, ben başkalarına kene gibi yapışarak survive ediyorum.
YanıtlaSilHayattaki tek amacım insanların bana bakıp "Vay, kadın gençken cool ve rakınrolmuş" demesi. Çok saldım, içim öldü yıllardır ama belki silkinip kendime gelebilirim. Oje sürdüm dün, parlak bordo. Tabii 15 yaşındaki ben siyah sürerdi, yarım sürerdi filan bir şey yapardı. 15 yaşındaki ben çarşıdaki yarım ekmek tavuk dönerciye dadandığı halde 50 kiloydu. Bu bahsi kapatıyorum acilen.
İspanyol paçadan hiç vazgeçmedim ahhahhhaha :D Ve Şafak tiksiniyor ispanyol paçadan. Koridorda sıkıştırıp ayağımı kaldırıyorum, fıtı fıtı sallıyorum, güvercin kanadı gibi ses çıkıyor paçalardan, gözlerini devirip kaçıyor.