5 Şubat 2020

şubat çelıncı: #5 unutmak istemediğim bir an

sanırım ben buna benzer bir soruyu yine çelınccılık yaparken yanıtlamıştım bir yerlerde. kim bilir yine kaç sayfa yazmışımdır. bir dk dün bir şey gördüm onu bulmam lazım. 

buldum. 



kendimi bildim bileli bu hikayedeki başak burcu yengeyim ben. babam bir keresinde çocukluğum hakkında şöyle şeyler anlatmıştı: 
'yani hiç öyle diğer çocuklar gibi çekingen bi' tip değildin. eve tanımadığın bir misafir geldiğinde odana falan kaçmaz aksine yanına oturur "ee sen kimsin, ne iş yapıyorsun, çocukların var mı?" gibi sorular sorardın.'

babam bunu anlattığında üniversitedeydim ve çok gülmüştüm. sonra öğretmen oldum, bin çeşit çocuk gördüm falan da yıllar sonra aklıma geldi. hakikaten bu bir çocuk davranışı değil arkadaşlar, bu bir başak burcu yenge davranışı. 

yine kafam başka yerlere gitti bak, unutmak istemediğim bir ânı yazacaktım. 

2014 yılının mayıs ya da haziran ayıydı. kıbrıs artık bana dar geliyor, hayatım beni mutsuz ediyordu. istanbul'a dönmek vermesi zor bir karardı ama bir taraftan da içten içe biliyordum oradaki hayatımın bitmek üzere olduğunu. bir gün okulda bahçede nöbet tutuyordum. zil çaldı, bütün çocuklar içeri koşuşmaya başladı. defne yanıma geldi. 

defne bana tam anlamıyla öğretmenliği öğreten çocuk. tanıdığım bütün çocuklardan ve yetişkinlerden bambaşka bir dünyası var onun. o öğrenciliğinin, ben öğretmenliğimin ilk yılında kendimizi bir sınıfın içinde bulduk. defalarca kavga ettik, küstük. bunun bir yüz katı sarıldık, birlikte bir şeylere güldük. barışmak istediği bir gün boş su şişesi içinde ölü yavru yılan getirmişti 'birlikte gömelim mi?' diyerek. bazen okulda bir şeyler oluyor, bu olan biten beni içten içe güldürüyor ya da üzüyor ve bu halimi sadece defne anlıyordu. üzgünsem gözünü dikip uzun uzun bakıyordu bana, göz göze geldiğimizde hep gülümsedi. küsken bile gülümsedi. ama bir yandan zor bir çocuktu. herkes hangi yöne koşuyorsa defne tersi yöne koşardı. hiçbir çocuğun aldırmayacağı şeyleri kendine dert edinir, dersin ortasında sabah okula gelirken sokakta gördüğü kedi aklına gelir ağlamaya başlardı. her şeyi olabildiğince yavaş yapan adeta slowmotion yaşayan bir çocuk. o günlerde bu durum öğretmeni olarak beni artık nasıl zorluyorsa uyurken "hadi defne, hadi defne!" diye sayıklıyormuşum sayesinde. ama sabrı, anlayışlı olmayı, çocuk kalbini dinlemeyi falan en çok defne'den öğrendim. 

işte o gün zil çalıp herkes içeri girerken defne yanıma geldi. benim dersim değildi ve sınıfa diğer öğretmen gelene kadar birkaç dakikamız daha vardı. 'merdivenlere oturalım mı biraz?' dedim, yine gülümsedi. oturduk, ben üst basamağa o da tam bacaklarımın arasında alt basamağa. sırtından kocaman sarıldım ona, kafasını kulaklarını öptüm, dağılan saçlarını düzeltip okşadım. defne zaten benim kedim sanıyordu kendini, çok seviyordu onu böyle seveyim okşayayım... ona böyle sarılırken içime 'istanbul'a döneceksem bu çocukları nasıl bırakıp gideceğim, defne'yi nasıl bırakacağım" korkusu çöktü. biraz daha öylece dursak  hüngür hüngür ağlayacaktım. öyle şeyler olmasın, defne beni ağlarken görmesin diye tam 'hadi kalkalım defne' diyecekken bir rüzgar esti. üstümüzde koca koca ağaçlar, rüzgarın sesiyle epey bir hışırdadılar ama tedirgin eden bir rüzgar değil aksine epey huzur veren bir rüzgar. kalkamadım. defne'ye sarılıp 'kafanı kaldır' dedim. birlikte ağaçlara baktık. 'ne hissediyorsun?' dedim. 'çok güzel esiyor' dedi. dedim ki 'defne bak ne olursa olsun, üzerinden kaç yıl geçerse geçsin, biz nerede olursak olalım bu ânı, bu esen rüzgarın sesini, bu hissettiğimizi sakın unutma" dedim. gülümsedi, elimi sıktı 'tamam' dedi. 

kısa süre sonra okul kapandı ve istanbul'a geldim. defne ile bağımız hiç kopmadı. tanıştığım ilk günden beri şahane bir kadın olduğunu düşündüğüm annesi ile öğretmen-veli  halinden birbirini çok seven iki kız arkadaşa dönüştük. bir iki yıl aralıklarla ya ben gittim ya da onlar geldi. defne her yalnız kaldığımızda bana o günü, o güzel rüzgarı hiç unutmadığını söyledi. 

o güzel rüzgarın esişinden altı ay kadar önce çekilmiş bir fotoğraf. bir bayram töreninin provası için okulun gösteri salonundayız.etrafımızda yirmisi benim yaklaşık 400 başıboş çocuk ve tören için koşturan elliye yakın öğretmen var. bu fotoğrafı okulun resim öğretmeni arkadaşım çekmiş. sonra gelip gösterdi "ay içeride kıyamet kopuyor sizin halinize bak, o nasıl bir aşkla bakışmak öyle" diyerek. 

bu yazının, hikayenin en güzel tarafı defne'nin bana hâlâ böyle bakıyor oluşu. büyüyor, okullar bitiriyor, liselere falan geçiyor, değişiyor  falan ama bana hâlâ dünyanın en güzel şeyiymişim gibi bakıyor. 

ayhhh içlendim çok. gidip biraz daha fotoğraf bakayım ben. 

böyle bakanınız çok olsun.
öptüm. 

4 yorum :

  1. Ben büyüdükçe başak burcu yenge oldum, her şeyi anlatmaya gaz ve toz bulutundan başlıyorum :/

    Ay lütfen böyle bakanım olsun benim de. Ne güzel bir Defne'ymiş ♥

    Belli bir an değil ama Urfa'daki Maraş'taki bazı anları unutmak istemiyorum. Güneş batmış ama hava aydınlık, bir sarı-pembelik var havada. Günün işleri bitmiş, akşam yemeğine vakit var. Urfa'da dama çıkmışım şehre bakıyorum, Maraş'ta kazı evinin basamaklarına oturmuşum ya karşı dağlara ya da aşağı ovaya bakıyorum. Urfa'da mahalle fırınından odun ve ekmek kokusu geliyor, sokaktan çocuk sesleri geliyor. Maraş'ta yemek hazılığı sesleri geliyor, çatal bıçak, uzaktan sohbet sesleri. Birkaç güvercin geçiyor pata pata kanat sesleri. Sigara içiyorum, denizsiz güneş yanığıyım, bir ekibin parçasıyım ama o anda tek başımayım.

    Böyle bir an işte.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ne güzel anlattın, alt kattan dama doğru kafayı çıkarıp son sesimle "minaaaaa yemek hazır hadi bak kalmaz sonra!" diye bağırmak istedim sana.

      Sil
  2. Löp diye atlamış olacağım ama "ne hoştu okuduklarım" diye yazmadan geçemedim öğretmenim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ay çok teşekkür ederim. bazı şeyler yaşarken güzel olmuyor ama bunlar, yaşarken daha da güzeldi cinsinden şeylerdi. e zaten anlatmaya doymuyorum... :)

      Sil